Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN), geçtiğimiz ekim ayında “Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Tekstil Sektöründe Kadın Emeği ve Sendikal Algı Raporu” çıkardı. Adana, Adıyaman, Gaziantep, Malatya ve Şanlıurfa illerini kapsayan araştırma; tekstil sektöründe kadın emeğinin görünümü, uluslararası tedarik zincirlerinde nasıl ucuz ve güvencesiz bir emek haline geldiği, fason, taşeron ve üretimin Mısır gibi ülkelere kaymasıyla sermayenin sorumluluğunun nasıl perdelendiği ve markalar tarafından ‘adil üretim’ diye paketlendiği, burada kadınların neler yaşadıkları ve sendikalardan ne bekledikleri üzerine derinlikli düşünme imkanı sunuyor. Tüm bunları ve fazlasını konuşmak için BİRTEK-SEN’den Bahar Kılınç ve Halime Sancak ile bir söyleşi yaptık. Biz bu söyleşiye hazırlandığımız sırada Tokat’ta Şık Makas direnişi başladı, Dilovası’nda ise Ravive Kozmetik’te çok benzer tedarik ilişkileri içerisinde bir katliam oldu. Rapor ile beraber Şık Makas’ı ve Ravive’deki gibi katliamları ortaya çıkaran koşulları Bahar ve Halime’yle Çatlak Zemin olarak konuştuk.

Önce bir sizi tanıyarak başlayalım mı? Kendinizi tanıtır mısınız?
Halime: Ben BİRTEK-SEN’de Malatya il temsilcisiyim. Yaklaşık iki yıl oldu burada çalışmaya başlayalı. Öncesinde de bir buçuk yıl gönüllü bir şekilde çalıştım. Hem fabrikada aktif işçiyken hem de sonrasında, depremden sonra altı ay gönüllü çalıştım. BİRTEK-SEN’den önce TEKSİF sendikasında örgütlü bir işçiydim.
Bahar: Ben de BİRTEK-SEN’in danışma kurulu üyesiyim. Danışma kurulu üyeleri olarak bu sendikanın uluslararası stratejilerini oluşturmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda Avrupa temsilcisiyim. Diğer yandan araştırmacı da olduğum için, Araknea Research Initiative adlı kendi kurduğumuz bir araştırma merkezinde küresel tedarik zincirlerinde çalışma standartlarıyla alakalı araştırma yapıyoruz. Halime bizim sahamızı yapanlardan biriydi. Ben de raporu yazanlardan biri olarak ekibe katıldım.
Çok memnun olduk tekrar. Bugünlerde feministler Dilovası’na gitti. Sizinle şimdi tekstil sektörü üzerinden uluslararası tedarik zincirlerine dair konuşacağız. Görüyoruz ki aynı Zara, Dilovası’nda bir parfüm deposunda da var. Taşeronun da alt taşeronu olan yerlerin nasıl işlediği, denetimden ve cezai sorumluluktan nasıl kaçıldığı üzerine düşündürüyor. Siz de BİRTEK-SEN olarak yakın zamanda “Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Tekstil Sektöründe Kadın Emeği ve Sendikal Algı Raporu” çıkardınız. Öncelikle, bu araştırmayı yapmaya neden ihtiyaç duydunuz?
Bahar: Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kültürel ve politik dokusu sebebiyle genelde AKP ile ilişkili olan fabrikalar var. Özak Tekstil böyleydi örneğin. Dolayısıyla eğer devlet eliyle sendikalaştırılmıyorlarsa buralarda sendikalaşmak oldukça zor. Diğer yandan bu bölgede kadın istihdamının artışıyla ilgili hep bir olumlu söylem üretiliyor ama araştırmamızda gördük ki aslında durum öyle olumlu değil. Buralardaki kadınların neler yaşadığının doğrudan onların dillerinden konuşulması lazım gibi bir derdimiz vardı. İlk başta sendika biz kendi yol haritamızı çizmek için bakalım diye başladı, ama sonra baktık ki veri sendikanın kendi stratejisini oluşturmasından fazlasını söylüyor. Bunu bu bölgenin haritasını çıkarmak için kullanalım dedik.
Önsözde “görünmez kadın emeği haritasından” ve “bu raporun kendisinin de görünmez kılınmış bir emeğin ürünü” olduğundan söz ediyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?
Bahar: Görünmez kadın emeğiyle, bizim “yeniden üretim emeği” dediğimiz emekle üretim emeği çok iç içe aslında kadınlar için. Küresel tedarik zincirleri boyunca da çok iç içe geçen bir emek bu. Biz kadın işçilerle konuşurken evlerinde verdikleri emeği göz ardı etmemeye çalıştık. Bunu sürekli üretim emeğinin bir parçası olarak kayda geçirmeyi önemsedik. Karşılaştığımız tablo da şöyle oldu: Biz yeniden üretim emeğinin adil olmayan biçimde cinsiyetlendirilmesine karşıyız, diğer yandan burada mevcut yapı ve sistemde kadınların herhangi bir bakım emeğini dahi yerine getiremeyecek çalışma koşulları içinde olduğunu gördük. Buna dair kendi iç çözümlerini ürettiklerini gördük. Evet, bu görünmeyen kadın emeği haritasını çıkarmak istedik, çünkü erkek işçilere nazaran daha derinleşen ve ağırlaşan bir tablo olduğunu tahmin ediyorduk. O karşımıza çıktı. Çalışmamız görünmez kalmış bir emeğin ürünü derken de şunu kast ettik: Bu çalışma, veri analistimiz dışında tamamen kadınlar tarafından yapılan bir araştırma oldu. Hepimiz bunu yaparken bir görünmeyen emek mefhumunun çok farkındaydık ve kendimiz de bunu icra ettik. Örneğin Halime ile araştırma sorularını biçimlendirirken yaptığımız toplantılarda Halime bir yandan da yemek yapıyordu çünkü bakım emeği hiç bitmiyor ve hepimiz bu şekilde yazdık bu raporu. Diğer yandan da Türkiye’de sendikal hareket içerisinde kadın görünümü oldukça az. Ve biz hep arka planda aslında yapıyoruz çalışmalarımızı. Biraz da bunu ima etmek istedik.
Halime: Ben de önce neden bu rapora ihtiyaç duyulduğundan başlayayım. Ben buraya ilk geldiğimde Mehmet Türkmen’e işçilerin sendikalardaki erkekler tarafından ne kadar çok tacize uğradığını söylemiştim. Bunu kadın işçi kimliğimle söylüyorum. Bana “Örgütlenme uzmanları tarafından mı?” diye sormuştu. Cevap evet, çünkü onlar da erkek. Mesela bir örnekte beş-altı erkek vardı, biri asılırken diğerleri gözlüyor, sendikacılar da alkışlıyor ve kadını korumuyordu. Halbuki kadın sendikalaşmak için oraya gidiyor, yasal bir süreç var aslında ve sendika da çatı olduğunu iddia ediyor. Ama orada kadının çatısı değil. Mevzu tam da o, erkeğin çatısı oluyor. Bunu çok dillendirmiştik ve kadınların bunun için sendikalarda yer almadığını söylemiştik. Ben de mesela işçiler tarafından taciz edildim ama örgütler buna karşı bir şey yapmadı. Ancak eşimin müdahalesiyle olumlu bir sonuç aldım. Eşim o gün bana destek çıkmasaydı, bugün ben bir sendikada yer alamayacaktım. Bir fabrikada da, bir sendikanın çalışması içinde de örgütlü olmayacaktım. Bu korkunç bir şey. Kadının bütün hayatı yine bir erkeğin iki dudağının arasında kalıyor. Bu çok dillendirildi: Sendikada kadın yok, tek kadın benim, başkası yok. Acaba niye?
Yine mesela İstanbul’da katıldığımız büyük bir basın toplantısı vardı, orada bir sendikanın şube başkanı kürsüye çıktığında elini kürsüye koyup, “Biz kadınları örgütleyemiyoruz. Kadınla konuşuyoruz olmuyor, babasına gidiyoruz, kardeşine gidiyoruz, anasına gidiyoruz, kocasına gidiyoruz, olmuyor.” demişti. Bu beni çıldırtmıştı. “Kadın örgütlenmek istemiyor değil. Örgütlenmesine siz müsaade etmiyorsunuz. Sendikaların dönüp kendini görmesi lazım,” demiştim. Bugün de yine aynı cevabı veririm. Bizim sendikalı arkadaşlarımız da vardı o toplantıda. Bu konu artık gündem olan, konuşulmaya başlanan bir konuydu. “Bizim de artık bir rotamız olmalı. Kadınlar niye sendikaya gelmiyor. Yönetimde neden yer almak istemiyor? Bu mevzu ne? İçerideki mevzu ne?” demiştik. Kadınlar eğer örgütleniyorsa, bunu tam da işçi ağzından söylüyorum, kadın fabrikada örgütlendiği zaman asla geri adım atmıyor. O kadar dik duruyor ve bunu sonuna kadar götürüyor. Ama o kadar çok zorunlu işi var ki, işte çoluğu, çocuğu, yemeği, bulaşığı, akrabası, komşusu… Görünmez emeğin tamamı kadının üstüne kalıyor ve hiçbiri de sorgulanmıyor. Sanki zaten kadının asli görevi. Zaten tamamı onda. Nasılsa yapacak. Biz bunu gün yüzüne çıkarmak istedik. Kadınlar bunun da bilinmesini istiyor. O feryat da var kadında. Beni gör, beni duy diyor. O sorunu meydana çıkardık.
Kaç kişiyle görüştünüz raporda? Bir anket görüşmesi ne kadar sürüyordu?
Bahar: 116 kişiyle yüz yüze anket görüşmesi yapıldı. Görünmeyen emeğin haritası burada da kendini gösteriyor. Sahayı yapan arkadaşlar bu kadınlarla 18 saat, 14 saat, 16 saatlik mesailerin sonunda görüştü. Görüşmeler sırasında kadınlar kocaları tarafından telefonla aranarak rahatsız ediliyordu ya da ev işleri kendilerine hatırlatılıyordu. Kadınlar başka yerde dile getirse işten çıkarılma tehdidiyle karşılacakları sorulara yanıt verdiler. Bu yüzden bu 116 çok değerli bir sayı. Zaten anket sorularının da hepsi evet hayır soruları değildi. Açık uçlu, ayrıntılı sorulardı. Ek olarak biz de dokuz ayrı kadınla derinlemesine görüşme, avukat, akademisyen, sahayı yapan dört kişiyle de uzman görüşmesi yaptık.
Halime: Bir tane görüşmenin iki gün sürdüğünü biliyorum. Bölünüyor yani. Tam konuşuyoruz “Hadi eve, çocuk ağlıyor, kapat şunu” diye bağırıyor adam arkadan. Yemin ederim ben korktum. Kadına başka zaman yaparız dedim. Bir kadın işyerinde öğle arasında girdi, utanıp sıkılıyor, özür diliyor. Bir kadın eşinin ailesinin misafirleri gelecek diye yarım bırakmak zorunda kaldı. Benim görüştüğüm dört-beş kadın var böyle iki-üç günde bölüp bölüp yaptığım. Kadın her şeyle aynı anda ilgilenmek zorunda. Erkek ise eve geldiğinde yorulmuştur, ne yapalım, o yoruluyor.
Bahar: Görünmez kılınmış bir emeğin ürünü dediğimiz şey aslında tam olarak bu. Biz anket soruları için görüştüğümüzde Halime “Ben bluetooth kulaklığı sadece bunun için aldım. Bluetooth kulaklığı takıyorum. Bir yandan yemek yapıyorum. Bir yandan çocukla ilgileniyorum. Bir yandan toplantı yapıyorum,” demişti.

BİRTEK-SEN’in çalıştığı alan, genel olarak nasıl bir alan, biraz tarifleyebilir misiniz? Esasen ne gibi fabrikalarda örgütleniyorsunuz? Buralarda çalışan kadınlar, nasıl kadınlar? “Çoğu ilk defa işe girmiş genç kadınlar” diyorsunuz mesela raporda. Bu durumu ortaya çıkaran koşulları (ücretli-ücretsiz emek açısından) ve sonucunda oluşan işçi profilini biraz anlatır mısınız?
Halime: Sendikanın genel verilerine bakarsak genel üye sayısının en çok olduğu il Antep. Sonra Malatya, ardından da Urfa geliyor. Ama en çok kadın üyenin olduğu yer Malatya’ydı. En çok kadının sendikayla iletişimde olduğu şehir de yine Malatya. Grevden sonra Tokat’tan da çok üyemiz oldu, kadın sayısı olarak şu an birinci sırada Tokat. Malatya iki oldu, Urfa üç. Raporda Urfa’nın kadın sayısı daha yüksek gözüküyor ama aslında Malatya’da kadın işçi potansiyeli daha yüksek.
