Çocuk işçiliği yalnızca bugünün sömürüsünü değil, geleceğin eşitsizliklerini de inşa ediyor. İşgücü piyasasındaki cinsiyetçi işbölümü daha okul sıralarında kurulurken, MESEM sadece bugünkü emeği sömürmekle kalmıyor, gelecekteki kadın yoksulluğunu da üretiyor.

Okullar kapanıyor. Milyonlarca çocuk karne heyecanı yaşayıp yaz tatili planları yaparken Mesleki Eğitim Merkezleri’ndeki (MESEM) çocuklar için yaz tatili başlamıyor. Onlar fabrikalara, atölyelere, sanayi sitelerine, fırınlara, inşaatlara ve ofislere gitmeye devam edecek. Çünkü MESEM bir eğitim modeli değil; çocuk işçiliğidir.
MESEM kapsamında çocuklar haftanın yalnızca bir günü okula gidiyor, diğer günlerde ise işyerlerinde çalışıyor. “Staj”, “beceri eğitimi” ya da “meslek öğrenme” adı altında yürütülen bu sistem, çocukları ucuz işgücüne dönüştürüyor; üstelik asgari ücretin bile altında ücretlerle. İşyerlerinden 30 gün izin talep etme hakları olan MESEM öğrencileri için uzun bir yaz tatili yok. Haftada bir gün gittikleri okullardan aldıkları teorik dersler bitse de işletmelerdeki çalışma temposu devam edecek.
Bu sistem çocukları yalnızca çalıştırmakla kalmıyor, daha eğitim çağındayken sınıfsal olarak ayrıştırıyor. Yoksul ailelerin çocukları, “meslek edinme”, “iş bulma” ve “gelir elde etme” vaadiyle erken yaşta çalışma yaşamına yönlendiriliyor. Böylece eğitimdeki eşitsizlikler derinleşiyor, yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bir grup çocuk için okul gelecek kurmanın kapısı olurken, başka bir grup çocuk için işçiliğe hazırlık sürecine dönüşüyor. Oysa çocuk işçiliği, insanlığın geride bırakmak için mücadele ettiği bir sömürü biçimidir.
Tarih boyunca çeşitli biçimlerde var olan çocuk emeği sömürüsünün görünürlüğü Sanayi Devrimi ile artmış; çocuklar madenlerde, fabrikalarda ve atölyelerde son derece ağır koşullarda çalıştırılmıştı. Günde 12-16 saate varan çalışma süreleri, düşük ücretler, iş cinayetleri ve sakatlanmalar sıradan hale gelmişti. Patronlar tarafından daha ucuz, daha itaatkâr ve daha kolay denetlenebilir bir işgücü olduğu için tercih edilen çocuk işçiliği; işçi sınıfının, sendikaların ve sosyalistlerin çocuk hakları mücadelesi sonucunda sınırlandırıldı; zorunlu eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte çocukların tehlikeli işlerde çalıştırılması yasaklandı. Bugün çocukların yerinin işyerleri değil okullar olduğu fikri, yüzyıllar boyunca verilen mücadelelerin sonucunda kazanılmış toplumsal bir haktır. MESEM bu tarihsel kazanımları aşındırılmasıdır. Çocukları eğitim hakkıyla güçlendirmek yerine yeniden ucuz işgücüne dönüştüren bu sistem, çocuk işçiliğini farklı adlar altında yeniden üretiyor ve bunun bedelini çocuklar hayatlarıyla ödüyor. Artık MESEM denildiğinde akla meslek eğitimi değil, çocuk işçi ölümleri geliyor.
14 yaşındaki Arda Tonbul, staj yaptığı demir-çelik fabrikasında makineye sıkışarak hayatını kaybetti. 15 yaşındaki Erol Can Yavuz, çalıştığı atölyede üzerine sunta blokları devrilmesi sonucu yaşamını yitirdi. 16 yaşındaki Zekai Dikici, çalıştığı inşaatın beşinci katından düştü. 17 yaşındaki Ulaş Dumlu, staj yaptığı fabrikada çıktığı elektrik direğinden arıtma havuzuna düştü. 15 yaşındaki Ömer Girgin, 16 yaşındaki Eren Dağ ve daha birçok çocuk, staj adı altında çalıştırıldıkları işyerlerinde yaşamını yitirdi.
Bunlar birer istisna değil. Çocukların çalıştırıldığı işyerlerinde sömürünün sonucu olarak iş cinayetleri yaşanırken, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin MESEM’lere yönelik eleştirilere, “Kaza ihtimali var diye mesleki eğitimden vazgeçmek doğru değil” diyerek yanıt verdi. Sermayeye ucuz işgücü yetiştiren, mesleki eğitim adı altında yoksul çocukları işçileştiren, katleden, sakatlayan, tacize ve her türlü istismara açık hale getiren bu sistemden değil; çocuklardan vazgeçildi.
