Eylül’ün Kadın Yüzleri, yazıya dökülerek geleceğe fısıldanan hikayeleri, anlatıcılarının ağızlarından, bakışlarıyla, iç çekişleriyle, bir el hareketleriyle, bir baş çevirişleriyle, seslerindeki bir titremeyle, bir damla göz yaşıyla fakat en çok da pişmanlıktan iz taşımayan tavırlarıyla, kötü tecrübelerini mağduriyete dönüştürmeden taşıyan mağrur duruşlarıyla, elemden daha fazla cesaret gerektiren neşeli sözleriyle ete kemiğe büründürüyor.

Pir Sultan Abdalım dünya fânidir /

Giden adil beyler gelen ihvandır /

Kırkların divanı ulu divandır /

Kalsın benim davam divana kalsın

Ayben Altunç’un Eylül’ün Kadın Yüzleri belgeseli 80 Darbesi’ni, çoğu bir siyasette örgütlü iken tutuklanıp işkence görmüş, bir kısmı da mapusane duvarlarının ardında yakınlarını aramış, kimi zaman bulmuş, kimi zaman kaybetmiş kadınların gözünden, onların tecrübeleri doğrultusunda anlatıyor. İzlemesi acılı, zor fakat sol siyasette aktif kadınların yaşadıklarını kendi ağızlarından dinlemek, hem sol tarih hem de kadın tarihini anlamak bakımından elzem. Tam bu belgeseli izlerken bir haber portalında, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandıkları 12 Eylül davasında, yerel mahkemenin sanıklar aleyhine aldığı kararın Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından bozulduğu haberine denk geldim. Sanıkların ölümü, davayı geçersiz kılıyordu bu karara göre. Haberi okuduktan sonra kendimi “Kalsın benim davam divana kalsın” diye mırıldanırken buldum. Bu travmaları reva gördükleri insanlar onları hiçbir zaman bağışlamayacaklarken bu adamların itibarları hangi hakla ve kimin adına iade ediliyordu? Onlar hiçbir bedel ödemeden ölüp kurtulmuşlardı. Oysa mağdurlar bir mahkeme kararıyla bir kere daha mağluptular.

Sol siyasette örgütlü olan, barış ve adalet isteyen, hak savunuculuğu yapan kadınlara devletin ettiği muamele ile lisedeyken Zeynep Oral’ın kaleme aldığı Reha İsvan kitabı Bir Ses’le tanışmıştım. O zamana kadar darbeler cumhuriyetinde yaşadığımızı ve darbelerin en fazla ezdiği tarafın sol olduğunu erkek hikayelerinden biliyorduk. Ama Bir Ses, 1986 yılında çıkmıştı ve o yıllarda kadın hareketi iyiden iyiye varlığını hissettirmeye, sesini yükseltmeye, eşitlik ve haklar yanında özgürlükler de talep etmeye başlamıştı. Reha İsvan’ın sesinin bende uyandırdığı duygular önce şaşkınlık, sonra isyan ve giderek kadın olanlar için çok tanıdık bir şiddet biçiminin azgınlaşarak ve kontrolsüzce uygulanmasının yarattığı travmaydı. Bir Ses’le başlayan anlamaya ve acıyı paylaşmaya yönelik bu yolculuk, geriye dönüp 12 Mart’ın zulmüne bakarak devam etti. Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda zulmü ve bunun karşısındaki yaratıcı, coşkulu direngenliği dramatize etmeden, adeta neşeyle anlatıyordu. Sonra okuduğum Feride Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar’ı ve yakın zamanda arka arkaya yayımlanan kolektif tanıklıklardan Mamak Kitabı, Kaktüsler Susuz Da Yaşar, Kıyıya Vuran Dalgalar ve Pamuk Yıldız’ın O Hep Aklımda’sı erkeklerle kadınların devletle karşılaşma biçimlerinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu çarpıcı biçimde ortaya seriyordu.