Genç kadınlar dediğimiz şöyle oluyor, lise okuyor, bir dönem kararsız kalıyor, bırakıyor okulu. O dönemde çalışıyor, para kazanıyor. Sonra genç kadınlar bu bana ait bir hayat değil diyor, ya üniversiteye gitmeye karar veriyor ya da kurtuluş yolu olarak evlenmeyi tercih ediyor. İş hayatından geri çekiliyor bu şekilde. Sonra çocuk oluyor, büyüyor, okula başlıyorlar, o sırada asgari ücretin darboğazlı ailelerde yarattığı ekonomik yıkım ortaya çıkıyor. Kadın tekrar işe dönmek zorunda kalıyor. Sadece rapora dayalı değil, benim konuştuğum pek çok kadın böyle söylüyor. Kadınlar çok çalışmak istediğinden değil, gerçekten yetmediğinden bu koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Yoksa evde nasıl bir yük olduğunu onlar da çok iyi biliyor.
Bahar: Halime’nin tarif ettiği şey M grafiği. Bu literatürde de yer alan bir grafik. Tıpkı tarif ettiği gibi kadınlar evlenmeden önce çalışma hayatına giriyorlar. Evlendiklerinde çocuk bakımıyla beraber istihdamdan ayrılıyorlar, yaşları ilerledikçe ekonomik zorunluluktan dolayı istihdama geri dönüyorlar. Çocukların büyümesiyle yani kreş yaşına gelmesiyle veya kırk yaş dolaylarında kadınların tekrar istihdama dönmesi literatürde de var zaten. Bu evrim genelde de görülüyor, bizim çalışmamızda da görülüyor. Bizde grafik önce yukarı çıkıyor. Aşağı düşmeyi de görüyoruz. Ama tekrar yukarıya çıkarken böyle yan yatıyor, dimdik çıkmıyor, çünkü bölgede ciddi bir yaş ayrımcılığı da var. M grafiğine göre yirmilerdeki sirkülasyonu biz kırklarda da görmeliyiz. Orada da ciddi yükselme olmalı ama göremiyoruz. Bu da şundan kaynaklanıyor: Genç kadınlar daha kolay yönetilebilir olduğu için daha fazla tercih ediliyor. Orta yaşlı kadınlar daha bilinçli artık. Daha önce çalışmışlar, ayrılmışlar, hakları hakkında daha fazla fikre sahipler. Bu sebeple yaş ayrımcılığı yapılıyor. Kadınlar genel olarak istihdamda daha kolay yönetilebilir bir grup olarak görülüyor ve bu sebeple ustabaşları ve patronlar tarafından tercih ediliyorlar, istihdamları biraz bu yüzden de artıyor. Kadınların daha kolay yönetilmesi konusu mobbing süreçlerinde de karşımıza çıkıyor. Genç kadınların özellikle taciz algıları daha düşük. Haklarına dair algıları daha düşük. Bu yüzden de genç kadınlar ihlalleri belirtirken de mesela daha çok zorlanıyorlar.
Bölgede kadınların büyük çoğunluğu evli ama biz araştırmamızda kadınlara “evli misiniz, değil misiniz?” diye ayrıca sorup analiz etmedik. İşçilerin pozisyon dağılımına baktığımızda dört kadından biri kalite kontrolde çalışıyor. Bununla ilgili de bizim işte uzman görüşmelerimizden birini yaptığımız Halime, “Çünkü kadınlar daha dikkatli.” demişti. Mesela Baykan Denim’de çalışan kadın işçilerin günlük kontrol sayıları zaman zaman 700’e kadar çıkıyor ki günde 700 inanılmaz yoğun bir çalışma sistemi demek.
Halime: Kadınlar erkeklere göre daha çok iş kalemi de yapabiliyorlar. Örneğin erkeğin tekstilde yapacağı toplamda altı-yedi parça iş varsa kadın 11-12 farklı iş yapabiliyor.
Bahar: Burada şöyle bir şey de var. Tekstil sektöründeki dijitalleşme ve otomasyon süreçleri çalışma koşullarını iyi etkilemek yerine kötü etkiledi. Kadınların ve erkeklerin aynı işleri eşit şekilde yapabilmesini sağladı ama bu liyakate dayalı ücret artışını sağlamadı. Aksine işçi sirkülasyonunu kolaylaştırdığı için, işçi yeri değiştirilebilir bir unsur olduğu için ücretleri baskıladı. Aynı zamanda kadınlar psikolojik olarak daha yönetilebilir görüldükleri için daha kolay tercih edilmeye başlandı. Bugün tabii ki de hâlâ erkekler kadınlardan daha fazla istihdamda yer alıyor. Kadın sayısı artış gösteriyor ama çalışma koşullarında bir iyileşme yok. 2012’de eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan bir açıklamasında “Türkiye’de kadın istihdamını Bangladeş haline getireceğiz. Bangladeşleştireceğiz.” dedi. Bu bizim raporumuzda da yazıyor. Gerçekten de Türkiye’yi Bangladeş haline getiriyor ama çalışma koşulları açısından.
Peki kadınların liseden itibaren çalışmaya başlaması, sonra evlenince işgücünden ayrılması ve bir süre sonra geri dönmesine dair tespitinizden yola çıkarak, kadınların işçileşebilmek için evlenme yaşını yukarı çektiğini söylemek mümkün mü? Yani çalışmak zorunda olmak ve evlenmeyi ertelemek arasında bir bağ var mı?
Halime: Raporda buna dair bir şey yok ama kadınlar konuşurken şöyle bir şey ortaya çıkıyor: Aslında Malatya’da bence evlilik yaşı yüksek, aşağılarda bir yerde değil. Yaklaşık 25-30 yaş arası. Genç kadınlar ile konuşurken “Ya ikimiz de çalışacağız ya da muhakkak bir evinin olması lazım.” diyorlar. Yani kira olmamalı, erkeğin bir evinin olması gerektiğini düşünüyorlar, çünkü başka türlü geçinemiyorlar. Burada kiralar 15 binden başlıyor. 15 bin kiraya verirken, genç bir kadın evlendiğinde sadece adamın maaşıyla geçinemiyorlar. O zaman da ne oluyor? Genelde iş arkadaşlarıyla evleniyorlar. İşten ayrılıyor, tazminatla borçlar kapanıyor, sonra farklı bir fabrikada ya da sektörde yine iş başı yapıp çocuğun doğumuyla beraber yine geri çekiliyor. Bir-iki yıl çocuğa bakıyor, kreşe verip tekrar işe dönüyor. Böyle bir durum var.
Bahar: Türkiye Avrupa’yı biraz geriden takip ediyor. Avrupalı kadınlar 90’larda zaten evlilik grevine, yeniden üretim grevine başlamıştı. Yani kadınlar “Hem çalışıyoruz, hem evin işini yapıyoruz. Yok artık!” diyerek bir grev başlattılar ve doğum oranlarını azalttılar. Türkiye bu trendi geriden de olsa takip ediyor. Bunun üzerinden LGBTİ+ ve feminist harekete yönelik saldırı başlatmak da aslında tamamen sağ politikanın ortalığı karıştırmak için yaptığı bir şey.
Biraz önce Bangladeşleşmeden bahsettiniz. Kadınların da daha kolay yönetilebilir bir işgücü olarak görüldüğünü söylediniz. Tekstilde kadın işçi oranı niye bu kadar yüksek? Tekstil Türkiye ekonomisinin taşıyıcı kolonu olarak görülüyor. Türkiye küresel ucuz işgücü rekabetiyle baş edemediği için mi kadınları tekstil alanına çekiyor? Bangladeşleşme böyle bir şey mi?
Bahar: Zafer Çağlayan biz kadın istihdamını artıracağız demişti. Göreceksiniz Bangladeş’te de artmıştı, biz de tekstil sektörü üzerinden arttıracağız demişti. Evet, tekstil sektörü, üretim sektörleri içerisinde kadın istihdamının en yüksek olduğu sektör. Bunun bir sebebi tekstilde dijitalleşme. Araçlar dijitalleştikçe, aletler erkekler kadar kadınların da kolay kullanabileceği hale dönüştü. İşler ciddi bir eğitim almadan yapılabiliyor, böylece kadınlar ucuz işgücü olarak tutuldular. Türkiye’deki ücretleri aşağıda tutmak için akın akın bu işlere alınıyorlar. 2018 dönemindeki krizlerde Türkiye’nin batmamasını sağlayan şey göçmen emeği olmuştu. Şimdi de Türkiye’den tekstil sektörünün taşınması söz konusu. Yani bu bel kemiği dediğimiz sektör, Türkiye’de bitirilmek isteniyor bir yandan da.
Şık Makas’a bakalım. Şık Makas, geçen sene en çok kâr eden 500 şirket arasındaydı. Adamlar kâr ediyor, listelere giriyorlar ama “zarar ediyoruz” açıklamaları yaparak, artan işgücü maliyetlerini bahane ederek, daha fazla kâr elde etme isteğiyle, daha ucuz işgücünün olduğu ülkelere gitmek istiyorlar. Örneğin Mısır. Muhtelemen Suriye’nin yeniden yapılandırılmasıyla beraber Suriye’de de göreceğiz önümüzdeki yıllarda. Biz şu an Mısır’ı çok konuşuyoruz. Şık Makas da gitti Mısır’a açtı ama Suriye’de ortalık biraz toparlandığında orası da başka bir merkez olacak belki de. Çünkü Türkiye’ye çok yakın. Bangladeşleşme meselesindeki ironiyi şöyle görüyorum: Koşulları tam olarak oraya getirdiler. Zafer Çağlayan bu açıklamayı 2012’de yapıyor. 2013’te Rana Plaza katliamı gerçekleşiyor. Bangladeş’te tekstil üretiminin yapıldığı bir plaza çöküyor. 1200’den fazla insan ölüyor. Biz de 2025’te Bangladeş’ten çok farklı olmayan çalışma koşullarını gözlemliyoruz tekstil sektöründe. Almanya’da bir konferansa katıldık, birkaç sendika ile görüştük. Türkiye’deki koşulları anlattığımızda “Aa Bangladeş gibi,” diyorlar. Evet Bangladeş gibi. Türkiye’de işte iş hukuku var ama bitti. Tazminatlar var ama bitti. Şık Makas’ta 700’den fazla insan tazminatlarını alamadan işten atıldı. Bizim yeterli olmadığını söylediğimiz bütün kazanımlar teker teker çiğneniyor ve geriye atılıyor. Bu sektörün de taşınmasıyla öyle büyük bir sıkıntı doğacak ki. Üretim alanının taşınmasıyla üç milyon işçinin işsiz kalması söz konusu. Ne olacak sonra? Tokat’ta kadınların iş bulabildiği tek yer Şık Makas’tı. Tokat’taki kadınlar, “Başka bir yer yok bizim kadınlar olarak bu şehirde çalışabileceğimiz,” diyorlardı. Ve şimdi bu fabrika gidiyor. Hani mevcut çalışma koşulları kötünün de kötüsü ama ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumu burada da baş gösteriyor.
Halime: Ben de Tokat’ta sokakta kadınlarla kaldım. Broşür dağıtıp halkla konuştuk. Bir esnafa “Siz işçilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye sordum. Ne olacak bu işin hali derken o adam şöyle bir şey söylemişti: “Ne olacak ya? Böyle şeyler insanın başına gelebilir. Adam zarar ediyormuş. Birkaç ay dişlerini sıksalar.” Ben de “Sıktılar zaten. Üç ay sıkmışlar. Son bir yıl boyunca defalarca bu oldu. Bir yılın sonunda üç aydır maaşları yatırılmayınca böyle oldu.” dedim. O da “İnsan halidir. Sonuçta o adam burada bir ekonomik kaynak. O adam olmasa bu kadar insan işsiz kalıyor. Ben işçileri haksız buluyorum,” dedi. Ben de ona şöyle söyledim: “Örneğin bu işçi geldi sizden bir mont aldı. Dedi ki, ya kardeş benim maaşım içeride. Ben patronu idare ediyorum. Ama benim monta da ihtiyacım var. Verecek misin?” Güldü. “Vermem tabii,” dedi. O zaman dedim ne istiyorsun? Grev alanında bir kadın vardı. Şunu söylüyordu: “Ben üç çocuk annesiyim ve ben üç aydır kira ödeyemiyorum. Biz evde bildiğiniz açız ya” dedi. Ben ağladım. Hepimiz ağladık alanda. Bir başkası ablasını bir gün önce gömüyor. Taziye evini bırakıp greve erkek kardeşine desteğe gelmiş. Ayakta zor duruyordu. Gittim konuştum, teselli ettim, sarıldım, ağladım. Şimdi bunlar, orada gözükmeyen şeyler. Gözükse bile uzaktan bakılıp ya evet böyle şeyler de oluyor denilip geçiliyor ama gerçekten insanların yaşamlarını zora sokan şeyler yaşanıyor tekstilde.
Bahar: Tokat’a gidip etkilenmemek çok zor. Biz raporu yayınlamadan Şık Makas patladı. Gerçekten çok dehşet bir durum yaşanıyor. Bir yandan Dilovası’nı duyuyoruz. Sakin kalmak çok zor. Dilovası demişken de değinmek gerekiyor. Bu göz göre göre geliyorum diyen bir olay kesinlikle. Malatya’da da depremden sonra artçılar devam ederken yine bir artçı deprem sırasında patronlar kapıları kilitledi işçiler dışarı çıkmasın diye ve üretimi devam ettirdiler. Sahada kadınlara yangın, deprem gibi afetler karşısında işyerlerindeki güvenlik önlemlerinin olup olmadığını sorduğumuzda kadınların yalnızca %34,8’i “var” dedi. Kalanı ya “yok” diyor ya da çok yetersiz olduğunu söylüyor. Oradaki de Zara, buradaki de Zara. Inditex grubu zaten bizim başımızın belası.
