Yeni tanıştığım arkadaşım Ia sohbet ederken aslında Gürcistan’da kadınların önemli bir konuma sahip olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Kadının yaşamın her alanında kurucu bir yanı olduğunu, kadınlar olmaksızın erkeklerin yaşayamayacağını biraz övünerek biraz da dert yanarak anlatıyor.

Yeni bir ülkeyi keşfederken ilk yapacağınız şeyler nelerdir?

Doğasını, tarihini, kültürünü ve dahasını en kısa zaman diliminde art arda öğrenmeye çalışırsınız muhtemelen. O ülkeye gitmeden evvel baktığınız tüm sosyal medya verileri de buna ilişkindir zaten. Nerede ne yenir, nerenin hangi caddesi, meydanı ünlüdür, orada kalsanız yaşam nasıldır, nerede ev ucuzdur, nerede pahalıdır, nasıl işler bulabilirsiniz…

Türkiye’den bu seyahate çıkmayı planlıyorsanız Türk lirasının gideceğiniz ülkedeki karşılığına bakmak da ilk yapacaklarınızdan biridir tabii. Liranın hiçbir ülke parasına göre bir değerinin kalmadığını düşündüğümüzde yapacağınız araştırma “Orada nasıl gezip tozabilirim?”den ziyade “Geçinebilir miyim?” sorusuna dairdir. Nitekim bir ay öncesinde 1 Lira’nın yaklaşık 3,50 Lari’ye denk düştüğü, bugünlerde ise 5,50 Lari’yi yakaladığı düşünülürse yurtdışında olmak keyfine varılacak bir durum olmaktan çıkıyor.

Lari-Lira karşılaştırmasına girmemden anlayacağınız üzere Gürcistan’dan bahsediyorum. Benim için keyfi bir seyahat planlaması dahilinde olmayan buradaki mevcudiyetim, Türkiye’deki gelişmeleri dışarıdan ama bir o kadar da içeriden gözlemlemem şeklinde devam ediyor. Buradaki siyasal konjonktür Türkiye gibi akşamdan sabaha heyecanlı bir akışa sahip değil. Ülke içinde eski Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’nin tutuklu bulunması temel gündemi oluştururken dış ilişkilerde Rusya ile düşmanlıktan AB’ye girme umuduna giden yol Gürcistan’ın bugünkü politik seyrini belirliyor. Rusya yanlısı muhafazakar sağcılar ve AB yanlısı liberaller etrafında kutuplaşan siyaset etrafında şekillenen Gürcistan’a dair kuşkusuz söyleyecek çok şey var.

Diğer yandan benim için bir ülkeyi tanımaya çalışmanın en ilgi çekici yanını, o ülkenin kadın ve LGBTİ+ tarihini anlamaya çalışmak ve ülkenin kadın ve LGBTİ+ politikalarını incelemek oluşturuyor. Ülkedeki kadın ve LGBTİ+’ların durumuna ilişkin araştırma yapmak ve buna ilişkin deneyimlere ulaşmak, ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal yapısına dair de pek çok şey anlatıyor. Bu yaşamın her alanındaki kesişimsellik ve iç içelikle alakalı. Diğer yandan şunu da yadsıyamayız; Türkiye ile coğrafi yakınlığı ile benzer şekilde, ataerkil ve heteroseksist sosyokültürel yaşamın yakınlığı Gürcistan’ı daha rahat anlamamı sağlıyor.

Annelik – kutsallık – devlet

Gürcistan’ın başkenti Tiflis, şehri ikiye ayıran Kura Nehri, eski evleri, Sovyet izleri taşıyan büyük binaları ile beni karşıladığında şehrin tepesinde bulunan bir kadın heykeli beni oldukça heyecanlandırmıştı. Bir elinde kase, bir elinde ise kılıcıyla şehre hakim bir tepede bulunan bu heykelin Kartlis Deda (Kartli’nin Annesi) diğer ismiyle Gürcistan’ın Annesi olduğunu duyduğumda bunun nasıl bir sembol taşıdığı üzerine kafa yormaya başlamıştım bile. Vikipedi’den yaptığım ufak araştırmada bu heykelin Tiflis’in kuruluşunun 1500. yılı olan 1958’de, yani Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti döneminde dikildiğini, elindeki çanağın dostlara şarap sunmayı, kılıcın ise düşmana korku salmayı temsil ettiğini öğrendim.

