Faillerle iyi geçinmeye çalışırken olanı bilerek geçiniyoruz. İyi geçinmek olanı silmiyor, sadece aynı odada durabilmemizi, bazen de işsiz kalmamamızı sağlıyor. Bir kadının failine normal davranması olayın olmadığının kanıtı olamaz.

İki sene önce bir adama yazması aylar ama göndermesi saniyeler süren bir mesaj attım. Sinirli görünmeyeyim diye cümleleri kısalttım, sonra ciddiye alınsın diye uzattım. Bu yüzleşmeye o an karar vermemiştim ama o an yapabildim. Yaşadığım bu kırılma anını Sara Ahmed, dışarıdan bakanın hikâyenin başlangıcı sandığı ama aslında uzun bir basıncın sonu olan an diye tarif ediyor. Bende de öyle oldu. Aylarca hiçbir şey demedim, sonra bir sabah mesajlar kendiliğinden aktı. Mesajda aylar önce bir konserde bacağımı okşadığını, o an donduğumu, bir süre de bunu inkâr etmeye ve kendime unutturmaya çalıştığımı yazdım. Gönderdiğim gün adam çoktan başka bir ülkeye taşınmıştı, terfi almıştı, benimle hiçbir ortak işi kalmamıştı. Cevaplarından iki cümle kaldı aklımda. 1) “bacağını okşadığımı sanmıyorum.” 2) “sen samimiyeti flört sanmışsın, hay Allah.”

İlk cümle yalan söylemeden reddetmenin bir yolu. Olmadı demiyor ama hatırlamıyorum diyor ve tartışma bir anda benim hafızamın meselesi oluyor. İkincisinde de benim algımdan konuşuyoruz. Ben, fazla sıcak davranmış bir adamı yanlış anlamış kadın oluyorum. Üçüncü aşama da kendiliğinden geliyor zaten ve zarar gören taraf o oluyor birden. Bu üçlüyü daha önce de görmüştüm. Önce inkâr, sonra hesap sorana yüklenme, sonra mağdurla failin yer değiştirmesi. Sonraki bir ay içinde iş yerinde onun yakın arkadaşı olan kadınlar benimle konuşmayı bıraktı. Uzun sürdü fark etmem, çünkü bu tür şeyler tek tek bakınca hiçbir şeye benzemiyor.

Ona mı bana mı inandılar, hatta inanmak diye bir aşamadan geçtiler mi? Ne düşündüklerini bilmiyorum. O kadınlar kendilerini kuşatan sistemin dağıttığı güvenliğe göre bir pozisyon almıştı. O ofiste de güvenlik o adamın tarafındaydı. Sara Ahmed kapıların güç hakkında ne öğrettiğini anlatır, kurum kimi içeri alır, kimin geçmesini engeller diye. Böyle bir sessizliğin en kullanışlı tarafı itiraz edilememesi, “sana öyle gelmiştir” bile denilebilir.

Kadınların neden yaşadığı tacizi geç anlattığı sorusunun cevabı burada bir yerde aslında. Kadınlar anlatmadan önce hangi kapıların sessizce kapanacağını biliyor, kimin kiminle yakın olduğunu, hangi ortama kimin çağrıldığını, kimin işi kime sorduğunu… Sonra da bildiği şey çıkıyor zaten. Korkmak tek faktör değil yani.

Şimdi başka bir örnek için biraz daha geriye gitmem lazım.

Bir arkadaşımla tekrardan sık sık görüşmeye başlamamla bir arkadaş grubuna girdim. İçlerinde bana fazla maskülen geldiği için arayı hep açık tuttuğum bir erkek vardı. Çok fazla alkolün alındığı bir gece, ben kötü olunca insanlar benim iyi olmam için uğraşıyordu, birileri soda getirip içiriyordu. Sonra bu adam geldi, yanıma çöktü, bacağımı okşamaya başladı, sanki sakinleştiriyormuş gibi. Kafamın içinde tek bir cümle vardı, “n’oluyor şu an?” Tepki veremiyordum. Yanımda oturan kız arkadaşım onun elini itti. Sonra bu konu hiç açılmadan unutuldu gitti.