Kadın emeği ucuz diyoruz ya, asgari ücretin üzerinde alan var mıydı hiç görüşmelerinizde?
Bahar: Çok az. Zaten bu da araştırmamızda ortaya koyduğumuz bir şey. Bir sürü markanın üretiminin yapıldığı bir bölge ve hiçbirinde asgarinin üzerinde ücret yok. 10 yıl çalışsa da bu böyle, iki yıl çalışsa da böyle, altı ay önce işe başlamış olsa da bu böyle. Kalitede de çalışsa, makinede de çalışsa, temizlikte de çalışsa. Yani ne liyakat, ne pozisyon, ne de çalıştığı süre, hiçbir şey maaşları etkileyemiyor. Türkiye’de asgari ücret genel ücret haline geldi. Buralarda erkek ücretleriyle kadın ücretleri arasında da bir fark yaratacak durum yok. Bunu da sorduk. Hepsi asgari, erkeğe daha fazla vermek de yok. En aşağıda eşitleniyor insanlar.
Halime: Tekstilde şöyle bir şey var ama: Hazır giyimde ücretler böyle. Ancak tekstilin farklı alanları var. İplik fabrikası, deri, çanta, ayakkabı fabrikalarında ücretler biraz farklı olabiliyor ve oralarda yüzde 80-90 erkekler çalışıyor. Malatya’da 28 bin ortalama ücretler ve kadın ağırlıklı. Antep’te daha yüksek, 35 binden başlıyor vasıfsız eleman maaşları ve erkekler daha yoğun. Ama bu da oradaki grev ve mücadelelerle kazanıldı.

Bahar: Bir de hazır giyimde fazla mesai meselesi var. Fazla mesai iki şekilde zorunlu hale gelmiş. Birincisi, ücret burada çok düşük olduğu için insanlar fazla mesaiden gelecek gelire ihtiyaç duyuyor ve kabul etmek zorunda kalıyorlar. Diğer yandan %74 oranında kadın fazla mesaiyi reddedemediğini söyledi. Reddederseniz ne oluyor dedik? Mobbing, hakaret, zorlama. Zorlama şu demek: iş yerinde daha kötü pozisyonlara sürüklenme. Tuvalet temizliği gibi. Daha ağır işlere sürükleniyor, hakarete uğruyor veya “Kapı orada. Çık git,” gibi söylemlerle karşılaşıyorlar. Mesela düğünü olan bir kadına fazla mesai izni evlenmeden sadece iki saat önce veriliyor. İzin de değil yani fazla mesai yapmama hakkı. Erkeklere ise kadınlar kadar kolay bağıramıyorlar. Kadınlar kadar kolay mobbing uygulayamıyorlar, çünkü bir yerde o tokadı yiyebilir ustabaşı belki orada. Erkeğin onurunu çiğneyemiyor kolay kolay ama kadına bağırmak serbest. Düğünü olan kadına “Akşam sekize kadar burada kal çalış, ondaki düğüne yetişirsin” deniyor. İki saat veriliyor bu kadına hazırlanması için. Sağlıklı bir yaşam söz konusu mu günde 14 saat çalışılan bir ortamda? Kadın için de erkek için de. Ama kadının fazla mesaisine niye daha fazla odaklanıyoruz? Erkek çalışıyor, eve gidiyor, yatıyor. Kadın aynı zamanda ev işiyle meşgul ve peki ne oluyor bu kadının ev işini yapacak durumu olmadığında? Yeniden üretim emeğinin yedek ordusu diye bir tabir var. Kadınların çocuklarına ya çocukların ablaları bakıyor ya da kendi anneleri, kayınvalideleri, kardeşleri, komşuları bakıyor.
Raporda çokça uluslararası tedarik zincirlerinden bahsediyorsunuz. Bu anlattığınız koşullarda kadın emeğinin sömürülmesiyle uluslararası tedarik zincirleri arasında nasıl bir bağ var?
Bahar: Kadının yeniden üretim emeği, üretim maliyetlerinin dışsallaştırılması sürecinde çok önemli bir rol oynuyor. Erkeğin, ailenin, bütün üretim emekçilerinin emeklerinin yeniden üretilmesini sağlayan, gelecek işçilerin yetiştirilmesinde rol oynayan, yani markanın 20 yıl sonraki işçisini de yetiştiren yine o kadın işçi. Üretim emeği ile iç içe geçerek yeniden üretim emeği de küreselleşiyor ve kadınlar sadece korkunç olan ortalama 14 saatlerini değil, aslında bir ömürlerini o markanın devamlılığı için sarf ediyorlar. Bu araştırma, biraz karşılaştırma niteliği görsün diye küçük ölçekli atölyelerde de yapılsa da (özellikle Adana’da), yoğunluklu olarak büyük ve orta ölçekli fabrikaları hedefledi, çünkü buralarda küresel markaların birinci fasonu. Bu markaların kurumsal sosyal sorumluluk, etik kodları var. Biz ne kadar da iyi üretim yapıyoruz, denetim yapıyoruz diyorlar. Sadece üretimin yapıldığı ülke tarafından değil, aynı zamanda marka tarafından da denetlendiği iddia edilen çalışma koşulları var. Bu yüzden de özellikle küresel tedarik zincirlerinin markalarına üretim yapan fabrikalara odaklandık ve raporun başında bir küresel tedarik zinciri şeması çıkardık. Bu şemada 20-30 marka var ve bir markanın üç ayrı fabrikaya üretim yaptırdığını görüyoruz. Birbiriyle iç içe geçmiş, karışmış bir üretim zinciri ilişkisi söz konusu. Parçalanmış, bölünmüş kendini olabildiğince gizlemeye çalışan bir yapı bu. Markalar şeffaf olduklarını söylüyor ama biz fabrikaların hangi markaya üretim yaptığını fabrikaların kendi sitelerinden değil ancak işçilere sorarak öğrenebiliyoruz. Bu yüzden de araştırma sırasında, bazı yerlerde, fabrika belli bir markaya üretim yaptığını söylemiyor ama işçi söylüyorsa, işçinin söylediğini esas aldık tabii ki.
Dilovası’nda da benzer şekilde, kimlerin Ravive Kozmetik’ten dolum yaptığı, ancak işçilerin söylemesiyle öğrenildi. Yoksa hiçbir yerde izi sürülemiyor anladığımız kadarıyla?
Bahar: İşçi kime üretim yaptığını biliyor. Özellikle de sendikalar, yani örgütlenme aracılığıyla bilinçlendiklerinde küresel tedarik zincirlerindeki kendi rollerini fark ettiklerinde, işçi bu ilişkileri kendisi için bir kaldıraç olarak kullanabilme kapasitesine sahip. Bu yüzden de biz işçilere sorduk. Kendimiz araştırıp karşılaştırmalar da yaptık tabii ama bu karşılaştırmaların eşleşmediği yerlerde işçinin sözünü esas aldık prensip olarak.
Küresel çalışma standartları bakımından bu tedarik zinciri dediğimiz yapı, örgütlü bir suç ilişkisi. Bir işçinin çalışma koşullarının ihlalini patron gerçekleştiriyor, denetimciler göz yumuyor. Markalar zaten bu ihlaller aracılığıyla elde edilen kârdan dolayı o patronla anlaşma imzalıyor. Biz işçilere denetimlerin yapılıp yapılmadığını sorduk. Yüzde 90’ın üzerinde kadından denetimlerin yapıldığı yanıtını aldık ama denetimlerden önce ortalık temizleniyor, iş güvenliği uygulamalarına göstermelik bir çeki düzen veriliyor. İşçilere de ne söyleyecekleri ile ilgili koçluk veriliyor. Bir kadın işçi “Fabrikada ben beş yıldır çalışıyorum, ne tesadüf ki denetimci bir kere bile benimle konuşmadı” dedi. Aynı zamanda işçilere “Denetimlerden sonra bir değişim gözlemlediniz mi?” diye sorduk. Sadece bir ya da iki işçi iyi bir şeyler oldu dedi. Yani bu denetimler tamamen göstermelik.
Bizim Türkiye’de otoriter rejim problemimiz var. Hükümet grevleri yasaklıyor. Bir şekilde hukuk sistemini ele geçirdi. İş davaları, arabuluculuk sistemi yüzünden uzadıkça uzuyor. İşçileri bir cenderede bırakıyorlar. Üç başlı bir köpek gibi bir durum var ortada yani. Taşeron/patron yani işveren, hükümet ve markalar. Bizim bir kazanım elde edebilmek için hepsiyle birden savaşmamız gerekiyor. Yeri geldiğinde tek bir tanesine odaklanmamız gerekiyor. Sendika bu yüzden Şık Makas eylemlerinde hükümete seslendiği kadar markalara da sesleniyor, çünkü bundan sorumlular, kâr elde ediyorlar, üretimi onlar yaptırıyor ve buna göz yumuyorlar.
Halime: Ben kendim de uğradığım bir haksızlıktan ötürü bu markalarla görüşmüştüm. Marka seni ikna etmeye çalışıyor. “Halime Hanım o öyle değil aslında, sen yanlış anlamışsındır,” diyor. Ben de “Ben ne yaşadığımdan eminim. Bana bu iyi polis rolleriyle gelmeyin lütfen. Hakkım neyse onu yapın,” dedim. Markalar patronla aynı bakıyor aslında. Sadece sosyal medyaya yayıldığında ya da bir sendika girdiğinde, yani bugün Şık Makas’taki gibi gündem olduğunda, ucu markaya dokunuyor. Ancak o zaman marka bir şey yapma ihtiyacı duyuyor.
Bir de şöyle bir konu var. Malatya’da özellikle depremden sonra dediler ki iş kalmadı, patronlar zarar etti, çıkıp gittiler. Biz de bir çalışma yürüttük ve bu çalışmanın sonucunda Malatya’da 2000’e yakın işçinin depremden sonra tekstil sektörüne dönmediğini öğrendik. Bu 2000 işçi nereye gitti? Ya yeri yurdu olmadığı için şehri terk etti ya köylerine çekildi ya da sektör değişikliği yaptı, yani mesela inşaata geçti. Geriye kalan o büyük fabrikalarda, örneğin en büyük fabrikalarından biri olan Baykan’da önceden 3.500 işçi çalışırken bugün 1.000 işçi çalışıyor. 2.500 kişiyi işten çıkarmış. Ama bu 2.500 kişi işsiz değil. Nerede olduklarını söyleyeyim size: Şu an Baykan’a çalışan dört tane fason var. İşi fasonlara böldükleri için denetim mekanizması daha da güçsüzleşiyor. Yani oraya ulaşmak ve işçiyle iletişim kurabilmek çok mümkün değil. Fasonda patronlar daha çok işin içinde, doğrudan odanın içinde oluyor. İşçiler daha çok gözetim ve kontrol altındalar. Fason olunca sigortasız çalıştırabilir, göçmen çalıştırabilir.
Daha iki gün önce Baykan’a bağlı bir fasonda çalışan bir işçi bana ulaştı. “Isınamıyoruz, üç yıldır çok soğuk, üşüyoruz. Bu sebeple klimaların biraz açılmasını istedik. Bunu deyince tepki geldi. Ben de döndüm ‘Patronun odası sıcak, biz daha çok çalışıyoruz niye bizimki değil?’ dedim.” diye anlattı. Kadını direkt yıllık izne ayırmışlar, “Tamamını kullanman için ihbar süresi vereceğiz sana, ihbarını kullan, ondan sonra çık git.” demişler. Bu kadar basit. Mesela Baykan’larda çalışırken sen üşümezsin ama Özcan Denim, 44 Ayzem, By-Moda ya da Altan Denim diye bir yer vardı hatta kapandı, buralarda farklı. Bir işçi bana video çekip atmış, kadınlar yiyeceğini hazırlayacak yer bulamadığı için gidip tuvalette yıkıyor, tuvalette yiyecek kalıntıları var. Tuvaletin kapısı yok. Mesela Baykan’larda bir kapı kırıksa, işçi onlara o kapıyı yaptırıyor. Ekonomik döngü var, işçiye yatırım yapmak zorunda kalıyor. Hem işçinin baskısıyla hem de markaya daha yakın olması, daha görünür olması üzerinden. Ama fasonlarda öyle bir şey yok. Küçükler, yönetmesi, baskı yapması, mobbing uygulaması daha kolay. Bir de oralarda sadece patron yok, beş-altı tane de kardeşi var. Her yerde var bu kardeş meselesi. Yani aslında üretim tamamen Mısır’a da gitmiyor. Fasonlara gidiyor. Fasonlara bölerek sendikayı kırıyorlar, çünkü fasonda çalışan işçiyi örgütlemek inanılmaz zor. Sözleşme yapabilmen için hepsini örgütlemen gerekiyor.
Bahar: Böl ve yönet mantığını aslında, Türkiye’de tedarik zincirinde çok iyi yapıyorlar. Bölünme, parçalanma ve dolayısıyla gizlenme hali. Fasonda markanın bilgisine, kim olduğuna erişmemiz çok zor.

