Feminist dayanışma, eril tahakkümün toplumdan talep ettiği konforlu bir körlük ve amneziye karşı kurucu bir ortak tanıklık inşa ediyor. Bu tanıklık, yasa tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik kazandırıyor.

Gülistan Doku soruşturmasında gizli tanık ifadeleri üzerine arama yapılan bölge: Tunceli’nin Pertek ilçesine bağlı Koçpınar köyü

Nehir yatağındaki çukur ve donmuş belirsizlik

Agnès Varda Vagabond (Yersiz Yurtsuz)’un açılış sekansında; nehir yatağındaki çukurun içinde donarak ölmüş bir kadın bedenine kamerasını çevirirken arka planda dış ses duyulur: “Kimse onun hakkında bir şey bilmiyordu. Kendiliğinden mi ölmüştü, yoksa öldürülmüş müydü? Beni ilgilendiren, onun buraya nasıl geldiğiydi.”

Türkiye’de şüpheli kadın ölümleri de o nehir yatağındaki sahne gibi sarsıcı, soğuk, ağır ve belirsiz. Yüksekten düştüğü, intihar ettiği ya da kaza geçirdiği iddia edilen kadınların ardından geride kalanlar, sadece yakınlarının kaybıyla sarsılmaz; hakikatin de ellerinden alınışıyla yüzleşmek zorunda bırakılır. Bedriye Doku’nun adliye kapılarında yükselen o çaresiz ve öfkeli çığlığı tam olarak bu belirsizliğin cümleye dökülmüş halidir: “Kızımın kemiklerini istiyorum.”… Hakikat çalındığında, yas da o nehir yatağındaki çukurun içinde, belirsizliğin o ağır felcinde askıda kalır.

Nesnesini arayan uğraş: Adalet bir yas nesnesi midir?

Psikanalitik anlamda yas, kaybedilen nesnenin zihinde tekrar inşa edilme ve bu nesneyle yeniden ilişki kurma sürecidir. Ancak şüpheli kadın ölümlerinde bu inşa süreci, kaybın fiziksel varlığına rağmen hakikatin ya da bedenin yokluğuyla giden o belirsizlik yüzünden daha en başından baltalanmış, nehir yatağında donmuştur.

Şüpheli bir kadın ölümünün ardından geride kalanlar için kayıp nesnesi artık sadece ölen kişi değildir; doğrudan ataerkil sistemin yapısal şiddeti sonucunda kadının gasp edilen yaşam hakkıdır. Sistemin adaletine dair o temel güven duygusudur. Adliyede aranan adalet, soyut bir hukuki terim değil, zihinde o parçalanmış, çalınmış, dağılmış nesneyi yeniden bir araya getirme ve onu onarma, kemiklerini arama uğraşısıdır, yasın da ta kendisidir. Erkek egemen yargı sistemi ve cezasızlık politikaları, sadece kimin yaşayacağına değil; kimin öleceğine, kimin ölümünün “şüpheli” ve takipsiz bırakılacağına karar verir. Kadının yaşam hakkıyla birlikte geride kalanların yas tutma hakkına da el konur. Hangi hayatların yasının tutulabilir olduğu, o hayatların sistem gözündeki değeriyle belirlenir. Tam da bu yüzden; hakikati gizlemek, faili cezasız bırakmak ve ölümü nekropolitik bir sessizliğe gömmek, geride kalanları o belirsiz yasa mahkûm etme girişimidir.

Çöküntüden isyana: Yasın ve öfkenin politikleşmesi

Ataerkil sistemin basın ve yargı yoluyla dayatmaları; adım adım tüm toplumu yani bizi sessiz bir kabullenişe sürüklemeye çalışır. Ortada faili meçhul, delilleri karartılmış, intihar süsü verilmiş bir cinayet şüphesi varken “kabullenmek”, ataerkil sistemin suç ortaklığına rıza göstermektir. Dolayısıyla buradaki yasın libidinal enerjisi yapısal şiddeti üreten sisteme, faile, erkek yargıya doğru olmak durumundadır. Bu öfkenin yarattığı güç; eyleme teşvik eder ve harekete geçirir, diğer öznelliklerle teması ve kolektif yası başlatır.

Ancak bu yönelim; adliye koridorlarında ve mahkeme salonlarında ağır bir engelle, ataerkinin yapısal şiddetiyle yeniden karşılaşır. Geride kalanlar, adalet arayışlarında bile erkek devletin ve kurumların sistematik baskısına maruz kalır. Sistem yakınlara ve adalet isteyen tüm kadınlara bir sınır çizer: “Makbul yas tutma” ve “makbul adalet arayışı.”

Tam da bu sınırın eşiğinde aileler ve kadınlar, kederlerini yaşamaya fırsat bulamadan ataerkinin kurumsal kuşatmasıyla yüz yüze gelir. Erkek egemen sistem, ölen kadının hayatını didiklerken, onun yasını tutanları da “makbuliyet” terazisinde tartar. İşte bu aileler ve mücadele eden tüm kadınlar, bir yandan ataerkinin bu yapısal şiddetiyle ve yıpratıcı sorgularıyla savaşırken, bir yandan da o kör sağır mekanizmaların içinde adalet arayarak zihinlerinde o hakikati, yani ellerinden koparılan nesneyi tekrar ve tekrar oluşturmaya çalışırlar. Dışarıdaki bu vahşi kuşatma, içsel dünyadaki o nesneyi yeniden temsil etme uğraşısına her an yeniden zarar verir.