Bu heykel ile birlikte Tiflis sokaklarında yer alan hemen her sanatsal yapının kadın motifleri taşıması beni daha da heyecanlandırmıştı. Şehri koruduğu ifade edilen bir yapı kadın karakterinden oluşuyorsa ve sokaklarında bu denli kadın motifi bulunuyorsa bu ülkenin kültürü ve tarihinde kadınların önemli bir yeri olmalıydı. Bir şehri kadın figürüne teslim eden bir kültürle karşı karşıya olmak Türkiye’den sonra beni oldukça heyecanlandırmıştı. Diğer yandan Gürcistan’ın Annesi isimlendirmesi kafamda soru işaretleri de yaratıyordu. Sonuçta annelik-kutsallık-devlet olgularının erkek egemen zihniyet tarafından nasıl bütünleştirildiğini biliyoruz. Zamanla yaptığım sohbetler ve okuduklarım, tahminlerimi doğru çıkardı. İlk birkaç gün süren o kısa süreli heyecanımın boşa çıkma olasılığını bilmeme rağmen yine de o heyecanı hissetmek bile güzeldi!

SSCB’nin ülkedeki etkisi

Gürcistan’da toplumsal cinsiyet rolleri kültürel ve sosyal açıdan çok önemli bir yere sahip. Kadınlık ve erkeklik rollerinin oldukça keskin bir şekilde birbirinden ayrıldığı bu topraklarda, kadına yüklenen vasıfların tam da annelik-kutsallık ikiliğinden beslendiğini görmek mümkün. Anneliğin üretmek, korumak ve fedakarlık gibi vasıfları kadınlara yapıştırdığı ve bu vasıfların kutsallaştırıldığı evrensel bir gerçekken, bu gerçek Gürcistan’da kadınlık rollerinin üretilmesinin temel biçimi.

Kadının ev içi ve dışındaki konumu üretmekle eşdeğerken bir aileyi oluşturan ve koruyan temel etken figürü olarak görülmesi, burada kadının yaşamın öznesi olduğu yanılsamasına yol açabiliyor. Patriyarkanın hüküm sürdüğü her yerde olan bu durum, Sovyetler tarihine aşina olanların da şaşırmayacağı bir gerçek.

Ekim Devrimi kadınların toplumsal yaşamın her alanında yer almalarının ve özneleşmelerinin bir parçasıdır ve evrensel olarak da kadın mücadelesine önemli bir katkıda bulunmuştur. Ancak erkek egemen ideoloji ile kapsamlı bir mücadele yürütülmemesinin bir sonucu olarak bugün de oldukça tanıdık gelecek şekilde ilk kriz anında da kadınların kazanımlarına el konulur. Ki bu kriz anı, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öngünlerine tekabül eder. Kadının yaşamın içerisinde özneleşmesine dair politikalar üreten kadın örgütlenmesi Jenotyel’in kapatılmasının hemen ardından 1936’da aile ve kürtaj yasasının çıkarılması, 1944’te ise Annelik Kararnamesi’nin yayımlanması kadının kutsal aile çemberine tekrar alınmasının yolunu açar. Kadının toplum ve üretimdeki yeri de bu çember etrafında belirlenir, kadın anneliğin kutsallığıyla çevrelenerek fedakarlık ve görünmeyen emeğe hapsedilir. Bu, “Cennet annelerin ayaklarının altındadır” söylemine benzer bir anlayışın SSCB’de can bulmasıdır. Ki bunun etkileri, SSCB’nin dağılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Gürcistan’da varlığını sürdürüyor.

Kutsal annelikle çevrelenen Gürcü kadınları

Henüz yeni tanıştığım arkadaşım Ia ile sohbetim anlattıklarıma dair çok fazla örnek veriyor bana. Ia yalnız bir anne. Gürcistan’daki kadınlık ve erkeklik rollerine dair ben sormadan anlatmaya başlıyor: “Gürcistan’da erkekler çok sorumsuzdur. Sadece eski eşim için değil bu söylediklerim, genel kültür bu. Kadın çalışır, çocuklara bakar, evin sorumluluğu ona aittir. Kadınlar olmasa hiçbir şey olmaz.”

Ia bunları anlatırken aslında Gürcistan’da kadınların önemli bir konuma sahip olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Kadının yaşamın her alanında kurucu bir rolü olduğunu, kadınlar olmaksızın erkeklerin yaşayamayacağını biraz övünerek biraz da dert yanarak anlatıyor. Boşanmış olduğu erkeğin çalışmadığından bahsederek, “Bu, sadece ona özgü değil. Burada genelde erkekler böyle. Kadın her şeyden sorumlu” diyor.

Anlattıkları bana, buraya coğrafi ve kültürel olarak da yakın olan Karadeniz’i anımsatıyor. Türkiye’de Karadeniz’de yaşayan kadınlar çalışkanlıkları ve fedakarlıkları ile bilinirler ve bununla çoğu zaman övünülür. Ancak gerek ev içi gerekse ev dışındaki emek sürecindeki özne olma durumu kadının toplumsal anlamda bir özne olarak kabul edildiği anlamına gelmez. Son söz elbette ki erkeğe aittir. Dolayısıyla yaşamda “kurucu” olma rolü atfedilen kadın, aslında sadece yoğunlaştırılmış emek sergileyen ve esasta erkeğin “kurucu”luğunu var gücüyle üretendir.