Peki kim bu markalar? Mesela Şık Makas hangi markalara üretim yapıyor? Sizin raporda bahsi geçenler temel olarak hangi markalar?
Bahar: Şık Makas Inditex grubuna yapıyor. Zara, Mango, Stradivarius, Bershka dediğimiz gruba. H&M’e yapıyor. Cross Jeans diye bir kendi markası var. Bunu Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde satıyor. Levi’s burada üretim yapıyordu, Mısır’a taşıdılar. Bizim raporda da yine Zara, Inditex grubu var. Onun dışında, Armani, Prada, Ralph Lauren gibi çok lüks markalar da var. Tommy Hilfiger, Colins, Urban gibi markalar var. İç piyasadaki markalar var, LC Waikiki gibi. Kadınların yüzde 98’i kendi ürettikleri ürünü alamıyorlar.
Halime: GINA diye bir marka var mesela. Her işçiye yaptırmıyorlar onu. Biz onu yapıp Obama’ya yollamıştık. Ondan mesela 20-30 tane üretiliyor. S.Oliver diye bir marka var. “Güçlü kadın, mükemmel kadın vb.” diye bir söylemi var. Ondan 5.000 tane üretiyor, daha fazlası yoktur. Zara ise sürümden kazanıyor. GINA, Marks & Spencer gibi daha zengin diyebileceğimiz insanların giydiği markalar da buralarda yapılıyor ama her işçi dokunamıyor ona. Biz fabrikada beş kişi S.Oliver yapıyorduk, herkes onu yapamıyordu. Şöyle düşünebilirsiniz: Zara’ya saatte 100 tane çok rahat verebiliyorsun, ama S.Oliver olduğu zaman 40-50’nin üzerine çıkamıyoruz, çok dikkat istiyor. Sen onu yapıyorsun, bantta yanyana çalıştığın kadınların o fabrikada o markanın yapıldığından haberi yok, hiç görmemiş. Orada da kutuplaşan bir şey var.
Bahar: Fast fashion, yani “hızlı moda” ile kıyafetlerin ucuz olması için ücretlerin düşürülmesini meşrulaştırıyorlar ama Halime’nin dediği gibi çok pahalı, çok az sayıda üretim yapan markalar da çok ucuz ve kötü çalışma koşullarında üretip yüksek kârlara satıyor. Prada da burada üretim yapıyor.
Raporda şöyle bir tespitiniz var: Uluslararası markalara üretim yapan fabrikalarda durumun iş güvenliği önlemleri, emek sömürüsü ve örgütsüzlük açısından iç piyasaya üretim yapanlardan daha kötü olduğunu söylüyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Neden Zara’ya üretim yapan fabrikada çalışan bir işçinin koşulları, iç piyasaya üretim yapan bir işçiden daha kötü?
Bahar: Yaptığımız başka bir araştırmadan ötürü Antep’te Merinos Halı’ya üretim yapan fabrika işçisinin aldığı maaşı biliyoruz. Fazla mesai dışında 50-60 bin, yani asgari ücretin iki katına çıkıyor. Niye böyle olabiliyor? Çünkü uluslararası markalar açgözlü. Küresel markalar rekabet konusunda daha beter. Bir de bizim sermayedarlarımızın küresel markalardan iş koparabilmek için vaat ettiği şey ucuz iş gücü. Markalar göstermelik de olsa koşulların iyi olduğunu ifade etmek zorunda. Bu yüzden tedarik anlaşmaları yapılıyor. Fabrika ben 1000 işçi ile sana ayda 3000 ürün üretim yapacağım diyor ama sahadaki arkadaşlarımız diyor ki aslında o fabrikada 1000 değil 500 kişi çalışıyor. 500 kişinin günde 15 saat, 18 saat çalışması söz konusu. Bu karşımıza yılda bir kez çıkan bir şey değil. Sipariş yetiştirme dönemlerinde, yani aylık periyotlarla yapılan bir şey. Vardiya konuyor, kapılar kitleniyor ve kadınlar dışarıya çıkarılmıyor. Namaz kılmalarına izin verilmeyen mescitlere işçiler uyumaya gönderiliyorlar. Bir-iki saat sonra tekrar işbaşı yaptırılıyor ve ücretlerde bir değişim olmuyor. Çünkü burası yeterince ucuz değilse hep daha ucuz bir ülkeye gidebilir o marka. Ve sipariş baskısı dediğimiz durum var, yani hızlıda birincilik. Hızlı üretime çalışma koşullarının feda edilmesi durumu.
Halime: Şöyle bir olay üzerinden örnek verebilirim. Talu Tekstil’de üretim yapan küresel bir markada yaşanmıştı bu olay. Talu Tekstil, Taha Grubu’nun. LC Waikiki’nin aynısı yani, onların çok çok büyük fasonları. Mısır’a gönderilen ürünlerin kalitesinin düşük olduğunu söylemişler. Burada ürün kalitesi dediğiniz aslında işçinin çalışma kalitesi. Yani oradaki kaliteci ya da makineci, Türkiye’deki kaliteci ve makineci kadar iyi değil. Bu ürünlerin bir çoğunun tekrar Malatya’ya gönderilip yeniden düzenlendiğini, üstüne rötuşlar yapıldığını, yani ürünün burada tekrar ele alındığını biliyorum. Başka bir örnek vereyim. Zara’nın buradan, yani Malatya’dan kaçırılan ürünleri vardı. Bunlar ucuz olsun diye Batman’a götürülmüştü, orada merdiven altı yerlerde yapılmıştı. Oradaki ürün kalitesiyle Malatya’daki ürün kalitesi yine aynı değil. Yani çalışma kalitesi, çalışma koşulu aynı değil. O üründe sürekli bir sakatlık çıkıyor, problem çıkıyor. Ama tabii patron da sürekli markaya neyin propagandasını yapıyor? Ucuza mal ediyorum, ucuz iş diyor. Bunun için de oradaki elemanların hepsini fabrikada, kendi bünyesindeki çalışanlar olarak gösteriyor. Bu şekilde markaları da aslında biraz kandırmış oluyor. Markanın da çok umrunda değil açıkçası, ucuzsa bana ne diyor.
Bahar: Bu “markaların kandırılması” meselesi, markanın aslında kulağının üstüne yatması yani. Çünkü bu dijitalleşme dediğimiz şey var ya, Halime’nin bahsettiği bu kart basılarak içeri girme çıkma bir boyutu. Aynı zamanda iş makinelerinde sayaçlar bulunuyor. Yani bir işçinin günde ne kadar üretim yaptığı belli. Buradaki veri şöyle, mesela Ali Usta veya işçi Halime’nin üretimini kaydeden bir sistem var. Bu sistemde o veri, bir kişi olarak kodlanıyor. Halime orada X olarak kodlanıyor mesela ve X işçinin bir dijital ikizi var. Marka, Amerika’da oturduğu yerden, X işçinin (dijital ikizinin) günde ne kadar üretim yaptığını, ne kadar mola verdiğini, işe giriş çıkış saatlerini görebiliyor. Dijitalleşme dediğimiz şey bu noktaya gelmiş durumda.
Halime: Evet. Numaralarımız var. Herkese bir numara verir. Meto etiketi diye bir şey var, belki bilirsiniz. Ürün aldığınızda ceplerinizden filan, bir yerden çıkar bu etiket. O metolar işçinin adıdır. Yani işçinin kimliği, bir numaradır. 25, 30, 40, 50.
Bahar: Yani Halime’nin dijital ikizi, bizim kıyafetlerimizde, etiketlerimizde geziyor. Marka bunu biliyor da, kayıt dışı çalışmayı mı bilemeyecek? Dolayısıyla “markanın haberi olmadan tedarikçinin yaptığı üretim” mevzusunu biz yemiyoruz. Tabii ki marka bundan da sorumlu.
Peki raporda markaların “tüm tedarik zinciri boyunca sorumluluk üstlenmesi” gibi bir talebiniz var, sendika bunu vurguluyor. Sermaye kendi kendini denetler mi mesele kâr olduğu zaman? Buradaki iç çelişki ile birlikte bu talep nasıl yürüyor? Bu konudaki politik değerlendirmeniz nedir?
Bahar: Kesinlikle, çok iyi bence bu soru. Zaten farkında olduğumuz bir çelişki bu. Markalar kendi etik kodlarıyla bunu yaptıklarını, halihazırda yapıyor olduklarını iddia ediyorlar. Diğer yanda da “Human Rights Due Diligence” (“İnsan Haklarına İlişkin Gerekli Özeni Gösterme Yükümlülüğü”) gibi yasalar geliştirilmekte, sermayedarlar ve devletler işbirliği içerisinde. Bu çerçevede diyorlar ki adil üretim olmalı; adil üretimin olmadığı koşullarda ürünlerin girişinin ve satılmasının yasaklanması gibi güya cezai önlemler getiriyorlar vesaire. İlk defa Alman Due Diligence’ı (özen yükümlülüğü yasası) şikayet hakkı tanıdı, yani sendikaların, STK’ların, bağımsız kurumların da şikayet edebilmesi için bir düzenleme yaptı. Bundan öncekilerde, yani Fransa’da, İskandinav ülkelerindeki halinde o da yoktu. Almanya’da getirdiler. Şimdi bunu da kaldırmak için lobi faaliyetleri yürütülüyor. Özellikle Almanya seçimlerindeki değişimden sonra gelen yeni hükümet bunu kaldırmayı planlıyor.
Şimdi, sermaye kendi kendini denetler mi? Tabii ki de hayır. En azından BİRTEK-SEN bağlamında bunu söylüyorum. Ama biz, sırf tüketicinin içini rahatlatmak için, tüketicinin gözünü boyamak için verdikleri o sözü tutmakla onları mesul kılacağız ve bu yüzden de onları kendi sözleriyle suçlayacağız. Yani siz bunun sözünü verdiniz ve yapmadınız. Bu şekilde ‘kaldıraç’ dediğimiz bir unsur olarak kullanıyor aslında BİRTEK-SEN bunu. Sermayenin kendi kendini denetleyemeyeceğinin, hatta bu denetim firmalarının da sermayedarlar için çalıştığının farkında. Burada bir tiyatro oyununun döndüğünün de farkında. Fakat stratejik olarak bunları kullanıyor bir yandan. Çünkü bunu “mış gibi yapmak” üzerine dönen çok ciddi bir literatür var. Yani küresel sendikalar şu an rehber ilkeleri hazırlıyor. Ondan sonra markalarla beraber Küresel Çerçeve Sözleşmeleri (Global Framework Agreement) imzalıyorlar. Böyle inanılmaz bir efor dönüyor. Bu eforla beraber ister istemez bir para dönüyor bu süreçlerde. Ve bunun karşılığı ne? Bir söz verdiniz, bir imza attınız ve bu sizi mesul kılıyor deyip bir tür itibar meselesi, itibarlarına yönelen bir şey haline getirmek derdimiz. İşte burada ister istemez biraz tüketiciyi de muhatap alıyoruz, tüketiciye sesleniyoruz, sosyal güç dediğimiz bağlamda. Yani evet, sendikal hareket, işçi örgütlenmesi dediğimiz şey, küreselleşmeyle beraber uyum sağlamak için biraz bu açılardan kendi stratejilerini oluşturdu. Sermayedarın kendi kendini denetlediğini düşünmeyerek ama denetlediği iddiasını da ona karşı stratejik bir araç olarak kullanarak.
Peki işçinin bu mekanizma ile ilişkisi ne? Yani markanın küresel düzeyde verdiği bu taahhütle, “etik bir markayım” demesiyle Talu Grubu’ndaki işçinin arasındaki ilişki ne? Böyle bir gündemleri var mı?
Halime: İşçinin haberi yok. Buna yine en yakın Baykan Denim örneği var. Orada da iki sendikanın çakışması, sonra BİRTEK-SEN’in gelmesi, biraz da işçi olarak örgütlülüğün olması, benim de orada aktif olmamdan ötürü biraz daha “adil giyim”, “temiz giysi” ile muhatap oldular. Markalarla iletişim halinde olundu. Bir de orada kazanılmış bir davamız var. Depremden sonra işten atılan işçiler vardı, 28 tane işçinin tazminatını aldık. Mil-May Tekstil’de de vardı, 47 kişinin deprem sonrası tazminatı alınmıştı. Buralar yine markaya yönelik iletişim kurma, bunun üzerine konuşma konusunu biraz biliyor. Şöyle bir algı da açıldı oralarda mesela: Birkaç gün önce bir işçi beni aradı, Baykan Denim’e bir marka geldiğini söyledi. Markanın adını şimdilik kullanmayacağım. O kadar iyi araştırmışlar ki işçiler, şunu net biliyorlar: Marka, “Benim ürünümü asla fasona vermeyeceksiniz. Sadece Baykan Denim’de yapılacak. Bana buradan vereceksiniz,” demiş. Ama ellerinde “kadın işçi yetersiz olduğu için” -gerçekten de işe yetmeyecek sayıda- yeni işçi almak yerine bunu bir fasona aktarmışlar. Ürün fasonda yapılıyormuş, paketlemesini de getirip Baykan Denim’de yapıyorlarmış ki o Bahar’ın bahsettiği tabletlerden geçmesi lazım ya. Sayı olarak oraya kayıtlı olması lazım ya. Paketlemeye geldiğinde iplik temizleme, ütü, kalite ve kaliteden sonra paketlemeden geçecek. Sadece bu kısım Baykan’da yapılıyor ama bunun üzerinde demiş oluyorlar ki, “bak kardeş biz sözümüzü tutup buradan yaptık”. İşçiler bunu takip ediyor. Ama bu örneği verirken şunu söyleyeyim, sadece biraz böyle yerler bu konunun farkında. Çoğu yer böyle değil. Hiçbir fikri yok, hiçbir bilgisi yok. Ben asgari ücretimi alayım, evime gideyim, çoluğuma çocuğuma gideyim, yeter diyerek lanetliyorlar bu düzeni.