Tam da bu yüzden, öfkenin politikleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Öfke, içeriye dönüp özneyi tüketecek bir melankoliye izin vermez; aksine eyleme teşvik eder. Oklar faile ve sisteme doğru yöneldiğinde sarsıcı bir güçle harekete geçirir, yalıtılmış odalardan taşarak dayanışma üretir ve o sessiz kederi yırtarak kolektif yası başlatır. Bu öfke, yatıştırılması veya aşılması gereken “geçici bir aşama” ya da klinikte patolojize edilecek yıkıcı bir duygu değildir; aksine, felç edici belirsizliğin, maruz kalınan o eril sorguların ve dayatılan “makbuliyetin” içinden doğan, kurucu ve dönüştürücü bir duygudur. Yasın mekânı artık sadece evdeki o sessiz oda veya mezarlık değildir; yas, adliye koridorlarına, duruşma salonlarına, dava takiplerine, adalet nöbetlerine ve sokaklara, eylemlere taşınır.

Yas süreci; adalet öncesi ve sonrasında farklı şekillerde ilerler. Adalet arayışının uzun, sancılı ve hırpalayıcı dönemi, yas sürecine sonradan eklenen bir dış etken değil, doğrudan bu yasın bir parçasıdır ve o kurucu uğraşıya dahildir.

Eğer adalet arayışı yasın bir formuysa, tam da bu sebeple yas da duygular da politiktir. Şüpheli bir kadın ölümünün ardından ne hissettiğimiz, o öfkeyi nereye yönelttiğimiz, adalet arayışımız, eylemlerde tekrarladığımız, hesap sorduğumuz tüm isimler, hafızamız, bilincimiz ve bilinçdışımız politiktir. Adalet gelene kadar geçen o sancılı süreç, kederin eyleme dönüşmüş halidir. Adalet sağlandığında ise yas bitmez; sadece biçim değiştirir. Hakikat teslim edildiğinde, geride kalanlar nihayet o askıda kalmış, donmuş belirsizlikten sıyrılıp ölen yakınlarını ruhsal dünyalarında hak ettiği yere yerleştirebilecekleri farklı bir yas uğraşısına adım atabilirler. Dolayısıyla adliye önündeki her isyan; o nihai vedayı yapabilme ve zihindeki temsil hakkını geri alma mücadelesidir.

Üç Pano*, bir isyan ve ruhsallıklar arası yas

Zihinlerimizde başlayan ve sokaklara taşan yasların bu diyaloğu; öznelliklerin birbirinin gözünün içine bakarak, kendi iç dünyalarındaki yaraları ve öfkeleri bir diğerinin kederiyle konuşturduğu derin bir bağdır. Tekil bir ruhun tek başına kaldıramayacağı belirsiz bir felç hali, ruhsallıklar arası dolaşım sayesinde kırılır. Şüpheli kadın ölümlerinde yasın mekânı ne sadece ev ne de steril bir terapi odasıdır. Ruh sağlığı uzmanı da artık etik bir tanıktır. Yas meydanlarda, adliye koridorlarında omuz omuza duran, sokaklara dökülmüş kadınların öfkesidir. Adalet çığlıklarını paylaştıkları dijital akışlardadır. Yas coğrafyaları ve sınırları aşar… Suriye’ye, İran’a, Filistin’e ulaşır… Yas her yerdedir…

Biz bugün hâlâ Ebbing, Missouri’de Mildred ile birlikte adalet arıyoruz. Türkiye’de şüpheli kadın ölümlerinin ardından adliye önlerinde barikatları zorlayan anneler, kız kardeşler, kadınlar o üç panoyu her defasında şehrin meydanlarına indirmeye devam ediyor. Sessiz ve uslu kabullenmeyi, ‘makbul yas’ı reddediyor. Bu diyalog hali, kadınları zamanı aşan sarsılmaz bir hafıza ortaklığında birleştiriyor. Feminist dayanışma, eril tahakkümün toplumdan talep ettiği konforlu bir körlük ve amneziye karşı kurucu bir ortak tanıklık inşa ediyor. Bu tanıklık, yasa tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik kazandırıyor.

Nihayetinde bu süreç; yasın bireyselden ruhsallıklar arasına doğru uzanan bir dönüşüm yolculuğudur. Ve bu yolculuğun haritası feminist dayanışmada, sokaktaki isyanda, kurucu öfkede saklıdır; her bir adımı ise Ebbing’in o dilsizliği yırtan panolarıyla örülüdür.

Feminist dayanışma, tam da bu kolektif yası, kamusal hesaplaşmayı ve tanıklığı örgütleyerek kederi yılgınlığa teslim olmaktan kurtarır.

Yasımız; failler bulunana ve sistem hesap verene kadar bir isyandır. Evlerin içinde, sokaklarda ve meydanlarda o panolar inmeyecek; feminist dayanışmamız donmuş nehir yatağını ısıtmaya devam edecektir…

* Üç Pano, Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, yönetmen Martin McDonagh, Mildred rolü ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü’nü alan Frances McDormand, 2017) adlı sinema filminde Mildred karakterinin kızı Angela tecavüz edilerek öldürülür. Yaşadıkları küçük kasabada hiç kimsenin tutuklanmamasına isyan eden Mildred kasabanın çıkışında üç reklam panosu kiralar ve dev panolara yazdırdığı üç basit cümle ile adalet arar.

Kaynaklar

  1. Bolognini, Stefano (2024). Kendilik ve Kendilik Olmayan Arasında Yaşama Dair Akışlar: Ruhsallıklararası. (Çev. C. S. Gürdal). İstanbul: Livera Yayınları.
  2. Boss, Pauline (1999). Ambiguous Loss: Learning to Live with Unresolved Grief. Harvard University Press.
  3. Butler, Judith (2004). Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence. Verso.
  4. Mbembe, Achille (2019). Necropolitics. Duke University Press.
  5. Freud, Sigmund (1917). Mourning and Melancholia.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.