Yugoslavya Savaşı sırasında ve sonrasında destek ağları ve kadın gruplarının kurulmasında aktif rol alan, feminist, postkolonyal teorisyen, barış aktivisti ve emekli üniversite profesörü Biljana Kašić ile geçmiş ve bugüne dair feminist mücadeleler üzerine yaptığımız sohbetimizi hem bölge hem farklı coğrafyalara dayanışma duygusu ve hafıza tazeleme ümidiyle paylaşıyoruz.

Eylül ayının başıydı. Arkadaşım Moa, Tender Motor isimli disiplinler arası sanat performans grubuyla sahne almak için Hırvatistan’ın başkenti Zabreb’deydi; gönderdiği fotoğraflar ile mesajlarla beraber benim de oradaymış gibi hissetmemi sağlıyordu. Masmavi bir gökyüzünün altında şehrin renkleri capcanlıydı ve üç büyük incir ağacının arasındaki Moa’nın favori barına bayılmıştım. İsveç’te beklentimden daha önce soğuyan havayı dostumun gönderdiği fotoğraflar ve yeni bir ülkedeki keşifleri ısıtıyordu.

Moa’nın İsveç’e dönmesini ve Zagreb’de yaşadığı deneyimleri canlı canlı dinlemeyi heyecanla bekliyordum. Tender Motor performanslarını bitirdi, İsveç’e doğru yola çıkan Moa’dan bir mesaj geldi: “Ceren! Harika insanlarla tanıştım ama onlardan birisini özellikle anlatmam lazım! İsmi Biljana Kašić ve Hırvatistan’daki ikinci dalga feminist hareketin kilit figürlerinden biri.”

Biljana’nın ismi bu kısa mesajlaşmada kalmadı, aradan geçen bir ayı aşkın sürenin sonrasında bilgisayarımızın ekranından İsveç’teki çalışma odamıza misafir oldu. İki saat süren sohbetimiz boyunca, Biljana’dan, Yugoslavya’daki savaş dönemi ve sonrasındaki kadın örgütlenmesinden, Avrupa’daki güncel politikaya karşı feministlerin duruşuna, savaş karşıtı aktivizm ile feminizm arasındaki ilişkiye, çok daha fazlasını dinledik.

Sohbetimizin ayrıntılarına geçmeden önce Biljana Kašić’i daha yakından tanıtmakta fayda var. Biljana, Yugoslavya Savaşı sırasında ve sonrasında destek ağları ve kadın gruplarının kurulmasında aktif rol alan, feminist, postkolonyal teorisyen, barış aktivisti ve emekli üniversite profesörü. Dubrovnik Üniversitelerarası Merkezi’nde düzenlenen “Ulusötesi Bir Bakış Açısıyla Feminizmler” adlı uluslararası doktora seminerinin eş direktörlüğünü yürütüyor, Napoli L’Orientale Üniversitesi’nin Materia Postcoloniale dergisinin uluslararası yönetim kurulu üyeliği yapıyor ve Rijeka Üniversitesi Felsefe Fakültesi Kadın Çalışmaları Merkezi ile Library In General sanat projesinde işbirliğinde. Biljana ayrıca, Savaş Karşıtı Feministler ile Akademide Dayanışma ve Epistemik Adalet Girişimi’nin üyesi.

Yugoslavya’da feminist mücadelenin ilk adımları

Peki Biljana’nın çalışmaları ve aktivizminin kaynağı olan feminizmle tanışması; feminizmi savaş karşıtı aktivizmle birleştirmesi nasıl olmuştu? 70’li yılların sonunda feminizmle tanışan ve feminizmi hem teorik hem de aktivist duruş olarak benimsediğinde hayatının tamamen değiştiğini belirten Biljana’nın bu süreci anlatırkenki heyecanına kapılıyoruz:

“Öncelikle feminizmi, dünyaya girişimin başlangıç noktası ve eleştirel bir kapısı olarak belirtmek istiyorum. Bana sadece kadınlara değil, her şeye bakmak için farklı bir bakış açısı kazandırdı.”

