“Kirli miyim şimdi ben?” diye sorduğum gün, aynı zamanda “kendime bir şey ispatlamak zorunda olmadığımı” öğrendiğim gündü.

HPV’yi duyardım önceleri ama pek de kulak asmazdım doğrusu.
Cinsel yolla bulaşan bir hastalığın bende ne işi olacaktı zaten.
Yine de ellerim titreyerek açtım raporu.
Rahim ağzımda beklenmedik bir yaradan bahsetmişti doktor…
Ya da belki ben aylardır bir terslik hissediyordum da adını koyamıyordum.
Biraz da bu yüzden test vermekten kaçmıyor muydum zaten?
Ve beklemediğim anda yüzüme çarpan o pozitif yazısı…
Belki de bir ömür unutamayacağım o an.
Hayatım yeterince zor değilmiş gibi, içindeki tek pozitif şeyin de bu virüs olmasının trajedisi bir yana;
aldatıldım gerçeği önümde duruyordu, resmi raporla.
Başım dönüyordu.
Nereden, kimden, ne zaman gelmişti?
Kanser miydim şimdi ya da olacak mıydım?
Kimin virüsü sarmıştı bedenimi?
Çok sağlıklı yaşardım ben.
Çok bilinçliydim, hep dikkatliydim.
Neyin karmasını yaşıyordum ki…
İyi bir insan olmak için çabalardım.
Ve bu virüs neden beni seçmişti?
Kirlenmiştim.
Ve kaç zamandır bu kirle yaşadığımı bilmeden.
Kime anlatacaktım?
Nasıl anlatılırdı ki zaten bu?
“Bak ne öğrendim, HPV pozitifim ve muhtemelen kocam bana bulaştırdı” mı diyecektim?
Yirmi yıllık birlikteliğimiz, çocuklarımız, aşkımız, hikâyemiz…
Yalan mıydı hepsi?
Yüzüne vursam mı, yoksa suçlanır mıydım?
İlk ne zaman oldu, ya da kaç zamandır böyle yaşıyorum ben, her şeyden habersiz?
Ölecek miyim yani?
Çocuklarım var.
Üstelik çok gencim.
Ayrıca sağlığıma da çok düşkün değil miydim ben?
Ve evet, garip bir şekilde hiç hastalanmamamla da gurur duyuyordum.
O yüzden mi böyle yıkıcıydı şimdi?
Canım yanıyordu.
Ve hangi yerim daha çok acıyordu, bilmiyordum.
Bir yandan iyileşmek istiyordum,
bir yandan utançla boğuşuyordum,
bir yandan ihaneti sindirmeye çalışıyor,
bir yandan da güçlü görünmeye çalışıyordum.
Aşı olmamıştım.
Tek eşliydim ben; hayatımdaki tek erkek eşim olmuştu zaten—ne gerek vardı ki?
Hiçbir belirtim yoktu.
Hiç siğil görmemiştim.
Kocama da çok güveniyordum.
Ama tuhaf şekilde de hissetmiş gibiydim.
Aylardır da kaçıyordum kontrollerden.
Ve şimdi gerçek, tüm çıplaklığıyla bana bakıyordu.
****
HPV bedenime değil, önce benlik algıma bulaştı benim.
Virüs, hücrelerime değil;
kadınlığıma, temiz olma inancıma, değersizlik korkuma,
suçluluk duyguma yapıştı.
O an bedenim artık bana ait değilmiş gibi hissettim.
Sanki biri bedenime izinsiz girmişti
ve şimdi ben o bedenin içinde hapis kalmıştım.
Çıkamıyordum, çıkışı da bulamıyordum.
Doktor “pozitif” dediğinde,
ben orada “kirlenmiş”i duydum.
İşte o anda bedenimle aramdaki bağ koptu.
Ben orada kayboldum.
O günlerde sadece HPV ile değil,
benlik bütünlüğümle de savaş veriyordum sanki.
Doktorum dedi ki:
“HPV savaşarak yenilmez.
Bir düşman gibi yaklaşmayacağız ona.
Almamız gereken dersleri alacağız önce.
Bu bir bağışıklık meselesi.
Hem genel, hem de lokal.
