Evet, kadın olmak bu ülkede zor. Ama bunun sebebi kadın olmak değil. Bunun sebebi kadının hayatına doğduğu andan itibaren iliştirilen o görünmez erkek imzası; babanın, kocanın ve en sonunda ikisinin arkasında duran o büyük imza: Devlet.

Kimlik kartı, ehliyet, pasaport, banka kartları değişikliği, doktora süreci için üniversiteye bildirimde bulunma… Bugünkü yapacaklar listem bunlarla dolu. Listemi Prag’a gitmek, Scorpions konserine katılmak, Roma’da aşk çeşmesine arkamı dönüp tekrar bozuk para atmak gibi güzellemelerle doldurmayı ben de çok isterdim. Fakat bu ülkede sağ kalarak boşanabilmişseniz —ki şanslısınız demektir— yapacaklar listeniz biraz kalabalık oluyor. Eminim gözden kaçırdıklarım olacak. Mutlaka bildirimde bulunmadığım bir kurum çıkacak ve belki orada da bir ceza ödemek zorunda kalacağım.

Dedim ya, hâlâ hayattaysanız ve boşanma sürecini gerçekleştirebildiyseniz o kadar da mızmızlanmaya gerek yok. Ben de böyle düşünüyordum; ta ki soyadı değişikliği nedeniyle ehliyetimi yenilemek için sağlık raporu almam gerektiğini görene kadar. Bu arada bütün bu işlemlerin ekonomik karşılığı da hafife alınacak gibi değil. Kadın olarak boşandığınızı bütün dünyaya ilan etmek zorundaysanız, demek ki bunun da bir bedeli olmalı. Fakat sağlık raporu alma şartını hâlâ hazmedememiş olmam, beni kâğıdı kalemi alıp bu satırlarda kendimi sağaltmaya mecbur bıraktı.

Bir gün önce eski soyadımla hiçbir rapora ihtiyaç duymadan aynı arabayı gayet keyifli ve başarılı biçimde sürebiliyorken, boşandıktan sonra aynı arabanın başında birdenbire yeterliliği sorgulanan kişi oluvermiştim. Sanki soyadıyla birlikte reflekslerim de değişmiş, nikâh sona ererken gözlerimin görme derecesi de başka bir hâl almış, direksiyon tutuş yeterliliğim bile azalmıştı. En son kendime geldiğimde bir doktor uzaktan bana harfler okutuyor, ben de arabayı sürüp süremeyeceğime dair rapor alabilmek için zorunlu süreci tamamlamaya çalışıyordum. Oysa orada sınanan yalnızca gözlerim değildi; ben bütün kurumlar tarafından cezalandırılmış hissediyordum.

Benimle aynı boşanmayı yaşayan bir erkek tek kuruş ödemeden, kimliğini, ehliyetini, banka kartlarını, pasaportunu değiştirmek için kurum kurum dolaşmadan, hayatının olağan akışını bozmadan yaşamaya devam ederken; benim yalnızca kadın olmam bütün bunlara mecbur kalmama yetiyordu. İşte mesele tam da burada başlıyor. Çünkü bazen devletin kadınla kurduğu ilişkiye baktığımda aklıma istemeden aynı cümle geliyor: Koca yeterince cezalandıramadıysa, gerisini Devlet Baba tamamlıyor.

‘Devlet Ana’ yerine ‘Devlet Baba’ deyişimiz tesadüf olabilir mi? Dili yeniden yapı sökümüne uğratıp, yeniden masallar yazma çabamız belki de boşuna değildir. Koruyan, kollayan, izin veren, yasaklayan, soyadı veren, soyadı değiştiren, haneye kaydeden, haneden çıkaran, kim olduğunuzu resmî belgelerle yeniden tarif eden büyük baba. Dilin tesadüfleri zannettiklerimiz bazen toplumsal hafızanın açık ettikleridir. Üstelik bu baba, kadın reşit olduğunda bile onun kendi başına bir soy ağacı olabileceğine pek ikna olmamıştır.