Bahar: Halime’nin anlattığı bu durum, bizim geleceğimiz. Gerçekten de giderek bu işgücü denetiminin daha zayıf olduğu ülkelerde üretim yapılacak. Ama markalar da sözde etik kodlarını ihlal etmemek ve bunun sonuçlarıyla yüzleşmemek için son paketlemeler, bizim gördüğümüz ve takip edebildiğimiz etiketlerin yapıştırılması Türkiye gibi daha etik üretim konusunda belli güvenceler veren, denetime dair çeşitli sertifikaları almış yerlerde yapılacak. Baykan o sertifikalara sahip bir yer mesela. Güya Özak Tekstil de sahip. Böylece tedarik ilişkileri bir kere daha perdelenerek oradaki esas çalışma standartlarının nasıl ihlal edildiğinin üzeri tekrar örtülecek. Bu zaten yapılıyordu, artacak. Sektörün taşınması tam da bu anlama geliyor. Yani marka taşınmıyor, olan bu değil, olan şu: Türkiyeli patron fabrikasını kapatıyor, gidiyor Mısır’da açıyor. İşçi Mısırlı, Patron Türkiyeli, marka küresel. Böyle yeni bir çok uluslu suç örgütü inşa edilecek. Biz bir tişörtün ya da kotun mesela Mısır’da yapıldığını bilmeyeceğiz. Sırf etiketinde “Made in Turkey” yazılsın diye paketleme işinde bu kadar masrafa giriyorlar, depoluyorlar, taşıyorlar, getiriyorlar, burada işlem yapıyorlar. Niye bunu yapıyorlar? Çünkü Avrupalı tüketicide, Türkiye’de üretilen yine Bangladeş’tekine göre daha adildir, iyidir diye bir algı var. Çünkü Bangladeş’te koşullar daha kötü diye düşünüyorlar. Tamam, doğru, Bangladeş’te koşullar çok kötü; fakat Türkiye de Bangladeşleşti sahiden.
Yani biz bir ürünün esas üretim yerinin neresi olduğunu artık bilemeyeceğiz, dolayısıyla üreten işçinin ne koşullarda çalıştığını da artık bilemeyeceğiz. Öyle mi?
Bahar: Tahminim bu yönde. Bu yer yer oluyor da zaten. Bizim bir arkadaşımıza İtalya’dan bir grup gazeteci geldi ve orada şöyle bir şey ortaya çıktı: İtalya’da satılan, üzerinde “adil üretilmiş” etiketleri olan lüks bir ayakkabı markası var. Bu ayakkabılar Türkiye’de merdiven altında üretiliyor, sayacılar tarafından. Organize sanayi bölgesinde sayacılar var ya, orada üretiliyor. İtalya’ya o şekilde gidiyor. İtalya’da gümrük vergisiyle filan karşılaşmamak için İtalya’ya gittikten sonra etiketleniyorlar. Bu gümrük vergisi de böyle bir konu. Mesela Amerika’da gümrük vergisi sıkıntısı var. Amerika’ya X ülkesinden gelirse başka gümrük vergisine tabi, Y ülkesinden gelirse başka gümrük vergisine tabi oluyor. Dolayısıyla ürünün o gümrük sistemiyle karşılaşmaması için bir ülkede üretiliyor, başka ülkede etiketleniyor. Çin’deki üreticilerle iletişime geçildiğinde, “Gümrük vergisi sıkıntısı yaşamamanız için biz etiketleme işini X ülkesinde yaptırabiliriz,” diyorlar. Bu bahsi geçen X ülkeleri arasında Mısır ve Türkiye de var. Yani bizim takip edemeyeceğimiz tedarik ilişkileri kuruluyor şu an. Ve bizim de nasıl takip edebileceğimizi bulmamız gerekiyor. Burada uluslararası örgütlenme önemli.
Halime: Evet ama orada işçinin algısının da açık olması gerekiyor. Burada sendikaya, evet, çok iş düşüyor. Bunların takiplerini yaparken sendikacının söylediği her markanın bilgisinin alınması gerekiyor, araştırılması gerekiyor. Biz bunu çok hızlı yapıyoruz. Yani işçi bize ulaştığında direkt markalarını öğreniyoruz, hemen araştırmaya başlıyoruz. Nerede, ne yapıyor, hangi ülkede, ne olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Çünkü bunlar çok önemli. Biz işçiye de hep söylüyoruz. Markalara dikkat edin.
Şimdi tedarik zinciri konusundan biraz çıkarak, kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları sorunlara doğru gelelim. Özellikle taciz meselesine. Kadın istihdamı önünde taciz nasıl bir engel? Buna bağlı olarak da kadınlar tacize uğradıklarında bunu ne kadar bildirebiliyor, bildiremiyorsa neden bildiremiyor?
Bahar: Öncelikle şunu söyleyeyim. Biz taciz konusunda sahayı yapan arkadaşlarla çok konuştuk. Dedik ki biz tacizi nasıl soralım? Çünkü kadınların taciz algısı da düşük. Halime ifade etmişti raporda, dokunmayı, iş dışı teklifleri vs. taciz değil de, daha çok “Ustabaşı bana iyi davranıyor, ustabaşı beni azarlamıyor” şeklinde algılama yaklaşımı var. Çünkü sürekli azarlayan bir yönetici varken bunu yapmayan bir yönetici olduğunda algılamak zor oluyor. Bir de tacize uğradığını algılasa da söylememe durumu var çünkü sonuçta tacize uğrayan kadın suçlanabiliyor bizim ülkemizde. Dolayısıyla biz “rahatsız edici davranışlar” olarak tanımlıyoruz. Rahatsız edilip edilmediklerini sorup, soru içinde ayrıntılandırmaları için, o rahatsız edici davranışı tanımlamaları için sahayı yapan arkadaşlarımıza güvendik. Yani öncelikle bu taciz konusundaki veriyi elde ederken yaşadığımız zorluğu ifade edeyim.
Bu kadar ayrıntılandırmamız üzerine katılımcıların %42,2’si işyerinde tacize uğradığını söylüyor. Bu çok büyük bir oran yani. Bunu söyleyenlerin yarısından fazlası, yani %54,2’si bunu hiçbir yere bildirmemeyi tercih ediyor. Hiçbir yere bildirmemekten kastımız sadece işyeri filan değil, yanındaki arkadaşına dahi anlatmamaktan bahsediyorum ben. Tamamen susmak bu konuda. Peki niye diye sorduğumuzda, yapısal nedenler var. Kadınlar tacize uğradıkları için cezalandırılma korkusu yaşıyor. Hem aileleri tarafından cezalandırılmaktan hem de işyerinde de, tacizi bildirdikleri takdirde taciz eden kişi veya yönetici tarafından cezalandırılmaktan, işten atılmaktan korkuyorlar. Ayrıca, bir işe yaramayacağına dair inanç çok yüksek. Ve şikayet edilecek güvenilir bir merci yok. “Kime şikayet edeyim? Kimi kime şikayet edeceksin ki?” Mesela sendika temsilcisi tarafından taciz edilmiş kadın, kime şikayet edecek? Bir de burada bir “adı çıkma” korkusu var. Ben taciz edildiğimi söylersem hakkımda kötü düşünülür. Bu araştırmanın geçtiği yerler, Malatya, Urfa, Adıyaman, Adana. Yani ataerkil yapıların güçlü olduğu yerler, namus algısının kuvvetli olduğu bölgeler. Dolayısıyla bu kadınların tacize uğradıklarını bize söylemeleri bile bir başarı.
Bu arada, bu araştırmayı yaparken gördüm ki Öz İplik İş sendikası da bir veri yayınlamış. Ama ben yaptıkları araştırmayı aradım ve bulamadım. Bununla ilgili paylaştıkları bir anekdottan yola çıkıyorum. Diyorlar ki, biz Öz İplik İş olarak tacizle ilgili bir araştırma yaptık. Araştırmaya göre kadınların %100’ü tacize uğramış. Bir veri hiçbir yerde, hiçbir zaman %100 çıkmaz. Bu manipüle edilmiş bir veridir. Çünkü hiç değilse bir kişi çıkar, der ki “Yok ben taciz edilmedim.” Ya taciz algısı düşüktür, ya gerçekten şanslıdır, ya da patronla arasını iyi tutmak istiyordur. Aradan bir süre geçtikten sonra, geçenlerde Avustralya’da bir toplantıya katıldıklarını, orada temsilcilerinin “Bizim çalıştığımız işyerlerinde taciz oldukça minimize edilmiştir,” dediklerini duydum. Yani bir kahramanlık anlatısı kuruyorlar. “%100’den aldık, sıfıra getirdik, tacizi biz bitirdik.” Biz gerçekçi olmayı tercih ediyoruz ve şunu söylüyoruz: Kadınların tacize uğradıklarını söylemesi çok zor bir şeydir. Buna rağmen bizim araştırmamızda söyleyenler, kadınların yarısı. Taciz edilenler arasında ise, şikayet edemeyenler yarısından fazla. Tacize uğruyorlar ve bunu şikayet edemiyorlar. Sebeplerini de az önce söyledim.
Halime: Ben bir direnişe gittiğimde orada duyduğum şeylerden perişan oldum. Bana burada çok taciz olayları var, çok konuşuluyor ama kimse ben yaşadım demiyor, dediler. Ben bunu kovalamaya başladım. Kadınlar o kadar çok korkuyorlardı ki, ben bu korkuyu size ifade edemem. Öyle ki erkek işçilerden istedim bilgisini, çünkü kadınlar söylemiyordu. Sonra gizli bir yerde buluştum, fabrikadan uzakta, beş tane kadınla konuştum. Sendikadaki bir kadın, bir erkek sendikacı tarafından taciz edildiğini ve iftira atıldığını anlattı. Aileye söyleme tehditleriyle yapılan şantajları anlattılar. Kamusallaşmasını istemedikleri için neresi olduğunu, sendikayı söylemeyeceğim. Bir de kadınlara şu empoze ediliyor, biraz daha rahat koşullarda çalışabilmek için -rahat dediğim de hasta olduğunda izin alabilmek, bir taziyesi varsa gidebilmek, çok ağır işler verilmemesi gibi şeyler- patronun suyuna gitmek, istediklerini yapmak, nasıl diyeyim. Tacizine müsaade ediyor. Yani bedeninin üzerinde, ruhunun üzerinde izin vermek zorunda kaldığı şeyler yaşanıyor. Bazen sendikacılar ortak oluyor.
Aynı şeyi çalıştığım bir yerde ben de yaşadım. Bir işçi tarafından taciz edilmiştim. İlk işe girdiğim dönemdi. Bunu ilettiğimde bana şöyle dediler: “Ya güzel karısın, bakarlar sana.” Bunu bana söyleyen kadın şefti. Bana mı bakacak, sana bakacak diye bir muhabbet yapılıyordu. Bu tacizin boyutu sistematik hale gelince, defalarca tekrarlayınca ben eşime söylemek zorunda kaldım. Servisten indiğimde çok korkuyordum. Bir gün yoluma çıkacak, önümü kesecek diye. Yolum da tenhaydı, bir tabiat parkından geçiyordum. Ürkütüyordu. En son tekrar şikayet ettiğimde, müdür “yerinizi değiştirelim” dedi. Adamın yerini değiştirdi ama ben yine aynı fabrikanın, aynı işletmenin içindeyim. Sonra adam başka bir kadını taciz etti. Kadın bunu söylediğinde, ona “Ya sen de bir kaş göz filan yapmışsındır,” ya da “Bir şey olmaz, takma, onun kafası yerinde değil,” filan diyorlar. En son kadın dayanamıyor, durumu başka kadınlara aktarıyor. Kadını suçluyorlar. “Bana niye bakmıyor da sana bakıyor,” diyorlar. Kadın sonra bana anlattı. Bunu şikayet etmesini söyledim. Dedim ki, “İnsan kaynaklarına gidiyorsun. Ben de sana şahitlik ediyorum. Çünkü aynı kişinin tacizine ben de uğradım.” En sonunda biz yüksek yerlere, insan kaynaklarına, patrona gidip şikayet ederek o adamı oradan kovdurduk. Dolayısıyla tacizin boyutlarını anlatamam. Şikayet etmek konusunda da kadının önü işletmede kesiliyor. Yani işçi işçinin önünü kesiyor. Şef kesiyor, müdür kesiyor, usta kesiyor. Böyle uzayıp gidiyor.