Genel bağışıklığını yükseltirken,
lokal bağışıklığın olan vajina florana da bakacağız.
Ama merak etme, geçecek.
Uzun bir yol, ama sabırla ilerleyeceğiz.”
İlk defa savaşmayacağım bir şeye teslim olmayı öğreniyordum.
İlk defa bedenime şefkat göstermem gerektiğini öğreniyordum.
Peki sırada ne vardı?
Mikroskopla incelenecekmiş rahim ağzım.
Kolposkopi.
Gerekirse biyopsi.
Sonuçla beraber izlem ve gerekirse tedavi süreci.
Takviyeler…
Her sabah altı tabletle uyanıyordum.
Ve o tabletler sadece virüsle değil, gerçeklikle yüzleşmemi sağlıyordu.
****
HPV bana çok şey öğretti.
Savaşarak bir yere varılamayacağını,
sonra teslimiyeti,
anlayışı…
Tıpkı bağışıklık gibi, bir şeylerin önce içten başlaması gerektiğini.
En önemlisi: kendine şefkati.
Ve o gün,
“Kirli miyim şimdi ben?” diye sorduğum gün,
aynı zamanda
“Kendime bir şey ispatlamak zorunda olmadığımı” öğrendiğim gündü.
Bunları kendime itiraf etmem aylarımı aldı.
Çünkü iyileşmeye inanmak bazen tedaviden uzun sürüyor.
Ama artık şunu biliyorum:
Konuşmazsak geçmiyor.
Konuşursak hafifliyor.
Ve ben artık yalnızca pozitif değilim.
Ben artık bu bedenin, bu hayatın, bu travmanın farkında bir kadınım.
Buradayım.
Biliyorum ki bunu yaşayan pek çok kız kardeşim bu satırları okuyor;
yalnız ve çaresiz hissediyor, kirlenmiş hissediyor, anlatamıyor, utanıyor…
Çünkü utanç insanı izole eder; izolasyon da duyguyu regüle etmeyi zorlaştırır.
Bilginin olmadığı yerde stigma büyür.
Patriyarka virüsü değil, kadını “bulaştırılmış” ilan eder;
mikrop değil ayıp bulaşmış gibi…
Ve çoğu kadın, tıbbi süreç başlamadan önce damgalanmayla baş etmeye çalışır.
Oysa anlam arayışında cevap yanlış yerden bulunursa;
suçluluk gelir, bastırma gelir, ardından inkar…
Bu nedenle HPV çoğu zaman yalnızca biyolojik bir karşılaşma değil,
psikolojik bir yalnızlıktır biraz da.
Yara dokuda olsa da
acı çoğu kez kimliktedir.
Bu yüzdendir ki iyileşme salt dokuya değil,
kadının güven alanına da dokunmalıdır.
Aşı erişilebilir olmalı; talep etmeye bile utanmadan, engel olmadan ulaşılabilmelidir.
Ve kadın—ister hekim ister hasta—HPV konusunda patriyarka ile tek başına yüzleşmek zorunda değil.
Birlikte konuştuğumuzda hafifliyoruz; birbirimizin elini tuttuğumuzda güçleniyoruz.
Bu yüzden HPV, her iki cinsi de etkileyen bir enfeksiyon olsa da, kadınlar için aynı zamanda bir eşitlik ve sağlık hakkı meselesidir.
Ve geçiyor. Geçmez sanılan HPV bile geçiyor.
Bedenini sevmeye başladığında, virüs de seninle dönüşüyor.
Bir yerden sonra virüsü yenmek sadece bir sonuç oluyor;
Asıl iyileşme, insanın bedenini yeniden ev gibi hissettiği anda başlıyor.
* Bu yazı, bir jinekolog doktorun kişisel/mesleki deneyim anlatısıdır; tıbbi kararlar kişi özelinde değerlendirilir.
** HPV pozitifliği kanser demek değildir; ancak düzenli takip edilmediğinde riskli bir yola dönüşebilir. Bu nedenle korkuyla değil, bilgiyle ve düzenli kontrollerle ilerlemek gerekir. Aşı, bariyer korunma ve düzenli tarama programları HPV ile ilişkili riskleri azaltmada önemlidir.








