Yutarcasına üstümüze gelen dalgalarla açılan kadraj, filmin öyküsünün büyük bir kısmının geçtiği İstanbul’a yakın Karadeniz taşrasının yegane imgesi; ama daha da önemlisi Elmas ve Şehnaz’ın özlemlerinin, tutkularının, o tutkularla aralarındaki mesafelerin. Ferahlıkla boğulma, nefes almakla kaybolma arasında bir yerde. Tıpkı filmin bizlere yaptığı gibi.

clairobscur_01

Not: Bu yazı filmdeki sürpriz gelişmeleri içermektedir.

Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi Tereddüt hakkında yazıp dalgalar ile başlamamak çok zor. Yutarcasına üstümüze gelen dalgalarla açılan kadraj, filmin öyküsünün büyük bir kısmının geçtiği İstanbul’a yakın Karadeniz taşrasının yegane imgesi; ama daha da önemlisi Elmas ve Şehnaz’ın özlemlerinin, tutkularının, o tutkularla aralarındaki mesafelerin. Karadeniz dalgaları tekinsiz. Hem görkemli, arzulu hem de ölüme teşne. Dalgalar kadınların kendileriyle kaldıkları ya da kendilerini yaşadıkları anların eşlikçisi. Kaçmak istediklerinde dalgalara sığınıyorlar ama sığınakları tekinsiz, tehditkâr. Ferahlıkla boğulma, nefes almakla kaybolma arasında bir yerde. Tıpkı filmin bizlere yaptığı gibi.

Tereddüt iki kadının, Elmas ve Şehnaz’ın, hikayesi ile başlıyor. Çok genç olduğu her halinden belli olan Elmas, kendinden yaşça büyük bir adamla evlidir. Hem kendi evinin işlerini hem de yan dairedeki kayınvalidesinin işlerini yapar, insülin iğnesini vurur, her gece kocası yanına gelmesin diye dua eder. Kocası gelir ve Elmas’a her gece tecavüz eder. Dışarı çıkmaması gerekir Elmas’ın, kocası onu alışverişe gönderen annesine kızar. Gizli gizli sigara içer, dışarı çıktığında sahil kenarına gidip dalgalara bakar Elmas. Tek arkadaşı, yaşıtı olan karşı komşusu lise öğrencisidir. Uzaktan onu izler.

Paralelde ise 30’lu yaşlarında, psikiyatrist Şehnaz’ın üst orta sınıf imgeleri yüklenmiş hikayesi. Mimar kocası ile yaşadığı İstanbul’da ve çalıştığı taşrada iki evi, ‘güzel’ bir hayatı olan, başarılı bir kadın. Şehnaz’ın, kocası Cem ile ilişkisi sofistike bir şiddet pratiği olarak okunabilir. Cem’in baskıcı kontrolü Şehnaz’ın kendine dönüp bakmasına dahi izin vermiyor. Cem’in arzu ve isteklerinin merkez olduğu, Şehnaz’ın içinden çıkamadığı bir döngü. Cem’in ne pişirdiği etten ne de etin yanında açtığı şaraptan memnun. Ama ben senin gibi yapamıyorum demekten de kendini alamıyor. Tıpkı gece yarısı alt katta porno izlerken gördüğünde seksi iç çamaşırları ile kocasını baştan çıkarmak istemesi gibi. Mutsuzluğunu saklama mecburiyeti hisseden, mutsuz oldukça kendini suçlayan bir kadın. Cinselliğinden alamadığı haz boğazında yumru olsa da kendisine çıkacak kanal bulamıyor.

Bir de erkekler mevzusu var. Daha doğrusu pek yok. Elmas’ın ve Şehnaz’ın kocaları bir karakter olamayacak kadar derinlikten yoksun ve anonimler. Erkekliğini kucaklayan erkeklerin anonimliği. Ait oldukları sosyo-kültürel sınıf, uyguladıkları şiddet biçimlerinin görünümünü etkilese de, kurdukları tahakküm ilişkisi ve bu ilişkinin sarsılmazlığına inançları onları anonimleştiriyor. İki kadının hayatına yaptıkları, hissettirdikleri ve düşündürttükleri kadar filmdeler. Aynı durum Şehnaz’ın iş arkadaşı ve bir alternatif erkeklik temsili olarak düşünülebilecek Umut için de geçerli. Şehnaz’ın haz aldığı bir cinsellik yaşamasına ve bu vesileyle güçlenmeye başlamasına aracılık etmesi dışında Umut’la ilgili belki de en önemli an, Elmas’ı muayene etmek istediği sahne. Elmas’a yardım etmek isteyen, Elmas’ın maruz kaldığı şiddeti gören ama Şehnaz gelmeden ona yaklaşmayı başaramayan bir erkek. Gerek adını dahi bilmediğimiz Elmas’ın kocasına, gerek Cem ve Umut’a baktığımda bunalımlı, kahraman, ıssız, kaybetmeyi bir kazanma aracına dönüştürmüş adamlardan içi şişmiş bir izleyici olmanın da etkisiyle, kadınların hayatlarına değdikleri ölçüde hakkaniyetli temsilleri olduklarını düşünmekten kendimi alamıyorum.