Alkol seviyesini yazmak zorundaydım, çünkü o elin neden sakinleştirme ve bakım kılığına girebildiği anlaşılmazdı. İçkili olma hali hem beni tepki veremez hale getiriyor hem de sonradan ona hazır bir mazeret bırakıyor. Bunu yazarken ne olacağını da biliyorum. “Çok içkiliydi, farkında değildir” cümlesi birinin aklından şimdiden geçmiştir. “Alkol aldığına göre rızası vardır” diyenlerin burayı okuduğunu sanmıyorum.

Oradaki insanlara bu konuyu açmama sebeplerim aynıydı, anlattığımda ne diyecekleriyle yüzleşmek istemedim. Çok çetin bir mobbing döneminden geçtiğim için de hayal kırıklığına uğramak o dönem taşıyabileceğim bir şey değildi. Bu dönemde olmam da failin işine yaradı. Beni sonrasında gruptan elemeye çalıştı, hakkımda bir hava kurdu, küçücük şeyleri koca sahnelere çevirdi. Bir süre sonra da ortamın gözünde sorunlu taraf ben oldum. Ahmed’in duvar dediği şeyin en sinsi tarafı duvarın yalnızca ona toslayana görünmesi ve duvarı adlandıran kişinin onu ören kişi sanılması. Burada da öyle oldu.

Bir misilleme vardı ama neyin misillemesi olduğunu kimseye söylememiştim. Adama o kadar prim veriliyordu ki benim geri çekilmem bir mesele olmadı. Judith Herman, insan eliyle yapılan bir zararda seyircinin (veya tanığın) tarafsız kalamayacağını söylüyor. Failin seyirciden istediği tek şey hiçbir şey yapmaması, çünkü kötü olanı görmeme ve duymama arzusu zaten hazır bekliyor. Maruz kalan ise seyirciden acının yükünü paylaşmasını, yani harekete geçmesini istiyor. İkisi arasında kalan kişi de genelde kendisinden hiçbir şey istemeyen tarafa yaklaşıyor. Herman bunun neden böyle olduğunu da açıklıyor. Failin argümanlarının karşı konulmazlığı seyirci onlarla yalnızken karşılaştığında ortaya çıkıyor, destekleyici bir sosyal çevre yoksa seyirci başka yöne bakmanın cazibesine kapılıyor.

Ben de bir noktada oturdum, bu adamın sürekli bana sorun çıkarmaya başlamasından sonra, kırılgan erkeklik üzerine bir deneme yazdım. Yazı, statüsü her gün yeniden kanıtlanmak zorunda olan erkekliğin nasıl işlediğini anlatıyordu. Bir yerinde adam çoğu zaman mağduru bile oynar, böylece hem zarar verir hem temize çıkar da demiştim. Yazıda tek eksik olan şey taciz olayıydı.

O yazı da işte konusu taciz olmayan ama bin beş yüz kelimelik bir taciz şikâyetiydi. Ahmed’in yüzeyin altında kalan şikâyet dediği şey de bu oluyor. Sessiz, gizli, şikâyet gibi görünmediği için şikâyet sayılmayan. Bazen yüz ifadelerimizle, faile mesafemizle veya başka baş etme mekanizmalarımızla belli ediyoruz bunu.

Buradan bakınca da kadınların tacizi geç anlattığı fikri yanlış görünüyor. Anında anlatıyormuşuz demek ki. Arkadaşımıza, partnerimize veya ailemize bir şekilde anlatıyoruz. Ya da hiç anlatmadan yapıyoruz. O adamla bir daha asla yalnız kalmayarak, toplantıyı öğleden sonraya aldırarak, o sokaktan geçmeyerek, işi bırakarak, birinin elini iterek. Hepsinin birer bildirim formunda olduğunu kabul edebiliriz. Geç bildirim dediğimiz süre kadının söylediği anla tacizin kaydının tutulmaya başladığı an arasındaki farkı ölçüyor. Sonra o fark da tabii ki kadının aleyhine delil oluyor.