Feminizmle tanışmasından kısa bir süre sonra, alternatif bir feminist grup içinde kadınlara yönelik erkek şiddetine karşı tam anlamıyla mücadeleye giriştiğini belirten Biljana, “1986’ydı, ancak istismara uğramış kadınlar ya da aile içi şiddet mağdurları için ilk SOS yardım hattını daha 1988’de kurmuştuk. Bu, tüm Doğu Avrupa’da aile içi şiddet mağduru kadınlar için kurulan ilk SOS yardım hattıydı; o dönemdeki durumu tahmin edebilirsiniz – Rusya, Romanya ve Bulgaristan’dan binlerce mektup aldık. Neredeyse 24 saat boyunca gönüllü olarak çalıştık. Bu gerçekten bir maceraydı ve kadın dayanışmasının bir örneğiydi” sözleriyle Yugoslavya’daki feminist mücadelenin ilk pratik adımlarını anlatıyor.

90’lı yıllar ve Yugoslavya’nın dağılışını getiren savaş ortamında feministler

Biljana, Yugoslavya’nın dağılışını getiren 90’lardaki savaş ortamında feminist mücadelenin nihai tepkisinin savaşa ve militarist, erkek egemen şiddete karşı tavır almak olduğunu belirtiyor ve sözlerine devam ediyor:

“Öncelikle, günlük hayatta nasıl hayatta kalacağımızı düşünmek zorundaydık – ki bu bizim için tamamen yeni bir meseleydi, çünkü bir savaşın olacağını hiç düşünmemiştik. Ayrıca, savaşa karşı politik olarak ve feministler olarak nasıl bir tutum sergileyeceğimiz de önemliydi. Dolayısıyla, hayatımızda ilk kez bu feminist tutumu kavramsallaştırmak zorunda kaldık.

Ve elbette, önümüzde pek çok zorluk vardı. 90’ların başında, savaş kızışırken ve milliyetçi programlar gerçekten de tamamen milliyetçi ve savaş odaklı hale geldiğinde, çoğumuz tutarlı bir savaş karşıtı tutum sergiledik; bu tutum, önce milliyetçiliği kınamayı, ardından toplumun militarizasyonunu eleştirmemizi ve nihayetinde savaş operasyonunda kendi devletimizin sorumluluğunu sorgulamayı içeriyordu.”

“Biz ve onlar” paradigmasının ötesinde feminist dayanışmayı sürdürmek

Biljana, Yugoslavya’nın dağılma süreci ile yükselen ulusalcılığın feminist mücadeleyi nasıl etkilediğini şöyle açıklıyor:

“Bazı Sırp feministler milliyetçi coşkuya kapıldılar ve kendi ülkelerini savunma talebini öne çıkararak, feminist aidiyetlerinin önüne ulusal aidiyetlerini koydular. Bazı arkadaşlarım, yalnızca Sırp, Boşnak ya da Kosovalı feministlerle çalışacaklarını belirterek bizimle ilişkilerini kestiği için çok acı çektim.

Hırvatistanlı bir savaş karşıtı feminist olarak, militarist sınırların ve ‘biz ve onlar’ paradigmasının ötesinde feminist dayanışmayı sürdürmek, sadece bir karar değildi; militarist saldırganlık ve bölünmenin ötesine geçen feminist bir haykırıştı.

80’lerde paylaştığımız sınır ötesi feminist birliktelik ve dayanışma fikri, başından beri çalışmalarımızın işleyiş biçimi olmuştur. Dolayısıyla, ulusal, cinsel ya da dini yönelim veya kimlikten bağımsız olarak tüm kadınları destekleme kararı, bir tür kararlı feminist tepkiydi.”

Savaş karşıtı feminist gruplarla savaşta hayatta kalmak

Yugoslavya’daki savaş sürecinde feminizm ve savaş karşıtı mücadelenin bir araya gelmesi kadınlar açısından nasıl bir anlama sahipti? Biljana, savaş ortamında hayatta kalabilmek için yarattıkları alanları ve bu alanların kendileri için önemine değiniyor:

“Feminist savaş karşıtı mücadelenin siyasi ifadesi, şimdi anladığım kadarıyla, o dönemde bazı kadın gruplarının ve feminist grupların faaliyet gösterdiği çok karmaşık toplumsal yapıların yönlendirdiği bir süreçti; ve bunu yaparak aslında kendi mikro alanlarımızı yarattığımızı düşünüyorum; bence bu, şu anda içinde yaşadığımız acımasız dünyada hayatta kalabilmek için bugün bile gerçekten oldukça önemli bir şey.

