Mücadele ve müdahale

0
865

Kısaca yapmaya çalıştığım şey, 2,5 cm çapında bastırdığım, üzerlerinde Die Istanbul Konvention Rettet Leben (İstanbul Sözleşmesi Yaşatır) yazılı stickerları marketlerdeki, eczanelerdeki, ikinci el eşya pazarlarındaki taşınabilir ürünlerin üzerlerine yapıştırarak beklenmedik karşılaşmalar yaratmaktı.

Fotoğraf: İpek Çınar

Bu metni yazmak için masaya oturup oturup kalkıyorum. İlk paragraf çıksa gerisinin boncuk gibi dizileceğini bildiğim hikâyede, boncukların en başına düğüm atmayı unutmuş gibiyim; ettiğim her bir tümce ipliğin ucundan kayıp gidiyor. Metin hiç başlamıyor.

Konuyu dağıtmak riskini göze alarak, belki en baştan şunu da söylemeliyim: Kendini feminist olarak tanımlayan, gündelik hayatını ve düşünce pratiklerini şekillendirirken kerteriz noktalarından birini feminizmde arayan, ancak örgütlü feminist mücadelenin içine hiç dahil olmamış biri olarak, bu metinde bahsedeceğim projenin feminizmle ilişkimi somutlaştırmada oldukça önemli bir yeri oldu benim için. Feminizmle ilişkim hiçbir zaman sokaklara, kalabalıklara, eylemlere dökülmedi. Esasen genel anlamda politikayla ilişkim eylemliliğe dökülmedi. Ancak feminist mücadelenin bizleri ne kadar çoğalttığını, dıştan içe ne denli güçlendirdiğini ve kenetlediğini bilmem; dahası hayatımın büyük kısmını bir kadın olarak kadın haklarıyla kavgalı bir ülkede geçirmem; eylemlilik ve feminizm arasında kuramadığım ilişkiyi benim için daha da sıkıntılı bir yere yerleştiriyor. Mesele teorik tartışmaları geçip sokaklara, kalabalıklara dökülmek ve dönüşmek noktasına vardığında görünmeyen duvarlarıma tosluyorum; normalde unutmaya meyilli olacak denli az rastlaştığım anksiyetelerim coşmaya ve beni kendi içime sıkıştırmaya başlıyor. Sonrası gitmediğim eylemler, katılmadığım yürüyüşler, yalnız bıraktığım “biz”ler için yükselen suçluluk ve vicdan azabı dalgası. Ancak bu bahsedeceğim projedeki fiziksel olarak yalnız olsam da kendimi bir arada hissetmenin fitilini ateşleyen şey, feminist dayanışmanın ta kendisi. Dolayısıyla bir arada olma hissini yaratan şey fiziksel olarak bir arada olmayı da gerektirmiyor her zaman. Kimi zaman da kişilerin birbirine nasıl tesir ettiğini; sahip olduğumuz enerjiyi yorumlayıp, bu enerjiyi dayanışmaya nasıl yönlendirebileceğimize dair kendi yöntemimizi bulmaktan geçiyor. İçe dönük olan, sessiz olan, kalabalıklarda anksiyetesi coşan ya da bulunduğumuz politik ortamda sokaklara dökülmeye korkan insanlar için de kendi mücadele ve müdahale yöntemlerini bulmak; kendi karşılaşmalarını yaratmak mümkün. Ben de sizlere kendi müdahale yöntemimi anlatmak istiyorum.

2021 yılının mayıs ayında, bir süredir yaşadığım Berlin’de başlattığım bir dayanışma hikâyesi oldu bu etiketleme projesi. Aynı yılın kış aylarında tatil için Türkiye’ye döndüğümde, kadın ve LGBTİ+ hakları anlamında var olan tablonun iç karartıcılığı hepimizin malumu. Boğaziçi direnişiyle birlikte LGBTİ+ları açıkça hedef hâline getiren bir hükümet, 8 Mart’ta dahi kadınlara şiddet uygulayan kolluk kuvvetleri, son olarak da 20 Mart’ta bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alan bir cumhurbaşkanıyla geçen bir kış döneminin ardından; Berlin’deki steril hayatıma döndüm. En büyük göçmen popülasyonunun Türkiye’den gelen insanlara ait olduğu bu şehre döndüğümde, Türkiye’deki hareketli politik gündem ve iç sıkıntısından bihaber bir ortamın içine düşmek benim için hayli şaşırtıcı oldu. İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili Berlin’de de birkaç eylem yapıldığını sosyal medyadan takip etmiş olsam da, bu eylemler kısıtlı bir çevreyle sınırlı kalmış olmalıydı. Bu sınırlı kalışın dil bariyerleri ve çok kültürlülük getirisi yara bolluğu gibi nedenleri olsa da; bir yandan da alıştığımız paylaşım biçimlerinin kanıksanması ve insanların görmeden geçiyor olmasının da etkisi var. Nitekim bu eylemin başlangıç noktası da yeni bir biçim arayışından geçiyor.