İki kadının hikayesi ise izleyiciye gösterilmeyen bir olayın ardından birleşiyor. Elmas yine tecavüze uğradığı lodos fırtınalı bir gecede sobayı yakıp kendini banyoya atar. Arınmak, belindeki dayanılmaz sancıyı hafifletmek için. Sonrası kayıp, sonrasında neler olduğunu sabahında balkonda, buz tutmuş, katatonik bedeniyle Elmas’ın bulunmasından sonra öğreniyoruz. Kocası soba zehirlenmesinden kayınvalidesi ise insülin aşırı dozundan ölmüş. Elmas’ın yaşadığı travma ve neler olduğunu hatırlamakta, anlatmakta güçlük çekmesine varınca yolu psikiyatristi olarak Şehnaz’la kesişiyor. Bu kesişme bize Elmas’ın hikayesini kendi ağzından anlatmasının yolunu açıyor. Bilgileri Şehnaz’ın tamamlandığı bu kesik kesik, parça parça anlatımından iki yıldır evli olduğunu, babasının evlenebilmesi için yaşını mahkeme kararıyla büyüterek aslında 14 yaşındayken evlendirdiğini öğreniyoruz. Elmas en çok annesine kırgın, gitmesine izin verdiği için.

tereddut_2016_02Yeşim Ustaoğlu, bir röportajında Elmas’la ilgili şöyle diyor: “Benim Elmas’la ilgili merak ettiğim taraf, onun bir sığıntı olarak ne kadar çok sıkıntı çektiği değil; aksine onun o gönderilmişliğinin, terk edilmişliğinin ardından içine attıkları ve hissettikleri.”

Elmas’ın zorla evlendirilmiş bir kız çocuğu olarak maruz kaldığı erkek şiddetini nasıl deneyimlediğini anlatan imgeler arasında en güçlülerinden biri koku. Elmas diyor ki: “Her ikisi de kokuyordu. Çok pis kokuyorlardı. Ben de kokmaya başladım.” Yatağında geceleri bu gece gelmesin, ne olur gelmesin diye dua eden bir kız çocuğu imgesi Elmas’ın çaresizliğini ne kadar iyi yansıtıyorsa, duyumsadığı koku da bu şiddetin ruhuna nasıl yapıştığını, bulaşıcı bir hastalık gibi, Elmas’ı nasıl ele geçirdiğini o kadar iyi anlatıyor.

‘Hasta’ Elmas ve doktor Şehnaz ilişkisinin, Şehnaz kurtarıcı olmasa da, hiyerarşik bir yanı var. İlişkiden ziyade karşılaşma demek daha doğru belki. Çünkü hikayeleri yan yana ilerlerken bir noktada birbirine dokunmuyor. Birleşen değil, birbiri ile karşıt olarak okunmaya da elverişli hikayeler. Birbirinden bu kadar farklı iki kadının hikayesini yan yana koymak bize paylaştıkları kadınlık deneyiminin ortaklığını ve patriyarkanın her kadının hayatında büründüğü farklı yüzleri gösterse de iki kadını karşı karşıya getiriyor ve durdukları tarafın yegane temsilleri haline getirme riskini taşıyor. Elmasların gizli gizli sigara içip boylarına büyük pardösülere mahkum olduğu, Şehnazların evde tek başına rakılarını yudumlayıp sanal seks yaptığı. Belki de bu kadınların paralel hikayelerini karşıtlık haline getirmeye engel olacak olan karşılaştıkları anda ortaya çıkacak potansiyel ortaklık olabilirdi. Kadınların sırf hayattaki pozisyonlarından değil ama kadınlık deneyimlerinden doğru birbirleri ile kurdukları ilişkiden, dayanışmadan doğacak ortaklığın karşıtlıkları yıkacağına kuşku yok. Tıpkı Elmas’ın hastanedeki, görüp görmediğini bilmediğimiz annesi dışında, tek ziyaretçisi karşı komşusu genç kızla olan ilişkisinde olduğu gibi. İki kadının müzik dinleyen gündelik birlikteliklerinin potansiyeli sonsuz olasılıkları içinde taşıyor.