O konserdeki olayı da bazı arkadaşlara anlatmıştım. Kimse de görmemiş. Anlatırken bile kendimi avutuyordum, bana “yürümek” için mi yaptı acaba diye. Kadınlar hayatı boyunca tacize uğruyor ve bunu güvenli sandığı bir yerde yaşadığında artık lütfen bu da bozulmasın diye düşünmekten kendini bile manipüle eder hale geliyor. Sonra o adamla aynı projede baş başa aylarca çalışmak durumunda kaldım. Unutmaya çalıştım, hatta iyi anlaşmaya çalıştım.

Anlatan kadını nelerin karşıladığı ise daha önce ölçüldü. Sarah Ullman’ın uzun süredir tekrarlanan bulgusuna göre cinsel saldırıya uğradığını açıklayan kadınların bir kısmı, ikinci bir saldırı sayılabilecek bir tepkiyle karşılaşıyor. Bunlar da suçlanma, inanılmama ve konunun ona geri çevrilmesi. Amerika’da yapılan EEOC araştırması da iş yerinde tacize uğrayanların yaklaşık dörtte üçünün konuyu bir yöneticiye ya da sendika temsilcisine bile hiç açmadığını söylüyor. Raporun kendi sıraladığı en yaygın tepkiler de failden kaçınmak, durumu küçümsemek ve görmezden gelip katlanmaya çalışmak. Türkiye’de cinsel saldırı ve tecavüzde resmi bildirim oranı feminist literatürde onda bir olarak veriliyor ve bunun buzdağının görünen kısmı olduğu da belirtiliyor.

Bir de adlandırma meselesi var tabii. Çalışan kadınların yaklaşık yarısı iş yerinde taciz tanımına giren davranışlar yaşadığını söylüyor, aynı kadınların yüzde yirmisinden azı yaşadığı şeye taciz diyor. 86 bin kadar katılımcılı bir meta analizde de aynı boşluk sorunun biçiminden çıkıyor. Doğrudan “cinsel tacize uğradınız mı” diye sorulduğunda oran yüzde yirmi dört, potansiyel olarak taciz sayılan davranışlar tek tek sayılıp “bunlardan birini yaşadın mı” diye sorulduğunda ise yüzde elli sekiz. Aradaki fark kadınların yanlış hatırlamasından değil, olayı taciz diye adlandırmamalarından geliyor. Üstelik bacağın okşanması, Fitzgerald ve arkadaşlarının kurduğu sınıflandırmada “istenmeyen cinsel ilgi” başlığına giriyor, yani şiddet sıralamasının tam ortasına. İnsanlara taciz nedir diye sorulduğunda cinsel zorlamayı herkes onaylıyor, istenmeyen cinsel ilgi ile cinsiyetçi aşağılama vakalarında ise cevaplar karmaşık. Bir elin bacağa gelmesinde herkesin ayrı bir cevabı var.

Magley ve arkadaşlarının bir bulgusunda da, kadınlar olaya taciz desin demesin yaşadığı sonuçlar aynı çıkıyor. Adını koymamak koruyor sananlar da yanılıyor. Aynı ekibin “sızlanma hipotezi” diye adlandırdığı bir iddia var. Bu iddiaya göre kadınlar önemsiz şeyleri büyütüyor, bu yüzden taciz rakamları da şişik çıkıyor. Testi yapılıyor. Kadınlar abartıyorsa doğrudan sorulduğunda çıkan oranın davranış listesiyle çıkandan yüksek olması gerekir sonuçta. Tersi çıkıyor. Yani kadınlar yaşadıklarını taciz diye adlandırmakta isteksiz ve olayı abartmak gibi bir bulgu yok. Sızlanma hipotezi 2003’te bu veriyle çürütüldü ama bugün hâlâ her ifşanın altında yeniden yazılıyor.

Aynı makalenin sonuç kısmında bir uyarı da var. Kadın başta bildirmemişse ve şikâyeti sonradan yapıyorsa, başta bildirmemiş olması hikâyesini değersizleştirmek için kullanılabiliyor. EEOC raporu da kaçınmayı, küçümsemeyi ve katlanmayı ayrı ayrı sayıyor. Yani kadınların ne yaptığı gayet iyi biliniyor aslında, sadece yapılan şey duyulmuyor.