Fotoğraflar: Charlotte Seebeck

Kısaca yapmaya çalıştığım şey, 2,5 cm çapında bastırdığım, üzerlerinde Die Istanbul Konvention Rettet Leben (İstanbul Sözleşmesi Yaşatır) yazılı stickerları marketlerdeki, eczanelerdeki, ikinci el eşya pazarlarındaki taşınabilir ürünlerin üzerlerine yapıştırarak beklenmedik karşılaşmalar yaratmaktı. Yöntem olarak sticker‘ı benimseme ve satılabilir gündelik ürünler üzerinden karşılaşma yaratmak isteme nedenim ise; sıradan, aşina olduğumuz, sürekli maruz kaldığımız bakma nesnelerinden sıyrılma ihtimaliydi. Beklenmedik bir karşılaşma aracılığıyla bakışları tazelemek ve “İstanbul Sözleşmesi” kalıbıyla sanki ilk defaymışçasına bir karşılaşma yaratmak. Bir sloganla beklenmedik bir ortamda karşılaşmanın hayali ve bir sloganın bütün bir hane halkına ulaşma ihtimali bu biçimsel kararın önünü açan nedenler oldu. Dahası, marketlerdeki bu ürünlerin satın alındığında kamusal alandan koparak insanların özel alanlarının içine sızması da gizli bir haz veriyor bana.

Fotoğraflar: İpek Çınar

Bir süredir, almakta olduğum eğitimin de etkisiyle sanat üretimimdeki temel soru bir işin seyirciyle -ya da daha güzeli, müşterekleriyle- nasıl karşılaşacağı oluyor. Şimdiye dek pek takılmadığım bu sıkıcı ve meşakkatli konunun, ürettiğimiz işlerde asıl iletişimi sağlayan şey olduğunu yeni yeni fark ediyorum. Son zamanlarda ürettiğim çalışmaların internet de dahil olmak üzere kamusal alanda kendine yer bulması, kamusal alanın dinamiklerine uygun olması, alıcıya aktör olabileceği bir alan tanıması, daha katılımcı bir yapı ihtimali üzerine düşündüğüm konular. Bu noktada kamusal alanın da yaşayan bir alan olduğunu, içindeki aktör ve döneminin koşullarıyla birlikte yeniden üretime açık bir yapıya sahip olduğunu hatırlamayı önemsiyorum. Dolayısıyla kamusal alanın içinde varolan nesneler kadar, kamusal alanı dönüştüren özneleriz de her birimiz. Yarattığımız sanat ya da direniş pratikleri de kendi başına estetik/yararlı bir nesne olmanın yanı sıra, mekânı dönüştüren bir itkiye zemin hazırlayabiliyor.

İlk etiketleme eylemi, şu anda hâlen master eğitimime devam ettiğim Universität der Künste Berlin’de (Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi) almakta olduğum Feminisms – No Budget Interventions (Feminizm – Bütçesiz Müdahaleler) semineri kapsamında, Berlin-Stieglitz bölgesinde yer alan süpermarketler ve Türk marketlerinde gerçekleştirildi. Sanat eğitimi alan, çoğu göçmen statüsünde bir grup insanın bir araya gelerek bir armağan ekonomisi yaratmasına dayalı bir seminerdi bu. Bu seminerin, armağan ekonomisi ile feminizm arasında kurduğu rabıta ve paraya dayalı olmayan bir dayanışma modeli vurgusu oldukça kıymetli. Nitekim bu proje kapsamında da daha ilk günden dağıtıma ve belgelemeye destek vermeye başlayan, farklı kökenlerden bu insanlar benim için de bu projeyi birkaç fotoğraf çekip temsili bir yerde bırakmayarak devam etmek hususundaki en büyük itkiyi oluşturdu.