Bahar: Tekstil sektöründe kadın istihdamının nispeten yüksek olduğunu söylemiştik. Bu sektörde çalışan kadınlarla ilgili şöyle kötü bir algı var; Ayşe Arslan bunu kendi çalışmasında ortaya koymuştu: tekstil atölyesinde çalışan kadın yolludur gibi stereotipler.
Şimdi biz bu durumu da biliyoruz, kadınların bu konuda ne kadar korktuğunu da biliyoruz. Halime’nin anlattığı örnekler hiç tekil değil. Sendikaların da güvenli alan olarak algılanmaması, kadınların sendikalaşmasının önünde önemli bir engel.
Biraz önce Urfa’da fabrikalarda ustalar erkeklere daha temkinli davranıyor ama kadınlara bağırabiliyor diye aktardınız. Raporda da var bu. Erkek de işçi, kadın da işçi iken kadınları ‘bağırılabilir’ kılan, erkeklere ise temkin gerektiren nedir? Kadının onurunu çiğnemenin daha kolay olduğundan bahsettiniz. Buna eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bahar: Tekstil sektöründe koşullar gerçekten tüm işçiler için çok kötü. Erkeklerin durumları daha rahat değil. Fakat yeniden üretim emeğinin kadınlar üzerinde olmasının katmerleştirdiği bir durum var; taciz, mekansal ayrımcılık gibi şekillerde ortaya çıkan. Biz bunlara vurgu yapmaya çalışıyoruz. Bir yandan da erkeklerin iş bulabilme ihtimalleri daha yüksek bölgede. Ama eğer 40 küsur yaşında bir kadın fabrikada işten atılırsa çalışabileceği yer neresi? Mağazalar belki. Yine aynı markaların ürünlerinin satıldığı mağazalardan, butiklerden bahsediyorum.
Halime: Bahar’ın diğer bölgeler için söylediğinin aksine Malatya’da kadının iş bulması erkeğe nazaran daha kolay. Ben kendim böyle bir süreç geçirdim; ben dört yıl çalıştım benim eşim çocuklara baktı çünkü iş yoktu. İkincisi, mağazalar da aslında yaşı büyük kadınları işe almıyor. Malatya’da yaşı ileri kadınlar, 50 yaş üstü kadınlar, daha çok temizlikçi, yemekhane çalışanı, restoran çalışanı olarak iş bulabiliyor. Kadınlar tekstile giremiyorsa buralara giriyor, mağazaya değil. Mağazada kimler çalışıyor? Genç kadınlar, mesela part-time çalışan üniversite öğrencileri ve çoğunluğu sigortasız oluyor. Onların koşullarıyla ilgili de şunu duydum: Makyaj zorunluluğu, fiziğinin güzel olması zorunluluğu, göze hitap etme zorunluluğu, diksiyon zorunluluğu var. Sürekli güler yüzlü olacak, yorgunluğunu belli etmeyecek… Saçının boyasına kadar karışıldığını biliyorum ben. Ve büyük markaların mağazalarından bahsediyorum; LC Waikiki, Mavi, Koton gibi.
Mobbing ve bağırma konusuna döneyim. Oradaki mevzu ne biliyor musunuz? Kadın zaten buna alıştırılmış. Mesela annem, şimdi kabul etmiyor ama, eskiden babam su istese bana kalk sen getir derdi. Yani erkek kardeşim değil ben getireceğim o suyu babama. Bunlar böyle birikiyor kadınlarda. Fabrikada da erkek ona bağırıyor, küfür ediyor, kadınlar şunu söylüyor: “Ben bir kadınım, ona cevap veremem. Ayıptır, kadına yakışmaz bu.” Ama usta bir erkeğe küfür ettiğinde erkek hemen geri küfür ediyor, usta da geri adım atıyor. Aslında kadınlar bunu yapamıyor diye bir şey yok. Yaptığında gayet de yapıyor, tepkisini gösterebiliyor. Ama çoğu durumunu o kadar kabul etmiş ki. Kendisine bağırılabileceğini, kızılabileceğini, tacize açık olduğunu biliyor. Sadece bilmek de değil, kabul ediyor. Bu mesela beni çok ürküten bir şeydi; araştırmada da az kişiden duydum ama bazı kadınlar diyor ki, eğer orada çalışıyorsan tacize uğrayacaksın, bunu bilerek gidiyorsun. Bunu diyor.
Kadınları bu tacize açık hale getiren yapısal koşullardan da biraz bahseder misiniz? Çalışma mekanları ve koşulları kadar ulaşım da bunun bir parçası, vardiyalardan gece geç saatte çıkan kadınlar için nasıl bir durum söz konusu? Bağırılma, azarlanma ve genel olarak istihdamdaki pozisyonu, ücreti konusunda erkeklerle eşitlenmeyen kadınlar, söz konusu gece servisi olunca erkeklerle aynı muameleyi mi görüyor?
Bahar: Mekansal ayrımcılık olarak tanımladık biz bunu. Servis var mı diye sorduk. Genelde var çünkü bu fabrikalar organize sanayi bölgelerinde ve yerleşim yerlerine epeyce uzak. Mesai saatlerini öğrenince kadınların güvenli bir şekilde evlerine ulaşabilmesinin önemli olduğunu fark ettik. Bir işveren, işçisinin güvenli bir şekilde eve ulaşmasından da mesuldür. İşçi sağlığı ve iş güvenliği kapsamında bu da var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, hatırlarsınız, birkaç yıl önce kadınların daha güvenli bir şekilde evlerine ulaşabilmesi için gece 22.00’den sonra durak dışı bırakma uygulaması getirdi. Biz de bunu benimsedik standart olarak. Aslında belki bölgeyi, kültürel vb. koşullarını dikkate alarak bunu 21.00’e mi çekmeliyiz diye aramızda tartıştık ama sonra İBB’yi örnek alıp 22.00 üzerinden sorularımızı sorduk. Fazla mesai nedeniyle çıkış saati 22.00’den sonra olan kadınlar arasında tekrar inceleme yaptık ve şunu sorduk: Servis sizi eve kadar bırakıyor mu veya bunu talep ettiğinizde ne yapıyor? Açık uçlu sorularla da devam ettik. Cevap şu: Kesinlikle bırakmıyor, gündüz bıraktığı duraklarda bırakıyor. Bu duraklar da ancak mahalleye kadar ya da birkaç ev uzak. Bizim çalışma yaptığımız bölgeler genel olarak Türkiye’de saat 22.00’den sonra kadınlar için çok da güvenli olan yerler değil. Dolayısıyla kadınlar için evlerine ulaşmada riskler söz konusuydu. Derinlemesine görüşmelerde nasıl yapıyorsunuz diye sorduk. İşte, “Babam, kocam, abim geliyor almaya. Tek başıma yürümeye korkuyorum, yürüyemiyorum.” dediler. Şununla da karşılaştık: Kadınlara yönelik kimi cezalandırmalardan bahsetmiştik ya, bu cezalandırma genelde tutanak tutma şeklinde oluyor ve bu tutanaklar senin maaşından kesintiye ve iş yükünün artırılmasına sebep oluyor. “Şu işi bitirene kadar çıkmayacaksın sen,” deniyor. Kadın bunun sonucunda diğerlerinden daha geç çıkıyor ve servisi kaçırıyor. Servisi kaçırdığı zaman bu kadın nasıl gidecek evine organize sanayi bölgesinden? Taksi tut diyorlar. Ya da servise biniyor, durakta bırakılıyor, evi uzakta, endişelendiğini söylediğinde, “Erkek gibi kadınsın ne olacak,” deniyor. Erkekler ile tam da bu bağlamda bir tutularak eve nasıl ulaşacağı dert edilmiyor.
Halime: Mesela Urfa kışın bile çok soğuk değil. Ama Malatya’da kışın üç ayını filan kar içinde geçiriyorsun. Ben çok hatırlıyorum göbeğime kadar karı yarıp gittiğimi. Eksi 22 derecede, akşam 21.30’da yürüyorsun. Karı aşıyorsun. 15-20 dakika yürümek zorundasın. Şu anda artık tabiat parklarını geçtim, enkazlar var, yollar kapalı. Eskiden servislerin belli durakları vardı. O da artık çok muallak bir hal aldı. Çünkü düşünün bilmem kaç bin dönümlük yer kapatılıyor, inşaatlar başlıyor. Servis “yol uzun, trafik var” diyor, bırakıyor aşağıda. Eve nasıl ulaşırsan ulaş. Ya o kadar alanı dönmek zorunda kalıyor, ya da inşaatın içinden, şantiyeden geçiyor. Bunlar zaten direkt tacize açık hale getiren ve kadının sağlıklı bir şekilde işine gidip evine dönmesini zor kılan şeyler. Hatta bir işçinin fabrikada sabahladığını biliyorum. Yani cebimde taksi parası da yoktu, geri fabrikaya döndüm, fabrikada uyudum dediğini biliyorum. Bu arada sadece genç kadınlar değil tacize uğrayanlar. Yaşı ileri olan kadınların da böyle deneyimleri var. Mesela bir kadın vardı 45-50 yaşında. Dışarıdan bakıldığında böyle muhafazakar görünen, kapalı, örtülü ama o da aynı şekilde tacize uğradığını anlatmıştı bana.
Bahar: Aslında biz yaşlara göre taciz dağılımını çıkarabilecek bir veriye sahiptik ama yapmamayı tercih ettik, bunu yaşa bağlamayı istemediğimiz için. Ama bu bize şöyle bir gözlem imkanı sundu, yaşı daha ileri kadınlarda, orta yaşlı kadınlarda taciz algısı daha yüksek. Yani adını koyuyorlar. Fakat hepsi için şikayet mekanizmalarının eksikliği ve diğer sorunlar şikayet etmeleri önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Kadınları daha çok şikayet etmeye teşvik eden şey de kadın arkadaşlarından aldığı destek. Bilinç yükseltme grupları gibi yaptıkları şeyler, birlikte evet bu taciz demeleri ve kadınların kurdukları dayanışma. Halime vermişti bu örneği hatırlıyorum, çalışma alanlarında tacize uğramamak için birbirlerini kolladıklarını anlatmıştı. Beraber oturduklarını, beraber hareket ettiklerini, özellikle gece geç saatlerde birbirlerini haberdar ettiklerini, şu kişiye karşı dikkat et, bu kişiyle yalnız kalma dediklerini. Kadınlar kendi bağımsız örgütlenme ağlarını kuruyorlar aslında tacizle başa çıkabilmek için.
Halime: Çalıştığım bir fabrikada bir tane müdür yardımcısı vardı, herkesi taciz eden. Biz onu gördüğümüz yerde birbirimizi uyarırdık. Yaşı daha ileri olan kadınlar genç kadınları koruyor. Ben tekstile girdiğimin ilk aylarında bir ablamız, “Bak sen güzel bir kadınsın. Dikkat et burada. İlk haftasında seni taciz edeceklerdir,” demişti bana. 50’li yaşlarında dört-beş kadın vardı. Ben o zamanlar 30’dum. Yine 20’li yaşlarda gruplar vardı. Biz o teyzelerin yanında otururduk. Hep böyle grup grup otururduk. Kadınlar her zaman gruptur bu arada. Erkekler o kadar gruplaşmaz. Fabrikalarda kadınlar gruplaşmayı kendini korumak için kullanıyor. Mesela ben tuvalete gittiğimi söylüyorum. 15-20 dakika bekliyor, bakıyor Halime yok, Halime’ye bir şey olmuştur diyor. Arıyor, ulaşamıyor mu? Biri muhakkak peşimden geliyor, bakıyor. Mescitte mi, düştü mü, bayıldı mı? Başına bir iş mi geldi bu kızın? Herkes birbirini kontrol eder. Yani kadınların %80’i böyle birbiriyle grup oluşturup koruma ağı kuruyor. Bu enformel bir örgütlülük aslında.
Birçok alanda işliyor bu dayanışma ağı. Mesela ben ilk altı ayımda kreş hakkım olmadığı için kızımı bakıcıya vermiştim. Bakıcıya yemek bırakmama rağmen kızımı aç bıraktığını, şiddet uyguladığını öğrendim. Doktora götürünce ortaya çıktı. Artık bakıcıya vermek istemedim ama insan kaynaklarına gittiğimde altı ayımın dolmadığını, daha 10-15 günüm olduğunu, henüz kreşe veremeyeceğimi söylediler. Çok üzüldüm, ağladım. Burada da kadınlar devreye girdi. Bir arkadaşım dedi ki “Bir gün ben rapor alırım, bir gün sen, herkes sırayla rapor alacak, Halime’nin kızına bakacağız.” Çocuğu kreş alana kadar böyle şey yaptık. Bizim bantta 10-15 kişilik bir gruptuk, 10 tanesi bunu kabul etti. Bunu öneren arkadaşın kendisi de aynısını yaşamış bu arada. İşte sütüm akıyordu, göğsümü tutuyordum. Çok sütüm kaldı göğsümde. Ağlıyordum, bak çocuğum acıktı ama sütüm var burada diye. O da ağlıyordu. Hepsi ağlıyordu. Kadınlar bu konuda çok iyi. Mesela yemek desteği var. Ya da birbirinin babasını hastaneye götüreni biliyorum ben, usta ona o gün izin vermedi diye. Biz bunları yapıyorduk kendi aramızda. Birbirimize sahip çıkmamız gerektiğini öğrendik.