Ia’nın annesine dair anlatımları da bunu destekliyor. Güçlü bir kadın olarak bahsettiği annesine rağmen evdeki tüm yetki ve güç babasına ait. SSCB’nin dağılmasından hemen önce Moskova’da üniversite eğitimi alan annesi, Sovyetler dağıldıktan sonra çalışamıyor. Ülkede yaşanan ekonomik kriz sonrasında ilk gözden çıkarılanlar elbette ki kadınlar oluyor.

Ia ile kahvelerimizin son yudumunu alırken “Burada artık kadınların oluşturduğu sosyal gruplar var. Yaşadığımız tüm deneyimleri birbirimizle paylaşıyoruz. Bu gerçekten güçlü hissettiriyor bana” diyor. Kadın dayanışmasının her yerde güçlenmesi ise kadın mücadelesinin evrenselliğini hissettirerek güçlendiriyor beni.

Yasal değişiklik maskesiyle AB’ye girme çabaları

Gürcistan’da feminist aktivizmin yükselişi ile paralel olarak kadın hakları konusundaki farkındalık da artmış durumda. Ia’nın bahsettiği kadınların oluşturduğu sosyal gruplar da bunun bir parçası aslında. Ancak kadınlar, yaşamın her alanına yerleşmiş güçlü bir erkek egemen anlayış ile karşı karşıyalar. Kadına yönelik şiddet, görünmeyen emek ve erken yaşta evlendirilme Gürcistan’da kadınların en temel sorunlarını oluşturuyor. Yine kadınların karar mercilerindeki temsiliyetinin neredeyse yok denilecek kadar az olması, bugün Gürcistan’daki kadın aktivistlerin temel hak arayışlarından biri.

AB’yi kendisi için bir kurtarıcı olarak gören Gürcistan’da, hemen her devlet binasının önünde salınan AB bayrağı beklentinin devlet için ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. Peki, AB’ye uyum çerçevesinde atılan adımlar kadına dair politikaları nasıl şekillendiriyor?

Hükümetin 2017-2020 AB Ortaklık gündemindeki ilerlemesini değerlendiren Open Society Georgia Foundation, 2019 yılında yayımladığı raporunda Gürcistan’ın 2017’den bu yana cinsiyet eşitliğini geliştirmek için hiçbir adım atmadığına yer veriyor. 2018-2020 İnsan Hakları Eylem Planı’nı kabul eden ve böylece kadınların ekonomik faaliyetlerinin güçlendirilmesine yönelik politikalar geliştireceğini garanti altına alan olan devlet, bu konuda hâlâ bir adım atmış değil. Kadınlar ve erkekler arasındaki yüzde 35’lik ücret farklı hâlâ sürüyor. Haziran ayında ise anayasa değişikliği paketinin bir parçası olarak seçimlerde cinsiyet kotası getirildi. Ancak cinsiyet kotası ile yapılan ilk seçim olan 31 Ekim Parlamento seçimlerinde bunun karşılığı beklendiği gibi olmadı, kadın temsiliyetinin azlığı dikkat çekti.*

Diğer yandan Gürcistan İstanbul Sözleşmesi’ne imza atan ülkelerden biri olmasına rağmen bugün kadın ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet, kadın ve LGBTİ+’ların temel gündemlerinden biri. Bu şiddete karşı mücadele eden ve sokaklara çıkanlar da saldırı altında. Geçtiğimiz Temmuz ayında Tiflis Pride yoğun saldırıyla karşılaşmıştı. Sağcı muhafazakarlar ve Kilise işbirliğinde gerçekleştirilen saldırılarda devlet sessizliğini ve müdahalesizliğini koruyarak AB’ye girmenin yolunu kapatmamaya çalışsa da saldırının bir parçası olmuştu. Bu saldırılar sırasında yaralanan ve ardından hayatını kaybeden gazeteci Aleksandre Lashkarava’nın ölümünden beş ay sonra bile otopsisinin yapılmaması, saldırıda bulunan sağcı muhafazakarların bir siyasi parti kurduğunu duyurması Gürcistan Hükümetinin saldırının neresinde durduğunu göstermektedir. Tüm bunlar, Gürcistan’da AB’ye uyum için yapılan toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen yasal değişikliklerin uygulanacağı anlamına gelmediğini gösteriyor.

Kartlis Deda bana bakarken…

Yazımın başında da dediğim gibi bir ülkeyi tanımanın ve anlamının yollarından birisi olarak gördüğüm, ülkedeki kadın ve LGBTİ+’ların tarihi ile bugününe dair araştırma yapmak bana Gürcistan’ı anlatıyor. Gürcistan’ın Annesi (Kartlis Deda) Tiflis’te mevzilendirildiği tepeden bana bakıyor. Elindeki çanakta bulunan şarabı kadın ve LGBTİ+’lara, kılıcı ise erkek egemen zihniyete sunmasını düşlüyorum.

*OC-Media.org’ta yer alan haberlerden yararlanılmıştır.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × 2 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.