Eylül’ün Kadın Yüzleri, yazıya dökülerek geleceğe fısıldanan bu ve benzeri hikayeleri, anlatıcılarının ağızlarından, bakışlarıyla, iç çekişleriyle, bir el hareketleriyle, bir baş çevirişleriyle, seslerindeki bir titremeyle, bir damla göz yaşıyla fakat en çok da pişmanlıktan iz taşımayan tavırlarıyla, kötü tecrübelerini mağduriyete dönüştürmeden taşıyan mağrur duruşlarıyla, elemden daha fazla cesaret gerektiren neşeli sözleriyle ete kemiğe büründürüyor.

Belgesel, sol harekette örgütlü kadınların, bugünden bakarak bu hareketin içinde tecrübe ettikleri cinsiyet ayrımcılığını değerlendirmeleri ve uğradıkları hayal kırıklıklarına dair anlatımlarıyla açılıyor. Sınıf temelli siyasetin kimlikler üzerinden, özellikle cinsiyet kimliği ve etnik kimlik üzerinden yürütülen mücadeleyi bertaraf etmeye yönelik katı tutumunu çeşitli örnekleriyle gözler önüne seriyor bu anlatımlar. Gülfer Akkaya’nın, örgütlü sol içinde yer almış her kuşaktan kadınla yaptığı, örgüt içi cinsiyet eşitliğini sorgulayan söyleşilerden oluşan Sanki Eşittik adlı kitabıyla daha fazla tartışma konusu olan sol harekette kadının ikincilleştirilmesi ve kadınların sorunlarının görmezden gelinmesi olgusuyla yeniden yüzleşiyoruz böylece. “Bizim örgütümüzde merkez yürütme kurulu üyeliğinden yargılanan bir tane bile kadın yoktu,” diyen anlatıcının vurguladığı üzere, sol örgütler de kadınları yönetici kademelerden dışlayarak, geri planda, lojistik hizmetlerde kullanarak yürütüyorlar politik mücadeleyi. Bir başka anlatıcının hatırına gelen manzara hiç de yabancı değil: gece yarısı erkekler bir odaya çekilmiş, yeni politik stratejiler üzerine hararetle tartışırlarken kirli tabak-çanak ve yemek artıklarıyla dolu bir masayla baş başa kalan örgüt üyesi kadın. Hamile kalan örgütlü bir kadının, “Sen artık harekete militan yetiştireceksin,” denilerek aktif siyasetten dışlanması ve doğumdan sonra bunun yarattığı üzüntüyle sütünün kesilmesi de bir başka kötü hatıra.