Tuvalete gidişlerden bahsettiniz. Kadınların bedenlerinin tacizin yanı sıra farklı biçimlerde de denetlendiğini anlatıyorsunuz raporda. Tuvalete gidişin sınırlandırılması ve regl konusunda çarpıcı verileriniz var. Bunlardan biraz bahseder misiniz? Kadınların yüzde kaçı mesai sırasında tuvaleti geldiğinde tuvalete gidebiliyor?
Bahar: %74 oranında kadın, “Tuvalete gidişleriniz sınırlı mı?” sorusuna evet cevabı veriyor. Derinlemesine görüşmelerde tablo çok vahim. “Altıma yapmak üzereydim,” gibi şeyler söylüyorlar. Bu molayla iç içe geçen bir konu. Şimdi, %92’si mola kullandığını söylüyor, bu güzel. Mola evrensel bir işçi hakkı. Fakat molalar üretim baskısıyla, sipariş baskısıyla beraber keyfi bir şekilde iptal edilebiliyor, sınırlandırılabiliyor, kadınlar üzerinde stres oluşturulabiliyor. Regl, özellikle bazı kadınlar için, çoğu kadın için zor geçen bir süreç. Tuvalete gidişlerin sınırlılığıyla durum daha vahim bir hal alıyor. Biz kadınlara “Regliniz nasıl geçiyor?” diye sorduk. 112 kadın içinden 70’i “Benim reglim zor geçiyor ve tuvalete gidişim sınırlı,” dedi. “Kanım pantolonumdan sızacaktı ama bana izin verilmedi,” dediler. Regl demişken, bu mekansal ayrımcılıktan bahsederken fırsat bulamadım söylemeye ama fabrikaya giriş çıkışlar mesai sırasında tamamen yasaklanmış durumda. Sahadakiler bize şu örneği verdi: Kadın ped almak istiyor, ihtiyacı var. Bunun için ustabaşına söylemesi, insan kaynağına söylemesi, sonra patronuna söylemesi, bir nevi zincirden geçmesi lazım. İzin alabilirse ancak çıkabilir. Ve giriş çıkışlarda üst araması var. Yani ürettikleri ürünü satın alamayan kadınların çalma ihtimalinden korkulduğu için çıkışlarda kadınlara üst araması yapılıyor. Bu üst aramasında yeri geliyor kadın işçi, erkek işçi tarafından aranıyor. Üst aramalarına dolap aramaları dahil. Herhangi bir ürünü dolabında saklıyor mu diye. Bu süreçte kadının dolabındaki gizli eşyaları, mesela o erkekler tarafından görülmesini istemediği, siyah poşetlerde sakladığı pedleri ortalığa saçılıp dökülüyor erkek çalışanlar tarafından. Ürünü çalar kaygısı, kadınların bütün özel alanlarının da işgal edilmesine sebep oluyor.
Kadınlara regl döneminde bir-iki günlük regl izni, sizce, regl olmadığında da süren bu son derece yapısal sömürü biçimini, bu korkunç tabloyu çözer mi? Bu talebin bu açıdan ciddi bir sınırlılığı yok mudur? Mola hakkı, temiz tuvalet, tuvalete erişim, bu aramaların yasaklanması gibi başka şeylerle bir arada mı düşünmek lazım?
Bahar: Doğru. Biz bunu bir eleştiri olarak kabul edip, bundan sonra önerileri yeniden düzenlediğimizde, bu araştırmanın devamı olduğunda göz önünde bulunduralım. Biz bu önerileri yazarken gerçekçilikle trendler arasında gidip geldik. Hatta kreş talebimizden de bahsedeceğim bununla bağlantılı olarak. Biz dedik ki, Türkiye’de 150 kadının bulunduğu bir fabrikada kreş olması zorunluluğu var – ki bu bile ihlal ediliyor. O yüzden talebimizi şöyle formüle ettik: 150 kadının çalıştığı yerlerde kreş olup olmadığının denetimi yapılsın ve aynı zamanda bu sayı aşağı çekilsin. Çünkü fabrikalar tarafından bilerek kadın işçi sayısının 149’da tutulması gibi bir durum da söz konusu. Buraya yeniden üretim emeğinin cinsiyetçi iş bölümü üzerinden ele alınmayıp erkek işçilerin de sayıya dahil edilmesi gibi bir şey koymadık mesela. Çünkü önerilerimiz sendikanın önerisi haline gelecek, sendikanın mecliste sunduğu ve mücadelesini sürdüğü bir şey olacak. Bu yüzden sırayla gidelim dedik. “Ben çocuğumun saçlarının büyüdüğünü fark edemedim” diyen kadın işçinin şu anki talebi 1-Fazla mesaiyi istediği zaman reddedebilmek, 2-Kreş hakkı gibi şeyler. Kocan da var, kocan da çocuğa baksın kısmına henüz getiremedik ama getireceğiz. Bizim gelecek vizyonumuzda bu da var. Ama burada önerilerde yer vermedik. Regl izni de en az onun kadar ütopik kalan, bir diğer yandan da acaba kadın istihdamı önünde bir engel yaratır mı gibi tartışmalara sebep olan bir şey. Bu tartışmaya acaba bir yön verebilir mi diye koyduk onu. Ama şu soru bağlamında ikinci kere düşünürdüm.
Halime: Regl izniyle ilgili şikayetler en fazla fason fabrikalarda yaşanıyor bu arada. Büyük fabrikalarda bununla ilgili iyileştirme örnekleri var. Şöyle mesela: Bizde soyunma odaları kitleniyor ve önceden ürün kontrolü için kadınlara sormadan kadınların dolapları boşaltılıyor ve içine bakılıyordu. Buna karşı Baykan’da kadınlar çok ciddi tepki gösterdi. Bayağı işi durdurduk. Böylece dolaplarımızı kilitleme ve anahtarlarının bizde kalması hakkını aldık. Sonra soyunma odalarının kapıları patron tarafından kapatıldı. Dediler ki mesai sırasında kadınlar gidip orada yatıyor, uyuyor, dinleniyor, kaçıyor. Bir şeyler uyduruldu. Biz ped almaya gidiyoruz deyince şöyle bir şeyde anlaştık: Dedik ki, bir kutumuz olsun masamızın altında, ona koyalım. Sonra bize kapaklı, anahtarlı küçük dolaplar yapıldı. Pedleri, özel eşyamızı, çantamızı oraya koymaya başladık. Sonra biz oraya da bakacağız dediler, müdür incelemeye başladı. Bir gün kadınlara dedik ki herkes pedini en üste koyacak. Yani senin görmek istediğin buysa buyur bak, bizim burada pedimiz var. Sonraki aşamalarda bizdeki bu uygulamayı diğer fabrikalara da söylemeye başladık. Bunun üzerine bu sandık olayının Taha Tekstil’de de yapıldığını biliyorum. Bilgiyi böyle yayıyorduk.
Baykan’larda şöyle bir şey de vardı. Regl isen seni doktorun yanına gönderiyor. Ama bu yine ustayla, şefle ve kadınların toplu baskı yapabilmesiyle alakalı. Ustaya baskı yapınca işçiyi revire göndermek zorunda kalıyor. Revirde yatacak yer vardı. Mesela bir işçiyi orada bütün gün de yatırabiliyordu. Çok kötüyse hastaneye de götürüyorlardı. Bu dediğim gibi yine kadınların baskısıyla. Bir kadını götürmüyorsa hepimiz olay çıkartıyorduk. Kreşlerde de çoğunlukla fasonlarda kadın sayısı 147’de, 148’de, 149’da bırakılıyor. Sırf kadınlar o kreşten faydalanamasın diye. Çünkü kreş masraf. Mesela Baykan’larda çocuğun servis parasını, bütün yeme içme ve kırtasiye malzemesini patron ödüyor. Biz kırtasiye malzemesini de fabrikaya mal ettik ve bu şu anda Malatya’daki bütün fabrikalarda geçerli. Bunu da dedikoduyla bir yerdeki kazanımın bilgisini yayarak başardık. Aslında dedikodu dediğimiz bir kadınlar arası bilgi paylaşım ve dayanışma ağı. Biz çok hakkımızı böyle elde ettik. Şimdi orada bütün fabrikalar çocukların kırtasiye masraflarını karşılamak zorunda.

Biz de kreş konusuna gelecektik. Genel olarak kreşlerin durumu konusunda bilgi verebilir misiniz? Mesela mesai saatleriyle uyumlu mu kreşler?
Halime: Malatya’da sabah anneden önce çocuk alınır, anneden sonra bırakılır. Beş, on dakika aralıkla filan. Malatya kreş konusunun en iyi olduğu yerlerden biri, bu mücadeleyle oldu. Sıfır-üç yaş da alıyor bu kreşler. Bu arada Tokat’ta da kreş varmış. Malatya’da saatler uyumlu ama mesela fazla mesaiye kaldın mı çocuk kreşte kalamıyor. O zaman çocuğu kim alıyor? İşte benim sekiz yaşındaki kızım gidip alıyordu. Bir sürü annenin sorunu buydu aslında. İki-üç-dört yaşında çocukları sekiz-dokuz yaşındaki ablaları alıyor, yoksa ortada kalıyor.
Malatya’daki kazanımı şöyle anlatayım: Daha önceleri senin çocuğunun kreşe gidebilmesi için bu 2000-3000 kişilik büyük fabrikalarda kadın sayısının 150’yi geçmiş olması ve orada altı ay çalışmış olman gerekiyordu. Sen altı ayını doldurmadan çocuğunu kreşe gönderme olasılığın yok. Altı aydan sonra talep oluşturuluyor, talebini de uzun bir süre sonra onaylıyorlar. Diyor ki, önce çalıştığından emin olacağız. Ama o sürede sen çocuğunu nereye bırakacaksın? Anneanneye, dedeye, neneye, komşuya filan ya da biraz ücret verebilen varsa bakıcıya bırakıyor. Bu da tabii güvenli değil. Birçok kadının yaşadığı bir durum buydu. Bununla beraber kırtasiye masrafının çok fazla olması dertti, bir asgari ücret kadardı kırtasiye masrafı ve senelik alınıyordu. Yemek masrafı anneye aitti. Tüm bunlar fabrikalara yüklendi. Servisler eksikti, duraklar uzaktı. Bunun yerine çocuklar kapıya bırakılmaya başlandı, durak olayı kalktı. Yemek meselesi iyileştirildi. O altı ay şartı kaldırıldı. Anne işe girdiği gibi artık çocuk kreşe alınmaya başlandı. Sonra İngilizce öğretmeni talep ettik mesela. İngilizce öğretmeni, cimnastik öğretmeni, drama öğretmeni, resim öğretmeni, müzik öğretmeni filan – hepsi de oldu. Yani hepsi Malatya’da yapıldı.
Bahar: Ben orada şu uyarıyı yapayım mı? Bu Baykan’lar ve Malatya örneğiyle sınırlı. Odaklandığımız şehirlerde her üç kadından yalnızca biri kreşe erişebiliyor. Hakkı olduğu halde diğer ikisi erişemiyor. Ve bu kadın işçi sayısı 149’da bırakılmadığı hallerde de böyle. Yani 150’yi geçtiği halde büyük ve orta ölçekli fabrikalarda kreş yok. Olan kreşlerde de, mesela yine Malatya’da saatler biraz artırılmış ama kreş saatleri mesaiyle pek uyumlu değil. Çocukların kreşten alınması sorununu kadınlar daha çözememiş durumdalar. Malatya’da yine gıda masrafları vs. karşılanmış ama diğer yerlerde, kreş imkanı varsa da kadınlar çocuklarına beslenme vermeye zorlanıyorlar. Yani biz bu iyi örneğin, genel örneklemi manipüle etmemesi için de kreş konusuna fabrika ölçeğinde baktık. Ona dikkat ettik.
Halime: Baykan’lar bu arada bayağı bir devrim örneğidir. Biz orada bunların yanı sıra mücadeleyle, kendi yöntemlerimizle örgütlenerek dokuz yıllık yönetimi değiştirdik. Hani hep grevler anlatılır ya. Bir yere gittiğimizde genelde grevde olan arkadaşlarımız konuşur. Ben biraz kızıyorum, diyorum ki ben greve çıkmayan işçiyim ya. Ama burada da benim görünmez emeğim var. İçeride o kadar mücadele verdim.
Bu da bir görünmez emek gerçekten. Peki demin dediniz ya, kreş talebini erkek işçiler üzerinden genişletmedik diye. Elbette ütopik bir tartışma olduğunu anlıyoruz ama sendikanın içinde hiç ebeveynlik rolleri, erkek işçilerin de bakım yükünü paylaşması, çocuğuyla vakit geçirme diye bir gündeminin olması, bunun ortak sorumluluk olarak görülmesi üzerine konuşuluyor mu? Gelecek vizyonumuzda var dediniz ya, biraz açar mısınız?