Hemen anlatma beklentisinin eski bir soyağacı var. On üçüncü yüzyıl İngiltere’sinde şiddet suçlarının mağdurundan feryat etmesi beklenirmiş. Komşuları ayağa kaldıracak bir bağırış gibi. “Hue and cry” deniyormuş buna. Kural zamanla öbür suçlar için terk edilmiş ama tecavüz davalarında taze şikâyet doktrini olarak sürdürülmüş. Kadın hemen şikâyet etmediyse akla yatkın tek açıklama ortada bir suç olmadığıymış.

Amerikan mahkemeleri doksanlardan itibaren bu varsayımın ampirik olarak çürüdüğünü kabul etmeye başlamış. New Jersey Yüksek Mahkemesi 1990’da kuralın konuşan kadına yaradığını, konuşmayan kadına ne yüklediğininse bilinmediğini yazmış. Kaliforniya Yüksek Mahkemesi 1994’te doktrinin dayandığı varsayımın çürüdüğünü kabul etmiş ve tazeliği bir ön koşul olmaktan çıkarmış. Yani kadının hemen anlatmış olması artık aranmıyor. Mahkemenin bunu yaparken verdiği gerekçe de jürinin hâlâ eski varsayımla düşündüğü için kadının ne zaman ve hangi koşullarda anlattığını duymaya ihtiyacı olduğu. Varsayım hukuktan çıkarılmış ama mahkeme salonundan çıkamamış. Sekiz yüz yıl sonra bile aynı feryadı bekliyoruz, üstelik artık bağıran kadınlara da “bu kadar da bağırmasan” derken.

Tacize maruz kalan ama susan kadına da “sen susarak onu koruyorsun” diyenler var. Çoğu da iyi niyetli. Hannah Shea isimli blogger bu yıl yayımladığı yazıda bunu anlatıyor. İsmini vermediği için failini güçlendirdiği söylenmiş, cevabı da “aslında denedim” olmuş. On yedi yaşında denemiş ve güvendiği bir yetişkine anlatmış, karşısına “adamın hayatını mahvetme” uyarısı çıkmış, sonra da anlamadığı bir belgeyi imzalamış. Belge onu üç yıl susturmuş, o sürede suçun zamanaşımı dolmuş, adam da o şehirde üç kez yılın antrenörü seçilmiş. İtirazın ahlaki ağırlığının gerçek olduğunu düşünüyorum, benim anlattığım iki fail adam da hâlâ bir yerlerde. Sadece o ağırlığın hep aynı omuza konduğunu görüyorum. Failin ne yapması gerektiği bu kadar ısrarla sorulmuyor, o çevredekilerin ne yapması gerektiği hiç sorulmuyor, bir tek anlatmayanın omzuna yükleniyor.

Bu düzeni ayakta tutan şey sadece failler de değil. O arkadaş ortamının / akşamının bozulmaması, projenin teslim tarihine yetişmesi veya kimsenin kimseyle zor bir konuşma yapmak zorunda kalmaması. Kimse bunları savunurken kendini kötü hissetmiyor. Kurumların taciz için yazdığı prosedürler de sık sık aynı işi görüyor, çünkü prosedürün varlığı meselenin halledildiğinin kanıtı sayılıyor. O iş yeri prosedürleri de zaten olayların üstünü örtmek üzerine kurulu sistemler aslında. Yaşayanlar biliyor. Kurumlar şikâyetçiden uzlaşma bekler ve bunun emeğini de şikâyetçiye yıkar. Ahmed bunu bir yönetim tekniği olarak tarif ediyor. Ahmed’in şikâyet üzerine çalışmasının bulgusu da sürecin yormak üzere kurulu olduğu. Yorgunluk hep aynı kişide birikiyor ve o kişi bir süre sonra kendi hafızasını da yormamayı seçiyor.