Bu alanlar, kendi güçlenmemiz, şiddetsizlik ve birbirimize karşı nasıl davranmamız gerektiği konusunda öğrenme ve kendi kendimize öğrenme için birer alandı; ancak aynı zamanda, ne kadar çelişkili görünse de, tüm risklere ve tehlikelere rağmen, bazılarımızı özgürleştirmek için birer özgürlük alanıydı.

Çok zor bir dönemdi. Cep telefonları yoktu ve devlet, Sırbistan’daki kadınlarla ve Yugoslavya’nın diğer ülkelerindeki kadınlarla her türlü iletişimi kesmişti. Bu yüzden, sadece birbirimizi görebilmek için, Viyana’da, Budapeşte’de gibi diğer ülkelerdeki barış aktivistlerine ve feministlere ulaşmanın yollarını bulmak zorunda kaldık.”

Ulusal sadakat mi, sınırların ötesine uzanan kadın dayanışması mı?

Bu süreçte Hırvatistan’da savaş karşıtı tutum kimsenin açıkça dile getirmeye cesaret edemediği bir konu olmuştu. Bunun sebebi Biljana’ya göre halkın çoğunluğunun kendi ulusuna sadakat duygusuyla savaşta savunma konumunu benimsemesiydi:

“Sadakat meselesi, barış aktivizminin ve aynı zamanda feminist aktivizmin kırılganlığını ortaya koyan meselelerden biridir; bu sadece burada değil, küresel ve Avrupa düzeyinde, hem sınırlar ötesinde hem de tarih boyunca geçerlidir.

Kendi ulusunu tartışmalı bir sığınak ya da hatta kutsal bir barınak olarak, savunulması gereken ve sadakat borcu duyulması gereken bir şey olarak görme eğilimine nasıl direnilir? Bu sadakati net bir duruşla nasıl engelleyebiliriz?

O dönemde itaatsizlik ve sadakatsizlik, bizim için tüm ordulara karşı itaatsizlik anlamına geliyordu. Kendilerini nasıl tanımladıkları – ulusların babaları, geleneğin koruyucuları ya da sözde erdemlerin ahlaki koruyucuları olarak – hiç önemli değildi. Ve sorun da buydu: Her zaman ‘bizim milletimiz en iyisi’ ya da ‘doğru olan bu’ gibi anlayışlar vardı. Bu değerleri savunmamız beklentisi vardı.

Oysa bizim için bu, sınırların ötesine uzanan bir kadın dayanışması meselesi haline geldi. Daha önce de belirttiğim gibi, savaş başladıktan çok kısa bir süre sonra hem Yugoslavya’nın küçük kadın hareketi içinde hem de Hırvatistan’da bir bölünme yaşandı. Sözde milliyetçi feministler, vatanseverlik görevimizin kendi uluslarımızın yanında durmak olduğunu savunurken, hatta bazıları ‘Ulusumuz tecavüze uğruyor’ sloganını bile kullandılar; yani bunun için bir tür feminist söylem bile kullandılar. Savaş karşıtı feministler ise her zaman insan hakları ihlallerinin ortaya çıkarılması ve cezalandırılmasının yanı sıra, insan haklarının ve ‘diğerlerinin’ hayatının savunulmasında ısrar ettiler.”

“Savaşın ahlakı yoktur”

Biljana’nın savaş karşıtlığı, ulusötesi kadın mücadelesi ve dayanışması üzerine Yugoslavya’daki savaş dönemine dair anlatımlarının ardından savaş karşılığı aktivizmi ile feminizm arasındaki ilişkiyi nasıl gördüğünü merak ederek soruyoruz ve şu şekilde cevap veriyor:

“Benim için bu, kendiliğinden varsayılan bir ilişki değil. Öncelikle, tüm bunlar cinsellik, toplumsal cinsiyet, özcü fanteziler ya da inançların bir karışımı içinde ortaya çıkıyor – kadınların savaş karşıtı, erkeklerin ise özünde savaşa yönelmiş olduğu gibi.

Bu, bir yandan militarist erkeklik ve kapitalist kârın eşlik ettiği militarizasyon süreçlerinin ve savaş operasyonlarının hem kadınlık hem de erkeklikleri nasıl sömürdüğünü ve kullandığını ortaya koyan ve kapsamlı bir analiz gerektiren karmaşık, çok katmanlı bir süreçtir.