Fotoğraf: Nina Berfelde
Fotoğraf: Sojin Kim

Bu motivasyonu biraz daha açmayı önemli buluyorum, zira benim için bu süreçte projenin amacı biraz kaymaya da başladı: Bu etiketlerin yeni bir alıcıyla karşılaşacağı an kadar, bir sonraki dağıtıcısıyla karşılaşacağı anı da gözler hâle geldim. Sticker’ları, dolayısıyla eylemliliği bir başkasıyla paylaşmanın getirdiği bağ hissiydi bu hâlin nedeni. Projeye katılan her bir insan da bir yandan bir kazanım hâline geldi. Bu insanların arasında hiç tanımadığım ve sosyal medya aracılığıyla projeden haberdar olarak etiketlemeye başlayanlar, kafe sahibi olup sticker’ları paket servislerine yapıştıranlar, garson olup adisyonları bezeyenler, hatta tekel bayii sahibi olup bütün ürünlerine yapıştırmak için yüzlerce sticker rica edenler gibi; benim için de beklenmedik olan karşılaşmalara gebe durumlar ve mekânlar oldu. Hiç tanımadığım kimi insanlar, hiç düşünmediğim yaratıcı potansiyelleri kaşıdı.

Fotoğraf: Saadet Çömlekçioğlu, Terra Kafe & Mutfak
Fotoğraf: Mercan Baş, Haymatlos Mekan

Almanca sürümde kendi bastırdığım 3000 sticker’ı isteyen herkesle paylaşmaya özen gösterdim. Tasarımlarını açık kaynak olarak paylaştığım sticker’lara bir de Almanya’da baskı alımı sırasında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair bir rehber hazırladım. Bu rehberi hazırlamamın bir ayan, bir de örtük iki sebebi vardı: Öncelikle isteyen herkesin benden bağımsız bu sticker’ları bastırarak dağıtabilmesini amaçlıyordum elbette. Ancak bunun yanı sıra Almancası oldukça kötü, tasarımdan da pek anlamayan biri olarak bu sticker’ları tasarlamak, baskı için doğru yeri bulmak ve bastırmak sürecinin düşündüğümden çok daha hızlı ve kolay olması da beni rehber hazırlamaya itti. Zira genellikle bu tür çalışma süreçlerinde gelen ilhamlar, süreçlerin gerçekten çok daha zor olacağı ön kabulüyle daha somutlaşmadan sönümleniveriyor. Bu süreç sırasında tanıştığım çoğu insandan da “Bu projeye tek başına mı kalkıştın?” sorusunu duymam, aslında tek başına kalkışmanın o kadar da zor olmadığını; zaten sürecin ilerleyen kısımlarında tek başına falan da bırakılmadığımı anlatma süreciyle geçti. Bu nedenle aslında bu tür müdahalelere başlamanın en zor kısım olduğunu, sonrasının bir şekilde ilerlediğini vurgulamayı elzem buluyorum.

Tasarım: Alper Yıldırım

Yaz için Ankara’ya döndüğümde aynı rehberi bir de Ankara için hazırladım.

Tasarım: Alper Yıldırım

Etiketleme sürecinin şu anda bulunduğumuz noktası beni oldukça duygusal bir yere taşıyor. Sadece sosyal medya üzerinden yazıştığım insanlar, sticker’lerın bırakıldığını bildiğim mekânları hayal etme, bir markette çok satılan ürünün üstüne sticker yapıştırıp bir başka rafın arkasında pusuya yatıp bekleme bütün duygularımı titretiyor. Bedensel karşılaşmalar, ortada bedenler olmasa bile benzeri bir hareketin bir parçası olan, harekete devam eden; aynı derdi, aynı öfkeyi giyinen insanların fikri beni tırnaktan başa harekete geçiriyor. Bu devinim beni Sara Ahmed’e sürüklüyor, belki de son sözü ona bırakmalı: “Öfke eğer derimizi kazıyorsa, bizi ürkütüp, terletip, titretiyorsa, işte o zaman, o ten karşı olduğumuz şey tarafından işaretlenmiş ya da yaralanmış olsa bile, bizi yeni varlık şekillerine dönüştürebilir; farklı bir teni mesken edinmemizi sağlayabilir.”

Sticker tasarımlarına açık kaynak olarak bu linkten ulaşılabilir, farklı insanlar tarafından farklı mekânlarda çekilen fotoğraf ve videolar ise bu linkten incelenebilir.

Dipnot: Sticker fikrini en başta aklıma düşüren ve bu metnin yazılmasına önayak olan Yasemin’e sevgi ve teşekkürler.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.