Öğrenci Sendikası tarafından Gebze’de 926 MESEM öğrencisiyle görüşülerek yapılan ve Mayıs 2026’da yayımlanan araştırma, sistemin gerçek yüzünü ortaya koydu. Araştırmaya göre öğrencilerin yaklaşık yüzde 90’ı iş kazası geçirdiğini belirtiyor. Yüzde 97,8’i küfür ve hakarete, yüzde 96,6’sı fiziksel şiddete maruz kaldığını söylüyor. Yarısından fazlası haftanın yedi günü çalıştırılırken, günlük çalışma süreleri 10-12 saate kadar çıkıyor. Öğrencilerin büyük bölümü ulaşım ve yemek giderlerini bile kendileri karşılıyor. Çocuklar ağır işlerde çalıştırılıyor, meslekleriyle ilgisi olmayan işlere yönlendiriliyor ve uzun saatler boyunca işyerlerinde tutuluyor. Haklarını arayabilecekleri mekanizmalardan yoksun bırakıldıkları için mobbing, baskı, şiddet ve istismar riskiyle karşı karşıya kalıyorlar.
Patriyarkal kapitalizm kız ve erkek çocuklarını aynı biçimde sömürmüyor. Yetişkin ya da çocuk demeden tüm aile bireylerinin çalışmak zorunda bırakıldığı bu ekonomik koşullarda kız çocukları, yalnızca ücretli işlerde değil, karşılıksız ev içi emek alanında da çalıştırılıyor. Bugün birçok kız çocuğu işyerindeki sömürünün ardından eve dönüp bakım emeğini üstleniyor; kardeşlerine, yaşlılara, hastalara bakıyor ve ev işlerini yapıyor. Erkek çocukların büyük bölümü için iş günü işyerinde sona ererken, kız çocukları için evde ikinci bir vardiya başlıyor.
Kız çocuklarının eğitimden kopmasının sonuçları da erkek çocuklardan farklı yaşanıyor. Erkek çocukların erken yaşta çalışma yaşamına katılması çoğu zaman “meslek öğrenme” ve “geleceğini kurma” söylemleriyle meşrulaştırılırken, kız çocuklarının eğitimden uzaklaşması onları ev içi emek, bakım sorumlulukları ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle daha fazla karşı karşıya bırakıyor. Eğitim hakkından mahrum bırakılan kız çocukları; erken yaşta evlilik, güvencesiz çalışma ve yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılması riskleriyle daha yoğun biçimde yüzleşiyor. Mesleki eğitim politikaları ve cinsiyetçi yönlendirmeler de bu eşitsizliği yeniden üretiyor. Kız çocukları çoğunlukla kuaförlük, güzellik hizmetleri, çocuk gelişimi, bakım ve hizmet sektörlerine yönlendirilirken; teknik ve daha yüksek ücretli alanlar erkek öğrenciler için doğal seçenekler olarak sunuluyor. Böylece çocuk işçiliği yalnızca bugünün sömürüsünü değil, geleceğin eşitsizliklerini de inşa ediyor. İşgücü piyasasındaki cinsiyetçi işbölümü daha okul sıralarında kurulurken, MESEM sadece bugünkü emeği sömürmekle kalmıyor, gelecekteki kadın yoksulluğunu da üretiyor.
MESEM kapsamındaki kız çocukları ayrıca taciz, mobbing ve ayrımcılık riskleriyle karşı karşıya bırakılıyor. Yalnızca patronlarla değil; yaşça büyük erkek çalışanlarla, müşterilerle ve işyerinin hiyerarşik ilişkileriyle baş başa bırakıldıkları denetimsiz işyerlerinde geçirilen uzun saatler, hak arama mekanizmalarının yokluğu ve ekonomik bağımlılık ilişkileri onları çok yönlü bir şiddet riski altında bırakıyor. Kız çocuklarının emeği, çoğu zaman sanayi ve üretim alanlarındaki erkek çocukların emeği kadar görünür olmuyor. Kuaförlerde, güzellik salonlarında, tekstil atölyelerinde, bakım ve temizlik işlerinde çalışan, staj yapan kız çocuklarının maruz kaldığı sömürü, çoğu zaman “yardım etme” ya da “kadın işi” olarak görülüp sıradanlaştırılıyor. Oysa uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, ayakta geçirilen günler, yoğun müşteri ilişkileri ve sürekli denetlenme, bu işlerde çalışan kız çocukları için de ağır bir emek sömürüsü anlamına geliyor. Kadınların yaptığı işler tarihsel olarak değersizleştirildiği için kız çocuklarının emeği de daha kolay görünmez hale geliyor.