Öte yandan, barışın radikalliği kavramına dair anlayışın yeniden ele alınmasını gerektirir. Barış, sadece insanlığın bir arada yaşaması için tek mümkün ve nihai yanıt olarak ele alınmamalı – aksi takdirde nasıl yaşayabiliriz ki? – aynı zamanda “öteki”yle, “diğer tarafta” bulunanla cömert bir karşılaşma olarak düşünülmeli. Ve cömert derken, diğer türlere karşı da cömert olmayı kastediyorum. Burada tek varlık olduğumuzu savunan insan merkezli, kibirli bakış açısına yönelmemiz gerekiyor.

Savaşın ahlakı yoktur. Savaş, ahlak dışı ilkelerle işler. Savaş karşıtı mücadeleyi ve feminist olmayı düşündüğümüzde, ahlak ne durumda? Filistin halkına yönelik soykırımı gördüğünüzde, ahlak nerede? Ahlak yoktur.”

Savaşın ve militarizasyonun normalleştirildiği günümüzde

35 yıl önceki Yugoslavya’daki savaş süreci, ulusalcılığın savaştaki yeri ve feminist mücadelenin bu süreçten nasıl etkilendiğine dair Biljana’nın anlattıkları dahilinde Moa ile günümüzdeki politik iklimi düşünüyoruz. Nitekim Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşla birlikte İsveç hükümeti, toplumu militarize eden politika ve yasaları hayata geçirmek amacıyla bu süreçten yararlanmaya devam ediyor. İsveç de dahil olmak üzere Avrupa’da yükselen milliyetçi söylemleri ve toplumdaki militarizasyona dair fikrini sorduğumuzda şu yanıtı veriyor:

“Güvenlik politikalarının insan güvenliği ya da iklim güvenliği ile hiçbir ilgisi yok; her yerde yaşanan sorunlara çözüm olarak sadece militarist güvenlik öne sürülüyor. Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu durum başımıza geldi ve insanların bu militarist yola nasıl bu kadar çabuk kapıldıklarına dair psikolojik bir açıklamaya ihtiyacımız olup olmadığını bilmiyorum; ayrıca, özellikle şu anda Avrupa’da bu tür manipülasyonların nasıl bu kadar kolay işe yarıyor gibi göründüğünü de anlamıyorum.

Avrupa’nın ortasında ve dünyanın birçok ülkesinde askeri harekatların nasıl bir norm haline gelmesi mümkün olabilir? Bu norm, aslında toplumsal olarak da kabul edilebilir hale geliyor. Askeri sanayi sayesinde nasıl refaha kavuşacağımızdan bahsediyorlar. Sadece aşırı merkez tarafından desteklenen AB içindeki artan militarizasyon ve askeri bütçelerin genişlemesinden değil, aynı zamanda yeni nesiller için sadece geleceklerinin değil, şimdiki zamanlarının da rehin alındığı gerçeğinden de derin endişe duyuyorum. Dolayısıyla, son on yılda ekonomik kalkınma tamamen bir ‘güvenlik’ ya da militarist mantıkla yönetilirken, diğer yandan beni asıl endişelendiren şey, siyasi hegemonların otokratik popülizm ve vahşetle eşlik eden dünya hakimiyeti politikalarını belirlemeleridir. Bu kilit figürler için kullanabileceğim bir terim bile yok.

Savaş rejimi, toplumsal alanın askerileştirilmesinde ve daha önce de bahsettiğimiz gibi, otoriter ve oligarşik iktidarların emirlerine itaat edilmesi için korku, gözetim ve tehditlerden oluşan bir ortamın yaratılmasında kendini gösterir. Benim savım şudur: Savaşa ilişkin feminist bakış açıları, savaş ekonomilerine dikkat çekerek geleneksel bakış açılarının çok ötesine geçer. Bu bakış açısı, insani yardım endüstrisi, sınıf sorunları, bakım ekonomisi, ev işleri ve gündelik yaşamın askerileştirilmesi ile olan bağlantıları ortaya koyar. Şu anda Avrupa’da, bir savaş ekonomisinin cinsiyet eşitliğine yönelik mevcut tehditleri nasıl etkileyebileceğine dair hiçbir tartışma yok. Tamamen toplumun kenarında yaşayanlar, çalışma izni olmayan göçmenler ya da gözaltı kamplarında tutulanlar gibi çok sayıda insanın güvencesizleşmesine ve yoksullaşmasına tanık oluyoruz.”

