Münevver Karabulut, benim sınıf arkadaşım değildi. Ama sonradan anladım ki benim kız kardeşimdi. Yaşasaydı, yaşıtım kız kardeşim olacaktı. Biz o yıl mezuniyet balosu yapmadık, üniversiteye geçeceğiz diye sevinemedik.

– Çocukken de böyle miydin?

– Nasıl yani?

– Böyle işte, şey…

– Çocukken de değişiktim evet.

Bir barda oturmuş arkadaşlarımla sohbet ederken önüme düşen ve beni 25 yıl öncesine götüren bu sorunun üzerine o kadar çok düşündüm ki içimden taştı. Çocukluğumu ne zaman düşünsem o zamanki “ben”e dönüp kendimi tuhaf, değişik bulurdum. 10 yaşındaki kız çocuğu aklıyla henüz feminizm, kadın hareketi neymiş bilmeden, bir şeylerin benim dışımda zaten “değişik” olduğunu henüz anlamlandırmadan…

Sokakta oğlanlarla oyun oynayan kız arkadaş, okulda ergen bir kız, hiçbir şey yapmazken bir genç kadın olarak aklıma onlarca anı geldi. 18 yaşıma kadar anlayamadığım o “değişik” dünyanın kesitleriydi her biri. Mesela bir gün liseden eve dönerken bindiğim bomboş mahalle otobüsünde hiç yer yokmuşçasına yanıma oturan o adamın uyumak bahanesiyle başını omzuma “düşürmesi”, eliyle dokunması, ses çıkarıp rahatsız olduğumu söyleyince “ne biçim insansın sen” diyerek kalkıp zaten en başından beri oturabileceği birçok boş koltuktan birine geçmesini hatırladım. Hakkını vererek adamla kavga edemediğim için günlerce kendimi yediğimi de hatırladım tabii.

Ya da arkadaşlarımdan Ayla ve bir grup arkadaşımla yürürken arkamızdan gelen kadının Ayla’ya “sen niye erkek gibi yürüyorsun. Bak arkadaşlarına ne kadar hanım yürüyor” demesi geldi aklıma. Hepimiz belki de bu toplumsal normlardan, başka tacizlerden kendimizi korumak için etekli üniformayı değil pantolon giymeyi tercih ediyorduk. Ama demek ki yine de o “değişik” normlardan kaçamıyorduk. Tabii biraz daha geri gittim bunları düşünürken.

10 yaşıma kadar mahallede kız arkadaşım yoktu. O zamana kadar oğlanlarla sokakta top oynayarak, bisiklet binerek, çeşitli ve erkeklere özgülenmiş çocukluklar yaparak hayatımı geçiriyordum. Mahalledeki komşularımızın annesine göre ben “erkek Fatma’ydım”. Ne olduğunu tam anlamıyordum ama iyi bir şey gibi de söylüyorlardı. Sonra kız arkadaşlarım da oldu mahallede. Onlarla da eriğe, duta dalıyorduk tabii, aslında bir sorun yok gibiydi. Bir akşam kızlardan birinin annesi geldi hışımla. “Kız kısmı dediğim akşam ezanında evinde olur, kırar dizini oturur” demişti. Oğlanlarla oynarken hiç böyle bir şey duymamıştım. Yine “değişik” bir şeyler vardı.

Derken öyle bir şeyi anımsadım ki doğrusu bunun olup olmadığına dair şüpheye düştüm. Seher… Bilmem bu satırlar ona dek ulaşır mı? Ulaşırsa, umarım incitmez onu. 9-10 yaşlarındaydık (belki daha büyük, belki daha küçüktük). Seher bir gün okula gelmedi. Ertesi günler de… Öğretmenimiz velilerimize mi söylemişti, nasıl öğrenmiştik bilemiyorum. Seher’in babası, annesini bıçakla… Şimdi dahi sonrasında ne olduğunu söylemekte, anlamakta zorlanıyorum. Seher’i büyükannesi bakmaya başlamıştı. Neden sonra Seher sınıfa döndü. Döndü ama artık o 9-10 yaşında değildi. Yani biz 9-10 yaşındaydık ama o… Benim birkaç sıra arkamdaydı. Seher’in yüzü ve o hali aslında hafızamdan hiç silinmemiş. Meğerse sadece “çocukken de böyle miydim”in cevabını ararken onu bulmamı bekliyormuş.