Kız çocuklarının çalıştırıldığı sektörlerde sömürü yalnızca uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlerle sınırlı değil; bedenleri ve dış görünüşleri de çalışma ilişkisinin bir parçası haline getiriliyor. Nasıl giyinecekleri, nasıl görünecekleri, saçları, makyajları, beden dilleri ve müşterilerle kurdukları ilişkiler sürekli değerlendirilerek denetleniyor. Bu durum, kız çocuklarını yalnızca emekleri üzerinden değil, bedenleri üzerinden de disipline eden bir çalışma rejimi yaratıyor. Onlardan sürekli güler yüzlü olmaları, uyumlu davranmaları, müşteri karşısında sabırlı ve sessiz kalmaları bekleniyor. Hak aramaları, itiraz etmeleri ya da rahatsızlıklarını dile getirmeleri ise çoğu zaman “sorun çıkarmak” olarak görülüyor. Böylece toplumsal cinsiyet rolleri işyerlerinde yeniden üretilirken, kız çocukları daha küçük yaşlardan itibaren itaat etmeye ve kendilerini geri plana itmeye zorlanıyor.
MESEM kapsamında çalışan kız çocuklarının Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil olmak üzere çeşitli işyerlerinde yaşadıkları tacizler; bakanlığın ve okul yönetimlerinin sorumluluk almayan tutumları; itiraz eden, yaşadıklarını duyurmaya çalışan öğrencilerin işten çıkarılması; staj yapacak işletme bulamayışları ve eğitimlerine devam edememeleriyle ilgili bilgilere ulaşmak için internette basit bir haber taraması yapmak yeterlidir. Bu çerçevede çocuk işçiliğine karşı mücadele, aynı zamanda kız çocuklarının eğitim hakkını, güvenliğini ve eşit yaşam hakkını savunma mücadelesidir ve feminist bir meseledir. Kız çocuklarının neden elektronik, makine ya da yazılım alanlarına değil de bakım, güzellik ve hizmet sektörlerine yönlendirildiği sorusu bile tek başına feminist bir müdahalenin gerekliliğini göstermektedir.
MESEM’lerde kaybedilen yalnızca çocukların canı değil, aynı zamanda çocukluğudur. Bir çocuğun yaz tatilinde arkadaşlarıyla oyun oynama, kitap okuma, merak duyma, keşfetme, sıkılma ve hayal kurma ihtimalinin yok edilmesidir. Milyonlarca çocuk yaz tatili heyecanı yaşarken, MESEM’lerdeki yüz binlerce çocuk sabah vardiyasına yetişmek için servis beklemeye, bir makinenin başında saatler geçirmeye, patronların üretim hedefleri ve kâr hırsları arasında çocukluğunu bırakmaya devam edecek.
Oyun oynamak, dinlenmek, keşfetmek, hata yapmak ve öğrenmek bütün çocukların hakkıdır. Hiçbir çocuk yoksul olduğu için çalışmak zorunda bırakılmamalı, geleceklerini daraltan, haklarını, hayallerini, seçeneklerini ve yaşam olanaklarını ellerinden alan MESEM’lerde ailesinin geçimine katkı sunmak zorunda olduğu için eğitim hakkından vazgeçmemelidir. Çocuklar çocuk olabilmelidir.
MESEM yalnızca bir eğitim politikası değil, sınıfsal eşitsizliğin, çocuk işçiliğinin, emek sömürüsünün ve cinsiyetçi emek rejiminin yeniden üretildiği bir mekanizmadır. MESEM’lerin kapatılması; çocukların eğitim, oyun, dinlenme, güvenli ve eşit yaşam haklarının güvence altına alınması, eşit, adil ve özgür bir dünya hayali kuran ve bu hayal için mücadele eden herkesin ortak mücadelesi olmak zorundadır.
MESEM’lerde çocuk işçiliğine karşı ses çıkaran, çocukların yaşam ve eğitim hakkını savunan özel sektör öğretmenleri bugün insanca çalışma koşulları için açlık grevinde. Çocuk işçi ölümlerini durdurmayan, öğretmen intiharlarını engellemeyenler ise hak arayan öğretmenleri ve onlarla dayanışanları gözaltılarla, polis saldırılarıyla ve baskıyla susturmaya çalışıyor. Çocukları ucuz işgücü, öğretmenleri güvencesiz emek olarak gören; çocukların ve öğretmenlerin değil patronların çıkarlarını önceleyen eğitim politikaları, eğitim hakkını ve insanca çalışma koşullarını güvence altına almak yerine sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermeyi tercih ediyor. Bu yazı, MESEM’lerde çalıştırılan çocuklar ve onların hakları için direnen, eğitim hakkını ve insanca çalışma koşullarını savunan özel sektör öğretmenlerinin mücadelesine de bir selam olsun.
https://ogrencisendikasi.com/assets/reports/rapor-20260505-020343-342d7544.pdf








