Kendi varoluşumuzu ve değerimizi bir erkeğin onayına, onun duygusal sığlığının getirdiği yetersizlik hissine ya da piyasa mantığına teslim etmemek, belki de bugün yapabileceğimiz en güçlü eylem.

Henüz adını bile koymadığımız, hani o ilk kahveyi içtiğimiz ya da ekrandan bir iki cümle fırlattığımız o ilk zamanlar vardır ya… Dışarıdan bakınca en özgür, en heyecanlı anlar gibi gelir. Oysa çoğumuz için daha o ilk aşamada bile görünmez bir sınav salonundaymışız hissi başlamıyor mu?
Şimdi açık konuşalım; hiçbir erkek artık karşımıza geçip doğrudan “Benim kriterlerim şunlar, kadın dediğin şöyle olmalı” demiyor zaten. Mesele, bunu son derece sinsi, iltifat kılığında ya da sözde bir “tavsiye” ambalajıyla mesajlara yedirmelerinde. Hani daha ilk günlerde ya da ilk haftalarda gelen; “Sana makyajsız halin çok daha yakışıyor ya, ben öyle çok yapılı, abartılı şeyleri sevmiyorum” mesajı gibi… Ya da güya bizi övüyormuş gibi yapıp arkasından o görünmez sınırı çeken “Sen diğer kadınlar gibi değilsin, çok doğalsın, umarım bunu hiç bozmazsın” veya “O kıyafet çok güzel ama sanki senin o masum havanı kapatmış, seni öyle iddialı şeylerle düşünemiyorum” cümleleri… Dışarıdan bakınca ne kadar masum, ne kadar “seni düşünen” bir yerden söylenmiş gibi duruyor, değil mi? Ama aslında hepsi daha ilk günden üzerimizde kurulan o sinsi mikro-tahakküm alanları. Karşımızdaki insanı tanımaya, ne hissettiğimizi anlamaya fırsat bulamadan; onun zihnindeki o “ideal, sakin, tam da onun istediği gibi duran” kadın profilini doldurması gereken birer adaya dönüşüyoruz. Ne kadar bakımlı ama ne kadar “zararsız” duracağımıza kadar uzanan bu örtük beklentiler, bizi sürekli bir onay alma ve performans sergileme cenderesine sokuyor.
Peki, nereye varıyor bu durum? İster istemez soruyoruz: Aşka ne oldu gerçekten? Yok mu oldu, yoksa bu tüketim çağında eğilip bükülerek bir illüzyona mı dönüştü?
Kapitalizmin her şeyi hızla tüketmeyi övdüğü, zamana ve ilişkilere bile bir “maliyet” gözüyle bakıldığı bir çağda yaşıyoruz. “Aman bunda zaman kaybetmeyeyim, hemen yenisine geçeyim, daha iyisini bulayım” telaşı, insan ilişkilerini de bir hız yarışına çevirmiş durumda. İşte bu piyasa mantığı flört dünyasına sızdığında, birini bir özne olarak merak etmek yerini bir nesne olarak “puanlamaya” bırakıyor. Aşk da bu hızlı tüketim çarkından payını alıyor elbette. Artık iki insanın birbirinin yarasına dokunması değil de, erkeğin kendi narsisizmini onaylatacağı pürüzsüz bir eşlikçi bulma arayışına dönüşmüş durumda.
İşte bu yüzden bir türlü derinleşemiyoruz. Konuşmalarımız ruhumuzun hassas taraflarına, o içten korkularımıza ya da varoluşsal kaygılarımıza temas edemiyor. Her şey yüzeyde, pürüzsüz ve “sorunsuz” kalmak zorunda sanki. Biz “Acaba kendimi açarsam, o biçtiği kalıba uymazsam elenir miyim?” kaygısıyla büzülüp baskılanan role çekilirken; karşı taraf, kapitalizmin ve dijital dünyanın ona sunduğu o sonsuz seçenekler denizinde “nasıl olsa daha kusursuz bir ‘aday’a geçebilirim” konforuyla yüzeyde kalmayı tercih ediyor. Günün sonunda yaşadığımız şey aşkın kendisi değil, onun vitrinlere konmuş kof bir taklidi gibi hissettiriyor. Hissettirmekle kalmıyor acı gerçek; o kof taklidi yaşıyoruz da. Çünkü gerçek aşk ötekinin kusurunu, belirsizliğini ve öngörülemezliğini kabul etme cesaretidir; ama biz bugün risk almadan, zaman kaybetmeden tüketilecek pürüzsüz ambalajların peşinde koşuyoruz. Aşk eğilip bükülerek erkeğin konfor alanını koruyan bir illüzyona dönüşürken, bizim payımıza da bu içi boşaltılmış bağların içinde derinleşmeye çalışırken yalnızlaşmak düşüyor. Sorumluluk almadan tüketmek, bir insanın hisleri üzerinde hiçbir ağırlık hissetmeden bir anda ‘ortadan kaybolmak’ çekip gitmek, günümüz erkeğinin hem patriyarkadan hem de bu kullan-at kültüründen aldığı en büyük imtiyaz ve en kolay sığındığı konfor alanı olup çıktı.