Filmde her ne kadar travmatik hikayesi nedeniyle Elmas’ın yarattığı etki çok güçlü olsa da, aslında Şehnaz’ın hikayesini izliyoruz. Şehnaz’ın kendine bulduğu çıkış yolu da Elmas’tan, yani bir başka kadının hikayesinden değil bir başka hayat imkanından geliyor. Belki de Elmas ve Şehnaz arasındaki en önemli fark bu. Elmas’ın hayatındaki alternatifsizlik karşısında, Şehnaz’ın başka bir hayat alternatifine yönelme potansiyeli. Umut ile sevişmek Şehnaz’ın hayatında olup bitene müdahale etme gücü bulmasına yardımcı oluyor ama bunu sağlayan Umut değil. Umut’ta bedenleşen başka alternatifler ihtimali. O alternatifi keşfetmek artık Cem’in kontrolcü davranışlarına yeter demeyi, maruz kaldığı şiddet döngüsünden çıkabilmeyi mümkün kılıyor. Şehnaz’ın hayır demesinin Cem’deki yankısı ise o ana kadar ‘görünmez’ biçimde uyguladığı şiddetin görünür hale gelmesi, fiziksel şiddete geçiş yapması. Ve bu geçiş karşısında Şehnaz’ın “Bana vuramazsın!” diyerek hayatını savunması.

Feminizm açısından, daha doğrusu Türkiye’de feminist harekette kadınları meşgul eden bazı konular bağlamında düşündüğümde filmdeki erkek şiddeti tezahürlerinin çeşitliliği kadar kadınların birer kurban yerine hayatlarını savunan kadınlar olarak temsil edilmelerini önemli buluyorum. Sadece kendi cinselliğini ve hayatının kontrolünü eline alan ve maruz kaldığı şiddete direnç gösteren Şehnaz’ı değil, bizden saklanan lodoslu geceyi düşündüğümde de. Nasıl öldüklerini bilmediğimiz bu insanların kaderinin Elmas’ın elinden geçmiş olması ihtimalinin değillenmemesi bu açıdan çok önemli geliyor. Az önce tecavüz edilen kadının kocasını zehirlemesi, ataerkil pazarlığın[1] kendisine verdiği olanakları sonuna kadar kullanan kayınvalidesine aşırı doz insülin vermesi imkansız olmadığı gibi, izleyicilerin –daha doğrusu Elmas’ın yaşamak zorunda kaldıklarını engellemek, bunları yaşamasını imkansız kılacak bir dünya yaratmak için mücadele etmemiş olanlarımızın– Elmas’ı yargılamaya hakkı yok. Film açısından kıymetli olan ise, bu yargılama ihtimalinin dahi tartışmaya açılmamış olması.

Son karede göz yaşları ve kahkahalar arasında yeni bir hayata başlayan Şehnaz’ı görüyoruz. Film bittiğinde her iki kadının geleceğine dair bir fikrimiz yok. Yüzlerine vuran güneşin verdiği umuttan başka.

Kişisel duygum ise şu zamanda, sansüre uğramış olmasına rağmen, sinemada kadın cinselliğini, hazzını, tokatla yuvarlanmayıp “Bana vuramazsın!” diyerek kendini fiziksel olarak savunan bir kadını görmenin coşkusu ile dolu.

[1] Deniz Kandiyoti ataerkil pazarlık kavramını şöyle açıklar: bütün egemenlik sistemlerinde olduğu gibi erkek egemenlik sistemlerinin de hem koruyucu hem baskıcı öğeleri vardır ve her sistem içinde kadınların da kendi güç ve özerklik kavramları mevcuttur. Dolayısıyla onları eziyormuş gibi görünen sistemlere kadınlar da erkekler kadar bağlı olabilir (Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar s. 15)

1 Yorum

  1. deniz kıyısı ve dalgalarla kadınların ilişkisini ne güzel yazmışsın. kendi deniz kıyısına, dalgalara sığınma anlarım geldi aklıma. 8-9 yaşımda köyde insanlardan kaçıp resim defterimle deniz kıyısına gidişim, içimdeki denizi ve kıyıyı kağıda geçirişim; yani sıradağların denizle buluşurken çizdikleri şeklin, uzun dalgalı saçlı bir kadının profil resmine benzemesi… ergenlikte ilk defa ilçeye tek başıma gittiğim gün, limanda yürürken hissettiğim özgürlük duygusuyla karışık her an bir yerden bir tanıdık çıkıp beni görecek tedirginliği… lise 1’de büyük şehirde yatılı okuldan çıkıp sömestr tatili için ilk defa tek başıma karlı bir kış günü galata köprüsünü yürüyerek geçerken, artık çocuk değil bir yetişkin olduğumu düşünmem… cinsel hazza bile bazen kıyıya vuran dalgalar imgesinin eşlik etmesi… eline, kalbine sağlık. (bu arada filmi henüz izlemediğimden yorum yapamadım)

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here