Seher yıllarca zihnimde susarken, aradan geçen yıllarda birçok kadının yaşam hakkını nasıl savunduğunu da öğrendim; az evvel anlattığım taciz hikayelerinden, her yerdeki eşitsiz yaşama karşılık kız arkadaşlarımızla bilmeden kız kardeşliği kurmamızı da. Mesela yine lise sıralarındayken bir öğretmen, ne olduysa birden “kadınlar aciz varlıklardır, korunmaya muhtaçtırlar” demişti. Diğer kızlarla birlikte o zaman bilebildiğimiz tüm argümanlarımızla ve cesaretimizle ağzının payını vermiştik. “Hoca onu mu demek istedi” deyip erkek dayanışmasının ilk örneklerini gösteren oğlanları da unutmadık tabii. Hoş aynı öğretmenin tek ayrımcılık alanı cinsiyetler değildi. İlk dersinde merhaba dedikten hemen sonra “Bu sınıfta Alevi öğrenci var mı” diye soran da kendisiydi yine…

Derken o lise sıralarında bir şey daha oldu. Bu öyle bir şeydi ki Seher gibi yıllarca zihnimde suskun da kalmayacaktı.

2009. Mart ayındayız. Biz daha 8 Mart’ı, onun coşkusunu bilmezden evvel başka bir şey öğrendik. Okulun önüne geldik ki bir yığın insan, polis… Öğretmenlerimizin yüzü kireç gibi. O sabah alelacele içeri, sınıflara girdik hepimiz.

– Ne oldu?

– Hocalar bir şey söylemiyor.

Koridordan coğrafya öğretmenimiz geçiyor: “Öğrencimizi parça parça etmişler”

“Nasıl yani” diyorum içimden, sınıfa giriyorum. Kübra, “bana telefon versenize Münevver’i arayacağım” diye bağırıyor. Yine soruyorum bu kez korkarak.

– Ne oldu?

– Münevver’i öldürmüşler. Gece çöp konteynerinde bulunmuş. Televizyonlarda o var hep.

Kendimi tuvalete dar attım. Kusmak istedim, midem bulanıyordu.

Münevver Karabulut, benim sınıf arkadaşım değildi. Ama Kübra’yla çok vakit geçirirlerdi bizim sınıfta. Sonradan anladım ki benim kız kardeşimdi. Yaşasaydı, yaşıtım kız kardeşim olacaktı. Biz o yıl mezuniyet balosu yapmadık, üniversiteye geçeceğiz diye sevinemedik. Hâlâ, ne zaman okul yıllığına dönüp baksam kendi sayfamdan evvel Münevver’in sayfasında durup kalırım bir süre.

Sonra üniversiteli oldum. Kadın hareketini, feminizmi, sokak mücadelesini, dayanışmayı ve bir araya gelip aynı dert için mücadele vermeyi öğrendim. 19 yaşımda tıpkı düşüncelerimin içimden taştığı bu yazı gibi yine düşüncelerimin taştığı bir yaz “bir şey daha yapmam lazım” diyerek Mor Çatı’nın kapısını çaldım. O gün bugündür de feminizm, örgütlü mücadeleden ayrılmadım.

Şimdi o bar konuşmasından anlıyorum ki ben aslında çocukluktan beri hep böyleydim. Olup bitenler, dolup taşanlar ve kız kardeşlerim benim ben olmamı sağlamış. Otobüsteki o adam, Ayla’nın yaşadıkları, komşular, öğretmenler, Seher, Münevver… Ben böyle feminizmi seçtim. 8 Mart yaklaşırken de bunları size anlatmak istedim.

Öfkesini mücadeleye, suskunluğunu dayanışmaya çevirebilen kadınlara, Münevver’e, Seher’e…

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.