Ama burada durup düşünmemiz lazım; bu durum sadece bireysel bir “bağlanma korkusu” deyip geçilecek kadar basit bir denklem değil aslında. İşin arkasında hem erkeklere öğretilen o katı toplumsal cinsiyet rolleri hem de kapitalizmin sunduğu devasa bir konfor alanı var. Küçük yaştan itibaren duygusal kırılganlığı bir zayıflık, duygu ifade etmeyi ise eril kimliğe bir tehdit gibi görmeyi öğreniyorlar. Katı normlar erkeğe güç ve kontrolü biçerken; şefkat, empati ya da hassasiyet göstermeyi “kadınsı” ilan edip alanın dışına itiyor. Yetişkinlikte de bu durum muazzam bir duygusal cehalet olarak karşılarına çıkıyor. Derin bir bağ kurmak; maskeleri indirmeyi, savunmasız kalmayı ve emek vermeyi gerektirir. Oysa eril akıl, denetleyemediği ve zaman yatırımı yapmaktan çekindiği o duygusal derinlikten korkuyor. Bu korkuyla yüzleşmek yerine de son derece pratik bir yol seçiyorlar: Kadını örtük beklentiler üzerinden nesneleştirmek ve ilişkiyi bir “yönetim” alanına dönüştürmek.
O üsttenci üslup, iltifat kılığındaki o sinsi yönlendirmeler… Aslında hepsi derinleşmekten ve duygusal emek vermekten kaçmak için kuşanılmış birer zırh. Çizgiyi çekip o “Jüri” koltuğuna oturduklarında, hem sorumluluk almaktan kaçıyorlar hem de “daha iyisini bulma” arayışında kontrolü elden bırakmamış oluyorlar. Ne yazık ki bu duygusal sığlığın, hız tutkusunun ve kaçışın bedeli dönüp dolaşıp yine bize ödetiliyor. Onlar geri çekildiğinde ya da aniden yok olduğunda, kendimizi “Yeterince güzel, yeterince akıllı ya da yeterli değil miydim?” derken, o yıpratıcı öz-sorgulama spiralinde buluyoruz. Oysa mesele bizim “yeterli” olmamamız değil; karşı tarafın gerçek bir insani bağın gerektirdiği o duygusal yükü taşıyacak cesarete ve olgunluğa sahip olamaması.
Peki biz bu döngüyü nasıl kıracağız? Galiba önce o suni aynalara bakmayı reddederek… Bizi bir sınav salonundaymışız gibi puanlamaya kalkan o jüri koltuğunu tanımadığımızda, iltifat kılığında sunulan o yönlendirmeleri yutmayıp dayatılan “ideal kadın” performansını ve bu tüketim hızını reddettiğimizde bu oyun anlamını yitirecek. Kendi varoluşumuzu ve değerimizi bir erkeğin onayına, onun duygusal sığlığının getirdiği yetersizlik hissine ya da piyasa mantığına teslim etmemek, belki de bugün yapabileceğimiz en güçlü eylem.
bell hooks, Hep Aşka Dair (All About Love) kitabında tam da bu özgürleştirici zemine işaret eder: “Aşk bir eylemdir; sadece bir duygu değil. Aşk, bir başkasının ve kendimizin ruhsal gelişimini beslemek arzusuyla kendini genişletme iradesidir. Tahakkümün olduğu yerde aşk var olamaz.” Aşkı tamamen reddetmek değil asla; aksine onu bu pazar mantığının, mülkiyet hırsının, hız baskısının ve araçsallaştırmanın elinden kurtarmak. O sinsi beklentilerin bittiği, “daha iyisini bulma” yarışının sonlandığı, karşılıklı sorumluluğun başladığı ve birbirimizi tüm kırılganlıklarımızla kabul edebildiğimiz o eşit zemini kurabilirsek, işte o zaman aşkın üzerindeki bu yüklerden arınarak gerçek anlamına kavuşacağına inanıyorum…
Kaynakça
bell hooks, Hep Aşka Dair (All About Love), NotaBene Yay.