Kadının hayatında aşk değişebilir, ev değişebilir, şehir değişebilir, medeni hâl değişebilir; fakat bütün bu değişikliklerin bürokratik enkazını toplamayı göze alıyorsa bunları yapar. Bir bakıma sistem şunu söyler: Sen değiştin. Oysa değişen kadın değildir; değişen erkeğe göre kadının konumlandırılmış halidir. Kadının varlığının önce baba, ardından erkek eş üzerinden tanımlanması da basit bir prosedür değildir. Kütük yalnızca devletin bilgisayarındaki bir satır, soyadı da kimlik kartının üzerindeki birkaç harf değildir. İsim, insanın dünyaya “ben buyum” deme halidir.

Tuhaf olan şudur: Erkeğin “ben”i belirgindir, açıktır. Kadının “ben”inin yanına ise sürekli bir dipnot ve parantez düşülür. Kimin kızı? Kimin karısı? Kimin eski karısı? Hangi haneden? Hangi soyadından? Babanın adı? Eşinin adı? Kadının kimliği sanki tek başına tamamlanmayan bir formdur ve mutlaka bir erkek adıyla doldurmak gerekir.

Bütün bunlara “resmi prosedür” dediğinizde mesele daha da görünmez hâle gelir. Zaten eşitsizliğin en başarılı olduğu anlar, kendisini eşitsizlik gibi göstermediği anlardır. “Usul böyle.” “Sistem böyle.” “Kanun böyle.” “Hanımefendi, prosedür.” Ne kadar masum kelimeler: prosedür, sistem, kayıt, işlem, sıra numarası, harç, rapor, fotoğraf, imza… Bir kadın kimlik kartını değiştirmek için vezneden vezneye dolaşırken patriyarka masaya yumruğunu vurmak zorunda değildir. Bazen patriyarka bir sıra numarasıdır, bazen banka dekontudur, bazen nüfus müdürlüğünde önünüze konulan bir formdur, bazen “eşinin soyadı” yazan küçücük bir kutucuktur. Bazen de dün gayet güzel kullandığınız ehliyeti bugün yeniden alabilmek için doktordan getirmeniz gereken sağlık raporudur.

Şiddeti yalnızca fiziksel boyutta tanımaya alıştığımız için belki de bunları konuşmakta zorlanıyoruz. Oysa kadınların hayatında şiddet her zaman görünür değildir; bazen bürokrasi diliyle konuşur, bazen cebinizden para alır, bazen zamanınızı alır, bazen sizi bir devlet dairesinde bekletir. Bazen de “boşandım” cümlesini hayatınız boyunca hiç tanımadığınız insanlara defalarca söylemek zorunda bırakır: banka memuruna, nüfus memuruna, üniversiteye, hastaneye, pasaport birimine, ehliyet işlemlerindeki görevliye.

Boşanma iki kişi arasında gerçekleşmişken sonuçlarından birinin bütün ülkeye ilan etmesi gerekir. Ve o kişi çoğunlukla kadındır. Belki de bu boşanmanın bürokratik teşhiridir. Çünkü erkek boşanır ve hayatına devam eder; kadın boşanır ve devletin bütün kapılarını dolaşarak boşandığını ispatlar. Kadının kendine ait bir ‘özel’i mümkün olamaz. Kadın neden ancak bir ailenin içindeyken adlandırılıp  anlamlandırabilir?

Belki Devlet Baba’nın baş edemediği şey de budur: bir erkeğin kızı olmaktan ibaret olmayan, bir erkeğin karısı olmakla tanımlanmayan, bir erkeğin soyadını taşımadığı için eksilmeyen, kendi geçmişinin, kendi emeğinin ve kendi adının sahibi olan kadın. Çünkü kendi adının sahibi olan kadın, kendi hayatının da sahibi olduğunu bilir. İşte o zaman “kimin kadını?” sorusu anlamsızlaşır; yerine çok daha tehlikeli bir soru gelir: Ben kimim? Ve cevap yalnız kendi var oluşu üzerinden anlam bulup, tanımlanabilecektir.

Bir de işin başka bir tarafı var. Devlet kayıtlarında adınızın değişmesi yalnızca geleceğe ilişkin bir mesele değil; bazen dönüp geçmişinizi de ikiye bölüyor. Aynı kişinin bölünmüşlük hissiyle son buluyor. Bunu en çok bir edebiyat dergisine CV hazırlarken fark ettim. Bugüne kadar yaptığım çalışmaların, yayımlarımın, katıldığım işlerin, ürettiğim metinlerin neredeyse tamamı başka bir soyad ile kayıtlıydı. Şimdi CV’nin en üstünde ise başka bir isim duruyor, altında sıralanan bütün geçmiş ise başka bir ada ait.