Şiddetin ve militarizasyonun normalleştirildiği bu siyasi ortamda Biljana önemli soruyu soruyor: “Peki, biz bir halk olarak kimiz? Bu, şiddet içermeyen bir şekilde yaşamak, birbirimize karşı cömert olmak gibi bir hayalimiz olmadığı anlamına mı geliyor?”

Peki ama savaşta patriyarkaya karşı silahlanan kadınlar?

Savaş, savaşta feminist mücadele, savaş karşıtlığı, militarizasyonun toplumsal bir gerçeklik haline gelmesi…

Peki ama savaşta patriyarkaya karşı silahlanan kadınlar?

Geçtiğimiz on küsür yıla “özsavunma birlikleri” olarak adını yazdıran Rojava’daki kadın savunma birlikleri YPJ (Yekîneyên Parastina Jin) üzerine Biljana’nın ne düşündüğünü sormasak olmazdı. “Ne soru ama!” diyerek gülümsedi ve devam etti:

“Bence bu konu kapsamlı bir açıklamayı gerektiriyor. Bu mücadeledeki pek çok unsur bana, örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kadın partizanların antifaşist faaliyetlerini ya da Cezayir’in ulusal kurtuluş mücadelesindeki kadınların faaliyetlerini hatırlatıyor. Burada, her zaman olduğu gibi, mekân ve bağlamın politikası önemlidir. Ancak bence asıl soru şudur: Feminist devrim ne anlama geliyor? Ve bu, sınıf mücadelemizle, anti-emperyalist ve anti-sömürgeci mücadelemizle nasıl bir ilişki içinde? Şiddet içermeyen mücadele biçimlerinin bir şansı var mı? Dört temel noktayı vurgulamak istiyorum.

Birincisi: Her ne kadar herkes bunun sadece siyasi bir deney olduğunu söylese de, bu sadece bir siyasi deney değildi. Bu, hayati öneme sahip bir kadın devrimiydi; kadınların gerçek siyasi özneler haline geldiği ya da geldiği, özgürleşmenin yaşanmış bir deneyimiydi. İyi tasarlanmış bir siyasi sistem içinde ulusal kurtuluş, sınıf mücadelesi ve kadın kurtuluşunun birbiriyle etkileşimi, çeşitli itiraz politikalarına rağmen bu kavramın temelini oluşturdu.

İkincisi: Bu siyasi mücadeleye katılan kadın savaşçılar, ekolojik, anti-kapitalist ve radikal cinsiyet eşitliğinin kendi toplulukları içinde nasıl işleyebileceğini pratikte gösterdiler. Benim için asıl soru şudur: Bu kavramı başka yerlere uygulamak mümkün mü?

Üçüncüsü: Rojava’daki devrimi anlamak için, eski tip feminizm olarak bildiğimiz şeyin ötesinde, yeni bir şeye yönelik özel bir etik ve teorik çerçeveye ihtiyacımız var. Öyleyse, diğer yandan, sömürgecilikten arındırılmış bir bakış açısıyla, Batı feminizmine yönelik eleştiriyi ve sözde ‘otantik ses’ ile öznelerin özerkliğinin tanınmasını nasıl yorumlamalıyız?

Öte yandan, Rojava’daki kadınların kültürel ve maddi gerçekliğinin kendine özgü tarihine dayanan jineoloji teorisini ve pratiğini nasıl anlamalıyız? Dahası, bu kavram stratejik özcülük mü? Bu kadınların mücadelesini anlamak için verimli bir araç olabilir mi?

Ve bir başka husus: Bu yüzyılda başka hiçbir kadın hareketi, küresel ağlardan ve dayanışma platformlarından bu kadar destek görmemiştir; ve benim için bu bir tür umuttur.”

Vedalaşırken yeniden buluşmak üzere

Moa ile birlikte sorulacak ve cevaplar aranacak pek çok sorumuz olsa zamanımızın sonuna geldiğinin farkına varıyoruz. Biljana ile ekrandan vedalaşırken bir sonraki buluşmamızın yüz yüze olmasını umuyoruz. Nitekim feminist mücadeleye dair deneyim paylaşımlarımızın yanısıra dünyadaki güncel siyasete dair daha fazla konuşmaya, çözümler üretmeye ve dayanışmaya en fazla ihtiyacımızın olduğu günlerdeyiz.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.