Adı üzerinde öfkeyi, öfkeli kadınları anlatan bir dizi bu. Bu öfke sadece şiddet faillerine değil, onları var eden düzene, onları koruyan-kollayan ve bu yolla kadınların üzerinde tepinilmesine alan açan dayanışmaya, her eşikte dikilerek kadınların adalete erişmesine izin vermeyenlere bir öfke. Dizideki kadın karakterlerin birbirleriyle açılan, birbirlerine ayna tutan bir öfkesi var.

Adaletin imkânlarını düşünebilmek için önce diziden çıkmaya, somut alana işaret etmeye ihtiyaç duyuyorum. Yüzyıllardır kadınların beden, cinsellik, kimlik ve emeklerine el koyup sömüren patriyarkanın dünya düzenini kurmada başat bir rolü var. Gittikçe sağcılaşan, muhafazakarlaşan, yeryüzünün tüm kaynaklarının sermaye ve emperyalizme hibe edildiği, ezilenlerin eyleme arzu ve inancının elinden alındığı, birlikte ve herkes için adil bir yaşamı hayal etmeye araç olacak hukuka dair inancını kaybettiği bu dünyada dile gelen en büyük tehlike feminizm ve LGBTİ+lar. İkili cinsiyet sistemi ve ailecilikteki muhafazakar ısrar, feminizmin yönelttiği tehdidi gösterdiği kadar patriyarkanın nasıl güçlü bir egemenlik stratejisi verdiğinin de kanıtı. Bu denli katmanlı ve güçlü bir saldırı karşısında, bu denli dayanışma, direniş ve umut alanları elinden alınmış olanlar ne yapabilir peki?
Furious yayınlandığında tesadüf olmayan bir tartışma açtı. Epstein davası ile benzerliği. Sermaye ve siyasi iktidarı elinde tutanların kız çocuklarını cinsel olarak sömürmeleri. Belki Epstein öncesi dünyada zenginlerin kötülüklerine dair bir fantezi olarak duyulabilecek bu senaryo artık bize olmuş olanı ve elbette olmakta olanı hatırlatıyor yalnızca. Çünkü göz göre göre yıllar boyunca sayısız çocuk ve kadının nasıl cinsel işkence ve sömürüye maruz kaldığını, öldürüldüğünü hepimiz günlerce muhtemelen yalnızca buzdağının görünen yüzü olan bu hikâyeleri okuduk. Kolaylıkla zengin olmanın, siyasi güce sahip olmanın ayrıcalıkları gibi de okunabilecek bu ilişkiler zinciri, özellikle yıllar boyunca devam edebilmesi ve sonuçlarıyla çarpıcı. Elbette tüm siyasi iktidarlar hukuku kendileri/devlet için bir istisna olarak kullanırlar, fakat burada ortaya çıkan ağın sermaye ve siyasi iktidara dair imkânlarının yanı sıra “kendi zevkleri” için açtıkları alan elbette bu birliğin parçası olan ya da olmayıp görmezden gelen insanlardan oluşuyor. O partilere giden, gözünün önünde besbelli insan ticaretine maruz kalmış, uyuşturucu verilen, tecavüz edilen kız çocukları ve kadınlar. Bu kadınları bulup getirenler, ardından ortalığı temizleyenler, zaten en başından beri bilip bu işin parçası olmasa da bu insanlarla kişisel ilişkilerine devam edenler. Aldığımız nefesi takip eden istihbarat servislerinin adım adım izlediği bu sömürü. Ve sonunda akıbeti şüpheli, insanı komplo teorilerine meylettiren bir baş aktör, adı hiç anılmamışçasına hayatına devam eden devlet başkanları ve siyasetçiler.
Furious’un senaristi Epstein davası ile benzerliği kabul ederek uzun süre basında yer alan bu davadan farklı olarak bu suça maruz kalan kadınların hikayelerini merkeze koyduğunu belirtiyor. Dizinin iki ana karakteri, kaç-kovala ekseninin aktörleri Catherine ve Alice. Alice, uzun yıllar kendisi gibi polis olan erkek arkadaşından şiddet görmüş; maruz kaldıklarını paylaştığında ise tek bir arkadaşı dışında kimse ona inanmadığından, çalıştığı birimden ayrılarak FBI’a geçmiş bir dedektif. Kendisini bir dizi erkeğin uyuşturucu verilerek öldürüldüğü, seri katil işi olduğunu hızla sezdiği bir davanın içinde buluyor. Dizinin açılış sahnesinde öğrendiğimiz üzere, bu erkekleri öldüren bir kadın var, Catherine. Kısa süre sonra bu erkeklerin, Catherine’i genç bir kız çocuğuyken istismar eden, aynı zamanda yakın arkadaşını ölüme sürükleyen kişiler olduğunu öğreniyoruz. Dizi dedektif türüne özgü kaç-kovala olay örgüsünde ilerlerken, dikkat çekici olan kadınların hikayelerinin birbirlerine çarpa çarpa nasıl açıldığı. Erkek şiddetinin, cinsel istismarın kadınların beden ve ruhsallıkları üzerindeki etkisini, yaşamlarını ve ilişki kurma kapasitelerini nasıl lime lime ettiğini, travma anlatısına sıkışmadan ve pek çok şiddet anlatısında görmezden gelinen bir kapıyı aralayarak bakıyor. O kapının ardında kadınların öfkesi ve erkek dayanışması ile kurulmuş bu düzende kadınlar için mümkün olmadığını bile bile adalet aramak var.