Bir an durup baktım. Sanki iki ayrı kadının hayatını tek sayfaya sığdırmaya çalışıyordum. Yıllarca yazan, üreten, yayımlanan, bir şeylerin altına imza atan kişi ben değil miydim? Elbette bendim. Ama kâğıdın üzerinde bir anda kendi geçmişimin tanığına dönüşmüştüm; “bu çalışmalar bana ait” demek zorunda kalacaktım belki bir gün. Bir editör, bir jüri ya da bir kurum CV’ye bakıp “Buradaki kişi siz misiniz?” diye soracak ve ben kendi emeğimi kendime ispatlayacağım.

Ne tuhaf değil mi? Bir insanın geçmişi, yalnızca medeni hâli değişti diye neden başka bir ismin arkasında kalır? Belki de kimlik değişikliğinin en gözden kaçan kısmı bu.  Devlet size yeni bir kimlik kartı verirken eski kimliğinizin yalnızca plastik kartını geçersiz kılmıyor; bir anlamda arşivinizde küçük bir sızıntı oluşturuyor. Çünkü geçmişiniz eski soyadınızla yaşamaya devam ediyor: yayımlarınız orada, belgeleriniz orada, sertifikalarınız, yazışmalarınız, kayıtlarınız orada. Siz ise başka bir isimle bugüne devam etmeye çalışıyor ve yeni bir gelecek inşa etmeye çalışıyorsunuz.

İnsan kendiyle yabancılaşıyor, kendisini ikiye ayrılmış hissediyor. Bir tarafta yirmi üç yıl boyunca aynı soyadıyla yaşamış ben, diğer tarafta bundan sonra her yere başka bir soyadı yazması beklenen ben. Bir isim yalnızca kimlik kartında taşınmıyor ki; onunla tanışıyor, onunla imza atıyor, onunla sınavlara giriyor, onunla diploma alıyor, onunla yazıyor, bir yere kayıt olurken hiç düşünmeden onu yazıyorsunuz. Eliniz sizden önce biliyor soyadınızı. Sonra bir gün sistem size diyor ki: Artık bunu yazmayacaksın.

Peki, hafıza bunu bilebilecek mi? Bir formun başına geçtiğimde düşünmeden eski soyadımı yazarsam ne olacak? Bir başvuruda dalgınlıkla yirmi üç yıllık ismimi kullanırsam? Hata yapan ben mi olacağım, yoksa beni bir gecede başka bir isme alışmaya zorlayan sistem mi? İsim değişiyor ama insanın hafızası övündüğümüz elektronik sistemlerimizin hızında güncellenmiyor. Çünkü insan duyguları olan, geçmiş, gelecek bağlantısı ören, canlı ve yaşama mücadelesi veren bir organizma. Sanılanın ve yapılmaya çalışılanın aksine tek tip, normları olan bir robot değil.

Bir de imza meselesi var tabii ki. Yıllardır attığım imza eski soyadımın izlerini taşıyor. Şimdi ona ne olacak? İmza dediğimiz şey zaten insanın adının bedendeki hafızası değil midir? Kimliğinin görselle buluşma çabası değil mi? Kalemin kâğıt üzerindeki refleksi, yüzlerce, belki binlerce kez tekrarlanmış küçük bir hareket… Şimdi o hareket de mi hükümsüz? Yeni soyadıma uygun yeni bir imza mı yaratacağım? Bir sabah oturup kendime yeni bir el yazısı mı öğreteceğim? Peki, eski belgelerin altındaki imza kime ait olacak; yoksa ikisi de benim olduğu için bu sorunun kendisi mi saçma?

