Kimlerin yası tutulacağının belirlenmiş olduğunu biliyordum. Fakat kimlerin yas tutabileceğinin de belirlenmiş olduğunu henüz öğrendim. Ancak bir ülkenin vatandaşıysan, yarınından eminsen oturup düşünmeye, ağlamaya, aşkın ve kaybın yasını tutmaya hakkın vardı.

Cornelia Konrads

Bu benim akademik metinler dışında yazdığım ilk metin olacak. İyileşmek için tüm yolları denediğim bir süreçten geçerken kalemin ve kelamın şifalandırıcı gücüne ruhumu bırakmak, orda biraz soluklanmak istedim. Bu yazı bir göç, aşk ve yas hikayesi anlatacak size. Bana bu yazıyı yazmam için ilham veren canım arkadaşım Büşra’ya teşekkür ederim. Canım kadın arkadaşlarım iyi ki varsınız.

Bundan yaklaşık üç buçuk sene önce yüksek lisansımı yaparken Erasmus programıyla Almanya’ya taşındım. Bu başlangıçta altı aylık bir serüven olacaktı. Günün sonunda üç buçuk yıllık bir göçmenlik sürecinin içindeyim. Elbette birçok göçmen gibi bu deneyimin insanın benliğini yapı sökümüne uğratan, onu yıkan, yeniden yapan, tekrar bambaşka bir yerden yıkıp tekrar kuran bir deneyim olduğunun ben de farkında değilim. Markete ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Raflarda tuzu bulamamak, şu deterjanı almam gerekirken yanlışlıkla diğerini alıp eve dönmek bende şok etkisi yaratmıştı. 32 yaşıma kadar öğrendiğim hiçbir şey burada işe yaramıyordu. Sanki beş yaşıma dönmüş, aşağı yukarı öğrenmiş olduğumu zannettiğim hayatın bir anda acemisi olmuştum. Otobüse binmek eziyetti mesela, hâlâ bile eziyet. Zira dilini bilmediğim bir ülkede yanlış yöne gitmek ve kaybolmak kâbus gibi geliyordu kulağıma. Günlük rutinlerim alt üst oldu, normalde doğduğum büyüdüğüm ülkede nasıl yaşadığımın bile farkında olmadığım yaşamın otomatikleşmiş yanları, her defasında üzerinde kafa yormak zorunda olduğum uğraşlara dönüştü. Kasiyerle nasıl anlaşacağız, adresi nasıl soracağım, randevu nasıl alınır, evraklar nasıl toplanır her biri bir challenge halini almıştı. Yine de hevesliydim, öğrenmek, keşfetmek istiyordum. Hâlim buraya 60lı yıllarda göçen işçi göçmenlerden çok daha iyiydi. En azından İngilizce biliyordum, bir şekilde arkadaş edinebiliyordum. Ama içimde her gün biraz daha derinleşen bir yalnızlık hissi büyümeye başlamıştı. Ailemi, kedimi, arkadaşlarımı, sokakları, yaşadığım şehri, ülkeyi çok özlüyordum. Üstelik doğduğum bu ülkeyi kocaman, milliyetçi duygularla sevmemiştim hiçbir zaman. Dahası bir asker kızı olarak 10 farklı şehirde yaşamıştım. Çocukluk arkadaşlarımın olmamasını, her iki-dört yılda bir kurduğum tüm bağların yeni bir şehirle büyük oranda kopacağını, gittiğim her yeni şehirde sınıfın, mahallenin, her nereye gidersem bir süre oranın yabancısı olacağımı da kabullenmiştim. Kazandığım bu bağışıklığa rağmen Almanya’ya göç deneyiminin bu kadar can yakıcı olmasının adını henüz koyabildim: ev hissini kaybetmiştim. Ne Almanya benim evimdi ne de Türkiye artık. Kendimi arafta bir yerde sıkışmış, köklerimden kopmuş, gidecek bir yerim kalmamış gibi hissediyordum.

Üstelik ilk bir senem korkunç geçti. Önce 6 Şubat depremi oldu. Hataylıydım ve akrabalarımızdan yaklaşık 37 kişi depremde vefat etti. Ailem perişan haldeydi, o sırada bir Türk marketinde kasiyerlik yapıyordum ve müdürüm durumdan haberdar olmasına rağmen Türkiye’ye gitmem konusunda huzursuzluk çıkarıyor, izin vermek istemiyordu. Marketin deposuna kendimi kilitleyip bağıra çağıra ağladığımı hatırlıyorum. Depremden ancak yirmi gün sonra ülkeye gidebildim. Henüz depremin yaralarını saramadan, en yakın arkadaşlarımdan birinin kız kardeşi sevgilisi tarafından öldürüldü. Haberi aldığımda yıkıldım. Zira bu süreçte İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları’nda yüksek lisans yapıyordum. Bu durum beni öyle derinden sarstı ki, “daha en yakınımdakileri bile koruyamıyorken, ben neden hayatımı bunun üstüne kurdum, yaptığım hiçbir şey hiçbir işe yaramadı, okuduğum makaleler, kitaplar hepsi suya yazılan yazı şimdi” hissi benliğimi kökünden sarstı. Uzunca bir süre kendimle ve dünyayla bağımı kaybetmiş gibi hissettim. Her şeye yabancılaşmıştım. Sanki ruhum bedenimden ayrılmış, beni yukardan izliyor gibiydi. Bu sürecin içinden geçtikten bir süre sonra, ruhum biraz huzur bulduğunda, sakinleştiğimde ne kadar büyük bir karanlığın içinden geçtiğimi anlayabildim. Hâlâ bile hatırlarken içimde bir yerler acıyor.