Başta biraz deli ve soğukkanlı bir katil portresi ile tanıdığımız Catherine, kendi geçmişi ve ölüme sürüklenen arkadaşının intikamını almak için adamları ardı ardına öldürürken odasında neden anda ve güvende olduğunu ona fısıldayan videolara ihtiyaç duyar? Sahnenin hissettirdiği mizahi çelişkiden ötesi var burada, bir kadın olarak hayatta var olmanın ona istismar ve şiddet tehdidi ile döndüğü bir dünyada intikam almak için kolları sıvadığında dahi ardında bırakamayacağı temel bir ihtiyacı var. Alice’in kendisini her duşa girdiğinde döven eski sevgilisine karşılık verememesinde, aradan geçen yıllara rağmen peşini bırakmayan tetikte olma hissiyle Catherine’in anda olma ihtiyacı arasında görünmez bir ip var. Gündelik yaşamı tıkırında ilerlerken kapı sesine, bir beden hareketine irkilen milyonlarca kadınla aralarındaki ip bu. Travma, kırılganlık gibi açıklamayı kolaylaştırıp zihinlerimizi rahatlatacak kelimelerin yetmediği, şiddetin kadınların zihin, beden ve duygularını nasıl ele geçirdiğini gözler önüne seren bir ortaklık.
Adı üzerinde öfkeyi, öfkeli kadınları anlatan bir dizi bu. Bu öfke sadece şiddet faillerine değil, onları var eden düzene, onları koruyan-kollayan ve bu yolla kadınların üzerinde tepinilmesine alan açan dayanışmaya, her eşikte dikilerek kadınların adalete erişmesine izin vermeyenlere bir öfke. Dizideki kadın karakterlerin birbirleriyle açılan, birbirlerine ayna tutan bir öfkesi var. Özellikle Catherine’in, Alice’in öfkesini davet ettiği, ona şiddet uygulayan eski sevgilisine silah doğrultarak onu vurmasını isteyip istemediğini sorduğu sahne bir “psikopat”ın sorusundan ziyade kendi öfkesini düşünmeye alan açan bir soru. Kadınların maruz kaldıkları şiddet nedeniyle “mağdur” oluverdikleri ve ancak toplumsal olarak makbul mağduriyet seviyeleriyle doğru orantılı olarak kabul gördükleri bir dünyada başka bir teklifle geliyor. Mağduriyetlere değil, maruz kaldıkları suçun kadınlara ne yaptığına bakalım ve özneliği kadınlara geri verelim. Tam da bu yönüyle, dizinin sonundaki geriye dönüşün çok önemli olduğunu düşünüyorum. Alice’in sakladığı sır geçmişte maruz kaldığı istismar diye düşündürürken sahip olduğu nüfuz nedeniyle asla işlediği suçlardan cezalandırılmayacağını bildiği istismarcının oksijenini nasıl kestiğini izliyoruz. Tüm öykü hikayenin öznesi kadınlara tekrar tekrar aynı şeyi gösteriyor. Birbirlerine aynı hatırlatmaları yapıyorlar. Şikayet et, sen de etmedin, edince bir şey olmuyor biliyorsun sözleri bir tür sayıklama gibi. Adaletin imkansızlığına rağmen adalet talebinde ısrar eden kadınların ortak bilgisi bu. Peki nasıl gelecek bu adalet, tek tek öldürerek mi? Evet, bazen böyle. Buna dizinin verdiği yanıtlar çoklu. Bir tarafta tek tek peşlerine düşen Catherine, diğer tarafta ilk öldürme hamlesini yapan ve son sahneden anladığımız kadarıyla yenilerine doğru ilerleyen bir Alice. Öte tarafta ise dizinin bir diğer çarpıcı karakteri Nora var. Kilitli bir odada saatlerini çocuk ve kadınların cinsel istismar videolarını izleyerek geçiren, istismarcıların ve istismarı mümkün kılan organize yapıların peşine düşen bir FBI ajanı. Nora bu istismar düzeninde bir kurtarıcı değil, bu karanlığa bakacaksan gözünü kırpmadan bakacaksın diyen fakat adaletin de düzenin her yapısında kendine yer etmiş patriyarkal güç ilişkilerinde imkansızlığını görürken yine de mücadele etmekten geri durmayan bir karakter.

Furious içinde olduğumuz, şanslıysak içinde el ele yürüdüğümüz cehenneme dair dizi. Güçlü erkeklerin nüfuzlarını kadınları ve çocukları istismar etmek için kullandığı ve kimsenin sesini çıkarmadığı. İstismara aracı olan bir kadının, ergen bir kız çocuğuyken istismar edilmiş bir kadına “siz çocuk değildiniz” diyebildiği. Kimsenin yargılanmadığı, yargılansa da göstermelik yargılanacağı, hiçbir erkeğin itibarına zerre toz değmeyeceği. Hem Furious bunlar hem değil. Hem zengin, güçlü adamların dünyası hem içinde yaşadığımız ailenin, mahallenin hikayesi. Bu cehennemde el ele yürümek, bu karanlığın içine bakarak mücadele etmek demek kadınlar için. Dizide kendine hukuk dışı bir yol açmayı başarmış olsa da bunu tek başına yapmayı seçmiş bir kadın var. Peki bizi bu tek başınalık kurtarır mı gerçekten? Bu cehenneme tek tek mi, örgütlü mü yürüyeceğiz; adaletsizlikten çıkışı kişisel adalet arayışında mı yoksa bu düzeni birlikte değiştirmekte mi bulacağız? Kendisi retorik, fakat arzusu belli bir soru bu elbette.