Kadınlar örgüt içi ilişkilerde bu sorunlarla karşılaşır ve o dönemki siyasi bilinç gereği, ufak tefek sorgulamalar ve parlayıp sönen öfke patlamalarıyla bu hayal kırıklıklarını geçiştirirlerken 12 Eylül gelir. Peşinden de gözaltı ve tutukluluk dönemleri. Belgeselde asıl ağırlık güzelim Eylül ayıyla başlayan karanlık hikayelerde. Mamak’ta, Metris’te, daha sonra Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan baskı ve işkencelerden kadınların payına düşenler erkeklerinkinden farklı. En hafifinden cinsiyetçi aşağılamalar ve sözlü şiddetle başlayan gözaltıların, yıllar süren tutukluluğa, günler  hatta aylar süren işkencelere, tacize, tecavüze dönüşmesi… İşkenceye karşı en büyük direnişi gösterenler, erkeklere yönelik olanlara da isyan edenler yine kadınlar. “Kendi bilincimde sıçrama yaparak direndim,” diyor biri; diğeri “Beynimi kullandığım için başardım,” diye ekliyor. Birkaç yıl içinde hakim olan askeri düzene ve Diyarbakır Cezaevi’nin mantık ve insaf mefhumlarından azade cehennemine rağmen, hemen hemen hiçbiri itirafçı olmamış. 20 kişi için düzenlenmiş koğuşlarda 45 kişi yatarlarken, iki kişi yattıkları üst ranzalardan düşmemek için kendilerini ranza demirlerine bağlarlarken, bir tas suyla banyo yapmaya mecbur bırakılırlarken, karavanaya işeyen veya karşılarına geçip mastürbasyon yapan erlere rağmen ayakta kalmışlar. Arama adı altında koğuşları darmaduman edilir, iç çamaşırları ortaya yığılıp üstüne zeytinyağı ve limon dökülüp, gardiyanlar tarafından “Operasyon salatası yaptık,” diye alaya alınırlarken, o yıkıntının ortasında “Karanfil deste gider/ Hah hah ha nanay” türküsünü çığırıp halay çekebilmelerini, bunun üzerine dayak yiyip dayaktan sonra yine halay çekebilmelerini sağlayan mücadele azmiyle, itaatsizlikle, inatla yapmışlar bunu. Bazıları çocuklarını içerde büyütmüş, bazılarının çocukları dışarda büyümüş; tahliyeden sonra yanaşmamışlar uzun süre annelerinin yanına, tanımamışlar onları. En çok bu dokunmuş onlara. Bir de, kendi örgütledikleri gençlerin ve onları cezalandırmak için aile bireylerinin işkence görmeleri. Metris anneleri/ babaları yüksek duvarların arkasından sarmalamışlar çocuklarını ama. Havalandırmalarda sesleriyle, mahkemelerde dimdik duruşlarıyla güç vermişler birbirlerine. Meclis’in kapısından bakanların makamına, uluslararası sivil toplum örgütlerinden basın toplantılarına koşturup durmuşlar aileler. Sivil kıyafet, açık görüş, revir hakkı için uğraşmışlar. 1986’da bu annelerin sayesinde kurulmuş İnsan Hakları Derneği.

Bugün karşımızda görmüş geçirmiş halleriyle; hüzünlü, dingin, güçlü ve hatta bazen neşeyle geçmişi anan kadınlar delirmemek, pes etmemek için birbirlerine sığınmışlar. “Tek varlığımız birbirimiz idi,” diye anlatıyorlar. Birikimlerini birbirlerine aktararak güçlenmiş, işkence görenleri kendi yöntemleriyle tedavi etmiş, güçlensinler diye yemeklerden toparladıkları kıymalarla tost yaparak beslemiş, işkenceye götürüleceğini anladıkları arkadaşlarını vermemek için gardiyanlarla göğüs göğüse mücadele etmiş, renkli ilaç kapsüllerinden satranç takımı, söktükleri kazakların ipiyle pencerelerdeki ince tellerden şiş yaparak bebekler, kazaklar örmüş, birbirlerine sağaltıcı hikayeler anlatmış, birbirlerinin dizinde uyumuşlar. Gidenleri Mamak pastasıyla, “Hoşçakalın dostlarım” şarkısını bir ağızdan söyleyerek uğurlamışlar.

Şimdi sorulduğunda diyorlar ki: “12 Eylül kadınlığımızın farkına vardığımız yıllardır.” Kaçak olarak veya içerde geçirdikleri yıllarda, sol hareketteki ikincil konumlarını, kadının toplum içindeki yerini, ataerkiyi, eşitsiz cinsiyet ilişkilerini, etnik ayrımcılığı sorgulayacak ve birbirlerini anlayacak çok vakitleri olmuş. Birbirlerini yurt edinmeyi ve dünyadan umudu kesmemeyi de bu süreçte öğrenmişler. Kadın örgütlerine üye olmuş, kadınlar, LGBTİ’ler ve zulüm gören tüm topluluklar, halklar için hak ve eşitlik mücadelesi vermişler. “Tünelin ucunda hep ışık var. Böyle bakmazsak devrimci olamayız,” diyorlar. Dünyanın anahtarını istedikleri için başlarına bunca şey gelmesine rağmen, ıslah olmamışlar, hala o anahtarın peşindeler. Tüm kilitleri açıp özgürleşmek için.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.