“Peki madem öyle olmuş o zaman niye öyle davranmış?” Faillerle iyi geçinmeye çalışırken olanı bilerek geçiniyoruz. İyi geçinmek olanı silmiyor, sadece aynı odada durabilmemizi, bazen de işsiz kalmamamızı sağlıyor. Bir kadının failine normal davranması olayın olmadığının kanıtı olamaz.

Unutmaya çalışmak bu yüzden bir zayıflık olarak adlandırılmamalı. Bağımlı olduğun bir yerde olup biteni görmek orayı kaybetmek anlamına geliyorsa, insan görmemeye çalışıyor. Herman’ın hatırlattığı ikinci taraf da var. Fail, suçunun sorumluluğundan kaçmak için unutmayı teşvik edecek her şeyi yapıyor ve Herman bunu gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma hattıdır diyerek topluyor. Gizlilik tutmazsa da sıra kadının inanılırlığına geliyor. Herman, bunun için kullanılan itirazları da sıralamış. Asla olmadı, kadın yalan söylüyor, abartıyor, buna kendi sebep oldu. Bir de tabii ki: artık geçmişi unutup yola devam etme zamanı.

Kadınların konuşmasını istiyorsak, konuştuklarında ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Ben en iyi koşullarda konuştum. Ona rağmen söylediğim şey iki cümleyle karşılandı, sonra bir ay içinde birkaç kapı sessizce kapandı. Aynısını yarası tazeyken, hâlâ faile maruz kalırken yapmak durumunda kaldığımız oluyor ve yine hemen söylememiz bekleniyor.

“Neden daha önce söylemedin, niye şimdi söylüyorsun, madem öyleydi niye öyle davrandın?” Bu soruları bir daha masumca soramamak için kimseye körü körüne inanmak gerekmiyor. Sekiz yüz yıllık bir sicili olduğunu bilmek yeterli.

 

Kaynakça

Ahmed, Sara. Complaint! Duke University Press, 2021.

Ahmed, Sara. Living a Feminist Life. Duke University Press, 2017.

Altuntaş, Özlem, ve Saner, Suzan. “Cinsel Saldırı, İfşa ve Adalet.” Çatlak Zemin, 2019, www.catlakzemin.com/cinsel-saldiri-ifsa-ve-adalet/.

Baytok, Cemre. “Kadının Beyanı Esastır: 2000’lerde Yakınların ve Yakın Çevrenin Cinsel Tacizi ve Erkek Şiddetiyle Feminist Mücadele.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Feminizm, editörler Feryal Saygılıgil ve Nacide Berber, İletişim, 2020, ss. 477-87.

Herman, Judith. Travma ve İyileşme. Çeviren Tamer Tosun, Literatür, 2007.

Ilies, Remus, Nancy Hauserman, Susan Schwochau ve John Stibal. “Reported Incidence Rates of Work-Related Sexual Harassment in the United States: Using Meta-Analysis to Explain Reported Rate Disparities.” Personnel Psychology, c. 56, s. 3, 2003, ss. 607-31.

Magley, Vicki J., Charles L. Hulin, Louise F. Fitzgerald ve Mary DeNardo. “Outcomes of Self-Labeling Sexual Harassment.” Journal of Applied Psychology, c. 84, s. 3, 1999, ss. 390-402.

People v. Brown, 8 Cal. 4th 746, Kaliforniya Yüksek Mahkemesi, 17 Kasım 1994, law.justia.com/cases/california/supreme-court/4th/8/746.html.

Saner, Suzan. “İfşa.” Feminist Bellek, 2021, sendika.org/2021/02/ifsa-suzan-saner-feminist-bellek-607648.

Shea, Hannah. “The Landscape.” Hannah Writes Here, 21 Nisan 2026, hannahwriteshere.substack.com/p/the-landscape.

Ullman, Sarah E. Talking About Sexual Assault: Society’s Response to Survivors. American Psychological Association, 2010.

United States, Equal Employment Opportunity Commission. Report of the Co-Chairs of the Select Task Force on the Study of Harassment in the Workplace. Haziran 2016, www.eeoc.gov/select-task-force-study-harassment-workplace.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.