Hemen hepimiz kapitalist koşullarda yaşamını sürdürmek için emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan yığınlar arasında olduğumuzdan, kapitalizmle mücadele, biz (kadın) emekçilerin kurtuluşunun tek yolu.

Biz sosyalist (ve) feministlerin Marx’a gerçekten ihtiyacı var mı? Geçenlerde bir sohbette bir arkadaşım bu soruyu sordu. Sosyalist feminist kuramın olduğu kadar sosyalist feminist politikanın da merkezinde yer alan bu samimi soruya yanıtım net: Evet, kesinlikle Marx’a ihtiyacımız var. Marx’ın yapıtına, Marx’ın yöntemine, Marx’ın mirasına ihtiyacımız var.

Marx kapitalist üretim ilişkilerinin, sermayenin, sermayenin krizlerinin en yetkin teorisini ortaya koydu. Bu çözümleme, kapitalist işleyişi anlamak ve kapitalizmle mücadele etmek için temel dayanak noktasını oluşturuyor. Marx’ın teorisi esas olarak günümüz toplumunda kadının konumunu çözümlemiyor kuşkusuz; ancak böylesi bir çözümleme için iki temel araç sağlıyor.

Birincisi, kadınların günümüzde karşılaştığı sorunların peşine düşerken, sermayenin işleyiş dinamiklerini anlamaya kesinlikle ihtiyacımız var. Ücretli kadın işçilerin sorunlarını, hane içindeki ücretsiz emek sürecinin kimi işlevlerini, kapitalist krizlerde kadınları bekleyen koşulları, kadın bedeninin özgül sömürülme biçimlerini, günümüz (burjuva) ailesinin taşıdığı işlevleri, kadın erkek ilişkilerinin kazandığı yeni anlamları vs. sermayeyi çözümlemeden bütünüyle çözümlemek olanaklı değil. Bu nedenle Marx’ın kapitalizm çözümlemesini iyi anlamak zorundayız.

İkincisi, hemen hepimiz kapitalist koşullarda yaşamını sürdürmek için emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan yığınlar arasında olduğumuzdan, kapitalizmle mücadele, biz (kadın) emekçilerin kurtuluşunun tek yolu. Kapitalizmle mücadelede de Marx başlıca yol gösterici. Ancak mesele bu kadar basit değil, bununla sınırlı da değil. Her şeyden önce, (sosyalist) feminist mücadele kadının özgürlük mücadelesi olduğu ölçüde kadınların emeğini ve bedenini baskılayan sermayeyle mücadeleyi de zorunlu kılmaz mı? Toplumsal ilişkilerin hemen her zerresine sızmış olan sermaye, kendinden önceki her şeyi kendi işleyişine tabi hale getirmeye çalışır—hani neredeyse kendi suretinde bir dünya yaratmış durumdadır. Bu dünyanın içinde kadının emeği ve bedeni türlü mekanizmalarla sömürüldüğü için kapitalizmle mücadele, feminist mücadelenin asli bir bileşenidir. Yalnızca bunlar da değil. Sosyalist feminist mücadelenin ufku, günümüz dünyasının ötesine geçen her türlü baskı ve sömürü ilişkisinin ortadan kalktığı eşitlikçi bir dünyaya yönelik olduğu ölçüde de kapitalizmle mücadeleyi içerir.

O halde, feminist mücadelenin sermayenin işleyişini çözümleyip kapitalizmle mücadeleyi inşa etmede Marx’ın yapıtlarına ihtiyacı var.

***

Ne var ki Marx’a ihtiyacımızın olması, Marx’ı olduğu gibi alıp feminist politikaya uyarlamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Aksine, Marx’ın yapıtlarının önemli bir bölümünü, özellikle de Kapital’i cinsiyet körü olduğu, eril bir bakışı içerdiği, hatta zaman zaman yerleşik ahlaki normları normalleştirdiği için eleştirmeliyiz. Hatta Marx’ı, Engels’le birlikte kaleme aldığı Alman İdeolojisi’nde önerdiği kuramsal çerçeveden uzaklaşıp, burjuva toplumunu, insanın üretimi ve yeniden üretimini, aileyi, kadınla erkek arasındaki ilişkiyi ele almadan incelediği, diğer bir deyişle bize başta vadettiğini sonradan yerine getirmediği için de eleştirmeliyiz. Bu eleştiriler için şuraya bakabilirsiniz.

***

Bu durumda Marx’la ve Marx’ın yapıtıyla nasıl bir ilişki kuracağız sorusu, haklı bir soru olarak karşımızda duruyor. Emek gücünün neden norm olarak erkek emek gücü olduğunu, kapitalistin kadın işçiyi nasıl özgül bir biçimde sömürebildiğini, hane içi emek sürecinin binlerce yıldır süregeldiği gibi nasıl hâlâ kadınların “görevi” görüldüğünü, emek gücünün yeniden üretiminin neden bütünüyle meta ilişkileriyle gerçekleşmediğini—hanenin, ailenin belki de sermayenin bütünüyle gerçek tahakküm (“realsubsumption”) altına alamadığı yegâne emek alanı olmasını—krizlerde neden kadınların önce işten çıkarıldığını, kadına yönelik erkek şiddetini vs. açıklayabilmek için sermayeyi çözümlemek yeterli olmaz. Bunun için bir başka ilişkiler evrenine, kadınlarla erkekler arasındaki eşitsiz ilişkilere ve bu ilişkiyi yapılandıran sisteme bakmaya ihtiyacımız var: ataerkil sistem. Erkeklerin kadınların bedenini, emeğini, cinselliğini, doğurganlığını tahakküm altına aldığı, kadının emeğinden ve bedeninden çıkar (ve konfor) sağladığı, kendine özgü dinamiklere sahip ilişkiler sistemi olarak ataerkiyi çözümlemeden, tüm bu soruları yanıtlamak olanaklı değil. Yani, feminist kuramı ve mücadeleyi inşa etmede Marx’ın sermaye eleştirisini ataerkil sistemin çözümlemesi ile birleştirmeye ihtiyacımız var. Sosyalist feminist literatür bu konuda zengin bir külliyat sunuyor bize.

Bu devasa literatürü tartışmak niyetinde değilim. Muradım, tarihi binlerce yıl öncesine uzanan ataerkil sistemin kapitalist işleyişe zemin oluşturduğuna dikkat çekmek. Tarih içinde ataerki belirli bir üretim ilişkileri zemininde var oluyor; her bir üretim tarzı da ataerki zemininde inşa olup hareket ediyor. Bugüne gelince, ataerki sermayeyi zeminliyor; tıpkı sermayenin ataerkiyi zeminliyor olması gibi.

Marx’a bu bakış açısıyla tekrar dönersek, Marx’ın teorisinin bize sunduğu çözümlemede sermaye, şimdi, basitçe sermaye değil, ataerkil ilişkileri zeminleyen sermayedir. Bu nedenle, günümüzde ataerkinin bütüncül bir çözümlemesi için de sermayenin dinamiklerini anlamaya, Marx’a ihtiyacımız var. Tıpkı, bugün sermayenin işleyişinin bütüncül bir çözümlemesi için ataerkiyi çözümlemeye ihtiyacımız olduğu gibi; zira artık sermaye basitçe sermaye değil, ataerkil zeminde var olan sermayedir ki bu çözümlemeyi geliştirmek de bizlere düşüyor.

O halde Marx’ın yapıtı sadece (sosyalist) erkeklere bırakılmayacak denli kıymetli bir miras sunuyor; onu feminist bakış açısıyla eleştirip geliştirip yeniden üretmek de bizlerin görevi.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.