Aradan iki sene geçtikten sonra daha stabil bir hayatım vardı artık. Okulumu bitirdim, iş değiştirdim. Dil öğrenme süreci başladı. Ve aşık oldum hiç ummadığım bir anda. Kaybolmuştum. Sonra biri elimden tuttu ve bana evin yolunu gösterdi. Ev O’ydu. Kaybettiğim ev hissini partnerimde buldum. Sabahlara kadar aynı dilde yapılan sohbetler, evde kurulan kalabalık sofralar, bir sorun olduğunda her zaman orada olduğunu bildiğim bir omzun varlığı, işler yolunda gitmediğinde yanında şikayetlenebileceğim bu adam, geride bıraktığım ailemin, arkadaşlarımın yanında hissettiğime benzeyen türden bir yakınlık hissiyle girdi hayatıma. Partnerim, aynı zamanda en yakın arkadaşım, hatta bazen ailemden biri oldu. Aşkın ilham verici gücü, benim Almanya’yla kurduğum bağı da değiştirdi. Işık görünmüş, kara belirmiş gibiydi sanki. Ne zaman “artık yapamıyorum, geri dönmek tek çözüm” diye düşünecek olsam burada bir evimin olduğunu biliyordum artık. Bu o kadar olağanüstü bir histi ki, yeni bir geleceğin olasılığı yavaş yavaş büyüyordu artık karşımda.

Fakat işler yolunda gitmedi. Karşımda benden daha yaralı bir adam vardı. Bir süre sonra iki hafta mutlu iki hafta korkunç kavgaların edildiği, kavgaların dozunun her defasında arttığı, iletişimin artık birbirini doğrudan yaralamak üzere keskin bir kılıca dönüştüğü bir sona doğru yuvarlandık. Ve nihayetinde ilişki sonlandı. İlk bir haftayı yalnızca ağlayarak, uyuyarak, alkol alarak geçirdim.

Tam da bu sırada hayatım bir dönüşüm sürecinden geçiyordu. Burada doktora yapmak istiyordum. Ayrılıktan bir buçuk ay sonra geçmem gereken bir dil sınavı vardı. Sonunda yataktan çıkıp neredeyse her gün ağlayarak kütüphaneye gittim. Sürüklenerek hayatıma devam ettim. Nihayetinde sınavı geçtim. Fakat sınava hazırlanma süreci bana ertelenmiş bir yasa mal oldu. Bir göçmen olarak hayatta kalmak zorundaydım. Yapılacaklar listesi, geçilmesi gereken sınavlar, çalışmak zorunda olduğum iş, sonu hiçbir zaman gelmeyen deadlinelar benim bu defteri kapatana kadar durup acı çekmemi beklemiyordu. Devam etmek zorundaydım. Göç başlı başına politikti, yas da politik. Kimlerin yası tutulacağının belirlenmiş olduğunu biliyordum. Fakat kimlerin yas tutabileceğinin de belirlenmiş olduğunu henüz öğrendim. Ancak bir ülkenin vatandaşıysan, yarınından eminsen oturup düşünmeye, ağlamaya, aşkın ve kaybın yasını tutmaya hakkın vardı. Yaptığın en ufak stratejik hata son derece hassas bir denge üzerine inşa edilmiş yaşamını alt üst edebilirdi. Özel olan politikti. Duygularım üzerinde bile söz hakkım yoktu, en mahrem, en bana ait olan/olması gereken alan bile toplumla, devletle, hiyerarşik makbul insan tanımlarıyla belirleniyordu. Göç ettiğin ülkenin en zayıf halkasına mensup, en savunmasız, çoğu zaman geleceğine dair bitmek bilmeyen bir tehdidin öznesi bir kadın olarak sadece koşmak devam etmek zorundaydım. Tüm bu olanlar beni başta bir insan olarak sonra özgürlüğü için, bağımsızlığı için, güçlenmek için göç kararı veren bir kadın olarak hayatımı seçimlerimi tekrar masaya yatırmaya zorladı. Anlamlı bir hayat için gerçekte neye ihtiyacım var, durup bir nefes bile alamayacaksam daha fazla özgürlük için çıktığım bu yolculuk benim kafamdaki özgürlük imgesini karşılıyor mu sorularına kafa yoruyorum bir süredir. Ve bir direniş biçimi olarak yasımı tutmaya, acının içimden geçip gitmesine izin veriyorum. Ne hissettiğimi ve bunları ne zaman hissedeceğimi ülkelerin sınırları, bayrakları, oturma izni kartları belirleyemez. Bunu reddediyorum. “Neşemizi çalamazlar” doğru, hüznümü de bürokratik problemlere, dil bariyerine, to do listlere kaptırmayacağım, hüznümü de çaldırmayacağım. Ve her şey bittiğinde kendimle gurur duyacağım. Zira bizatihi umudun kendisi de benim için bir direniş biçimi.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.