Tam da burada anlıyorum ki mesele hiçbir zaman yalnızca soyadı değil. Mesele süreklilik ve bütünlük; insanın dünle bugün arasında kurduğu o görünmez bağ. Ben dün başka biri değildim, bugün de başka biri değilim. Evet, sadece istersem istediğim anda değişir ve dönüşürüm. Ama kâğıtlar bunu desteklemiyor. Arşiv başka bir isim söylüyor, kimlik kartı başka; yayımlarım başka, CV başka, imzam başka bir hikâye anlatıyor. Ve ben bütün bu isimlerin ortasında kendime aynı şeyi tekrar ediyorum: Hepsi benim. Yazılanlar benim, üretilenler benim, imza benim, geçmiş benim.

Fakat insan yine de şunu sormadan edemiyor: Neden medeni hâlimdeki bir değişiklik, kendi hayat hikâyemin dipnotlarını yeniden yazmamı gerektiriyor? Erkek boşandığında geçmişiyle bugünü arasında böyle bir isim uçurumu açılmıyor. Çünkü tüm sistem ona göre kurgulanmış, eril ve fallik ögeler ile kuşatılmış.

Mesele birkaç harften çok daha büyük bu yüzden. Mesele aidiyet, hafıza ve kadınların hayatının erkeklerin hayatına eklenmiş bir dipnot olarak görülmesine itiraz etmek. Ben boşandığımda başka bir insan olmadım. Direksiyon kullanmayı unutmadım, doktora eğitimim silinmedi, bankadaki paramın sahibi değişmedi, geçmişim ve emeğim ortadan kalkmadı. Ben hâlâ bendim ve ben olmaya devam edeceğim.

Ama sistem bana ısrarla şunu söyledi: Bir şey değişti. Erkekle ilişkin değişti, ona karşı konumlandırılışında değişiklik meydana geldi. O hâlde seni yeniden kaydetmeliyiz; yeniden fotoğraflamalı, yeniden belgelemeli, yeniden ücretlendirmeli, yeniden tanımlamalı, yeniden adlandırmalı, yeniden onaylamalıyız. Belki de tam bu yüzden bütün bu işlemlerin sonunda elimde yeni kimlik kartımla nüfus müdürlüğünden çıktığım gün büyük bir özgürleşme hissi yaşamadım. Muhtemelen yalnızca yorulmuş olacağım; biraz daha fakir, biraz daha öfkeli ve devletin gözünde yeniden doğru kutucuğa yerleştirilmiş.

Dilimize pelesenk olmuş o söz gelir belki yine aklıma: “Kadın olmak zor zanaat, herkes kadın olamaz.” Ben artık bu cümleyi romantikleştirmek, durumu özcü bir taraftan okumak  istemiyorum. Kadın olmak doğası gereği zor değildir. Kadın olmak şiirsel bir çile de değildir. Kadınların omuzlarına yüklenenleri “kadınlığın kaderi” diye bezemek, yükü yükleyenleri görünmez kılar.

O yüzden cevabım net: Evet, kadın olmak bu ülkede zor. Ama bunun sebebi kadın olmak değil. Bunun sebebi kadının hayatına doğduğu andan itibaren iliştirilen o görünmez erkek imzası; babanın, kocanın ve en sonunda ikisinin arkasında duran o büyük imza: Devlet.

Ben yalnızca soyadımı değiştirmek için çıktığım bu bürokratik yolculukta bunu yeniden öğrendim. Kimlik kartımı değiştirebilirsiniz, ehliyetimi değiştirebilirsiniz, pasaportumu ve banka kartımı değiştirebilirsiniz. Kütüğümü bir haneden diğerine taşıyabilir, benden harç, fotoğraf, rapor ve belge isteyebilirsiniz. Ama bütün bunları yaparken artık hangi soruyu sormamız gerektiğini biliyorum:

Neden hep kadın yerinden oynuyor da erkek olduğu yerde kalıyor?

Belki bir gün yapacaklar listemde bunların hiçbiri olmayacak. Belki yalnızca şunlar yazacak: Prag’a git, Scorpions konserine git, kahveni iç ve hiçbir kuruma kim olduğunu açıklamak zorunda kalmadan hayatına devam et. Bir de kızıma vereceğim bir öğüt; aman kızım sen sen ol, evlenince soyadını değiştirme çünkü tekrar değişiklik yapmak düşündüğün kadar kolay değil.

Çünkü insanın kendi adıyla, kendi geçmişiyle ve kendi kimliğiyle yaşayabilmesi bir ayrıcalık değil, haktır.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.