Bahar: Aslında bu araştırma, bizim tartışmamızı şu açıdan geriye götürdü: Biz bir yerden sonra bakım emeğinin eşit bölüşülmesini artık bir kenara bıraktık. Kadınlar çalışma koşulları yüzünden çocuklarına bakamıyor der hale geldik. Öyle bir durum ki, mesela bir kadın ben çocuğumu emziremedim sütüm mememde kaldı, sütüm kesildi diyor. Hani emzirme odası normalde işyerlerinde tanımlanmış bir mekandır ya. Fakat yok. Çocuğunu getirmesi ve emzirmesi veya süt pompalaması için bir alan ayrılmamış. BİRTEK-SEN’de kadın temsili yüksek. Dolayısıyla kadınların bu tür tartışmaları yapma alanları var, biz bu dediğinizi içeride tartışıyoruz ama raporda bunu konuşamadık. Konuşmamıza imkan vermeyen bir tablo vardı karşımızda. O yüzden şimdi ayrıca ifade ediyoruz: Evet, bakım emeğinin bu biçimde cinsiyetlendirilmesi yanlış, bunun eşit bölünmesi ve kreş talebinin kadın işçi sayısıyla ölçülmemesi gerekiyor diyeceğimiz bir nokta gelmeli. Bunu da bu çalışmanın bir sonraki ayağını yaparsak dile getireceğiz. Fakat hiç değilse sendika kendi içerisinde şunu söyledi: Biz de kendi sendika toplantılarımızda bir alan belirlesek, orada çocuklara bakılsa, bunun için bir kişi tanımlasak vs. Çünkü bu kadınların sendika toplantılarına gelmesi önünde de engel. Ama erkekler için engel bile değil ki oturup bunun çözümünü konuşalım.
Halime: Yemek sorun mesela. Kadın evde yapılmış yemeği yoksa ya da çocuğa ders yaptıracak biri yoksa gelmiyor. Çünkü çocuğa ders yaptırmak da aslında annenin üzerinde. Kreşle alakalı bir şey daha söyleyebilirim. Baykan Denim’de her cuma anneler kreşe götürülüyordu, çocuklarla iletişim etkinliği vardı. Bu yine velilerden gelen bir talepti. Gittikçe kalabalık olunca, her hafta iki ya da üç veliyi götürmeye başladılar. Hem çocuklarımızla zaman geçirebiliyor hem de kreşin şartlarını, örneğin yemekleri kontrol ediyorduk.
Bahar: Baykan kimi açılardan fazla iyi bir örnek. Bunlar işçinin mücadelesiyle, örgütlenmesiyle kazanılmış haklar. Ama orada bile mesela mesai saatleri çözülebilmiş değil, fazla mesai saatleri oldukça yüksek hâlâ.
Halime: Fazla mesai bir de şöyle, bundan çok vergi kesiliyordu. Yani sen mesaiye kalıyorsun, öyle bir vergi kesintisi yapılıyor ki sen bedavaya çalışmış oluyorsun. Buna karşı da işçiler içeride eylem yaptık. 10 kişiyle başladık, sonra 20-30-50 derken bütün işletmeyi örgütledik. Bunun üzerine Baykan Denim bu vergiyi üstlendi. Hâlâ onlar ödüyor. Bir de onun beraberinde mesaide artık imza geldi. Yani işçi kalacaksa kalmak istiyorum diye imza verecek. Hatta bir usta, işçinin yerine imza attığı için işten atıldı. Tabii ki alttan çok mobbing yapılıyor yine de. Mesaiye kalmak istemezsen başka yollarla cezalandırıyorlar seni. Ama yine de işçinin kullanabileceği bazı yollar ve mekanizmalar oluştu diyebilirim.
Raporda da fazla mesai ücretlerinin alınamaması ya da eksik alınması konusu geçiyor, şimdi de bahsettin. Bununla örneğin uzun vadede yaşlı kadın yoksulluğu arasında nasıl bir bağ var sizce?
Bahar: Fazla mesainin saatlik resmi ücreti 179 TL idi galiba en son, biz avukat arkadaşla hesapladık. Bizim araştırmamızda kadınların aldığı ortalama resmi tutarın altında kalıyor. Nasıl yapabiliyor patron bunu? Öncelikle elden veriyor fazla mesaiyi, bankadan yatırmıyor. Fazla mesai olarak göstermiyor. Sanki fazla mesai yapmadı gibi gösteriyor ama aslında yaptırıyor. Dolayısıyla bu SGK primlerini çok kötü etkiliyor. Zaten emeklilik maaşları yetersiz. Yani yaşlı yoksulluğu bizim ülkemizde çok ciddi bir problem. Fazla mesailerin de eksik hesaplanmasıyla emekli maaşları daha da düşük hale geliyor. Sendika avukatımızla yaptığımız uzman görüşmesinde de bu vurgulandı. Kadınlar tabii bunu umursayacak halde değiller, şu an ellerine ne geçtiğine bakıyorlar. Ama bilmiyorlar ki geleceklerinden çalındı o para. Emekli maaşlarında o fazla mesailerini veya çalışma primlerini göremeyecekler. Bu da onların yoksulluğunu ciddi anlamda besleyecek. Asgari ücrette ciddi bir ihlal göremiyoruz, çünkü en azından Türkiye’de büyük ve orta ölçekli fabrikalarda kayıt dışı istihdam konusu ciddi oranda çözülmüş gibi görünüyor. Ama fazla mesaide ciddi bir kayıt dışılık söz konusu. Ben görüştüğümüz o 116 kişinin verisinde henüz tanımlanmış şekilde fazla mesai ücreti alan kimseyi göremedim. Teker teker baktım ve görmedim.
Bir de aslında bu daha önce konuştuğumuz küresel ilişkiler ve dijitalleşme bağlamında çok kolay denetlenebilir bir şey değil mi? Yani hangi makinenin kaç saat çalıştığını görüyorlar sonuçta, bunu SGK dökümleriyle karşılaştırarak uzaktan bile anlaşılır bu kayıt dışılık. Nasıl göz yumulduğunun da bir göstergesi değil mi bu?
Bahar: Güya öyle ama bir yandan fabrika diyor ki ben 1000 işçi çalıştırıyorum senin 3000 ürününü üretmek için ama 500 kişi çalıştırıyor aslında. Bunu biz fabrikadaki işçilerle yaptığımız konuşmalardan biliyoruz ama o patron işçinin dijital ikizini sanki iki kişiymiş gibi gösteriyor. Bu dijitalleşme ve otomasyon yıllar önce ilk konuşulduğunda, sendikalar acaba bizim çalışma koşullarındaki ihlalleri ispatlamamızda ve kendi verilerimizi oluşturmamızda yardımcı olur mu demişti. Olmadı. Tersine, sömürünün başka bir çeşidi olarak karşımıza çıktı. İlişkileri gizlemede yeni bir yöntem sağladı sadece.
Peki o halde nasıl emekli oluyor bu kadınlar – veya olabiliyorlar mı?
Halime: Emekli olan kadın sayısı çok az. Hatta fabrikada emekli olmayı hayal eden, emeklilik için çalışan kadın sayısı bile çok az. Kadın hep kendini yedekte çalışan, yani aslında demirbaş değil de hâlâ evin ekonomisine destek veren taraf olarak görüyor. Hâlâ evimizin direği erkektir, bütün kazanım onundur bakışı var. Biz kadınlara anlatıyoruz: Bak sen de evin demirbaşısın. Aynı parayı kazanıyorsun. Ücretin aynı. Bizim sendikal örgütlenmelerde en çok zorlandığımız, ulaşmakta güçlük çektiğimiz, bir türlü örgütleyemediğimiz kesim yaşlı kadınlar. Çünkü sektörde ciddi bir yaş tehdidi var. Yaşlı kadınlar iş bulmakta çok güçlük çekiyor ve çalıştığı yerden koparılırsa bir daha iş bulamayacağını biliyor. Eve dönüp torun bakacağım o zaman diyor, çünkü başka bir seçenek kalmıyor ama çalışmaya da ihtiyacı var. Bu kadınlar emeklilikten sonra gelip çalışan kadınlar değil, yaşlı ve emekli olamamış kadınlar. Hâlâ hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Yani asıl parası, geçim kaynağı o. Bunların çoğu da boşanmış kadınlar.
Bahar: Şık Makas’ta biz cinsiyete dayalı şiddet ölçümü yapmak için işçilerle görüştük. Sendikanın fail olduğu veya engelleyemediği şiddet olaylarına odaklanmak istedik. Baktık ki kadın işçiler bu eylemlerden çekilmeleri için sendika temsilcileri tarafından mesela şu şekilde tehdit ediliyor: “Bu yaştan sonra başka yerde iş bulamazsın.”
Sendikal algı kısmına geliyorum. İlk sorumuz kreşle ilgili. Rapordan anladığımız üzere, işçiler sendikalıysa o iş yerinde kreş olma ihtimali daha yüksek ama yine de ‘kreş yok’ diyen 81 işçinin 30’u sendikalı. Dolayısıyla sendikalar için kreş bir öncelik mi, değil mi, nasıl değerlendirirsiniz? Ya da kadınların bunun gibi koşulların iyileştirilmesine dair talepleri ne kadar görünür – kadınlar bu alanda sendikalara ne biçimde görünüyor, ne biçimde görünmüyor?
Bahar: Sendikalar, birçok şey gibi, kreş meselesini de o kadar önemli bir hak olarak görmüyor gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. Çünkü çok önemseselerdi durum bu olmazdı. İşçilerin sendikalı olduğu ve 150 kadın işçi sayısı geçilmiş olan fabrikada kreş yok. Bir hak olarak orada kreş olması gerekiyor. Ama göz yumuluyor bunun olmamasına. Kadınların sendikalara yönelik hayal kırıklıkları çok fazla. Bunun sebeplerinin başında da tam olarak haklarının savunulmadığı algısı geliyor. Kreş dışında yan haklar da onlar için çok ciddi bir sorun. Somut iyileştirmeler talep ediyorlar. Bunlar da ayrımcılık ve mobbingle mücadele mevzusu, kreş desteği ve tacize karşı güvenli alanların oluşturulması.
Bizim çalışmamızda görüştüğümüz iki kadından biri sendikalıydı. Sendikal algı konuşacağımız için, sendikaları kendi aralarında ve sendikasızlarla kıyaslayacağımız için sayıların yakın olmasını önemsedik. Yoksa Türkiye’de sendikalılık oranı tekstil sektöründe oldukça düşük. Türkiye’de işçilerin sendikalaşması zaten zor, kadınların sendikalaşması iyice zor. Tekstil sektöründe kadın işçilerin işten çıkarılma korkusunun yanı sıra, Halime’nin de bahsettiği gibi, evde yemek yokken sendika toplantısına gidememe hali ya da ailesinin izin vermemesi gibi durumlar var. Raporda onların görüşmeler sırasında dile getirdikleri kelimeleri sayısal olarak ölçüp bir kelime bulutu yaptık. Ve orada en çok ne diyorlar? Cinsiyet ayrımcılığı. En çok öne çıkan sebep bu. Koca, baba, baskı, erkekler, kötü sendika. Hepsi kadınların sendikalaşmasını engelleyen faktörler olarak geçiyor. Araştırmadaki sendikalılar arasında sayısı en yüksek olan TEKSİF, sonra Öz İplik İş, en düşük BİRTEK-SEN. Ki gerçekte de bu böyle zaten bölge açısından. TEKSİF ve Öz İplik İş’te, kadınlar en çok neyin faydasını görmüşler sendikadan yana? Ücret iyileştirmelerini görebilmişler. Ama onun dışında “Patronla işbirliği içerisindeler, aidat veriyorum ama yüzlerini göremiyorum” gibi ifadeleri de çok fazla.
Halime: Bir de şunu eklemek istiyorum. Malatya’daki kreş meselesi, sendikalar üzerinden elde edilen kazanım değil. Bu ne Öz İplik İş’in başarısı ne de TEKSİF’in başarısı. Baykan Denim’de elde edilen o haklar işçilerin kendi mücadelesinin başarısı. Sendikanın yapmadığı yerde kendi aramızda yaydığımız bilgilerle yaptık. Çünkü her işçi kendi koşullarını ve mücadelesini yaratabilecek zeka ve zihniyete sahiptir. Yani yapmak isteyeceksin o kadar. O çaresizlik duygusundan sıyrılman gerekiyor. Mesela biz o dönem TEKSİF’te örgütlüydük ama sendika bizimle dalga geçiyordu biz bunları yaptığımızda. Ben kreşe verilene kadar kızımın bakıcıdan şiddet görme sürecini sendikada anlattığımı hatırlıyorum. Bu altı ay sınırı ortadan kalkmalı demiştim. Unutmuyorum, bana “Niye uğraşıyorsun ki bununla. Sen zaten kızını verdin artık,” dediler. Ama diğer kadınlar veremiyor dedim. Yeni başlayacak bir kadın geldi, onaylandı, iş başı yapacaktı, çok ihtiyacı vardı ama sırf çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için giremedi. Bu bir engel değil mi, bu kreş meselesi çözülse o kadınlar işe girebilecek dedim. Bunu onlara söylediğimde, “Ya böyle bir şey mümkün değil”, “Çok uğraştırır, gerek yok” ya da “Belki sözleşmede çok olursanız, örgütlerseniz, bakarız” gibi cevaplar verilmişti. Konuyu basitleştiren, lakayt bir tavır vardı. Önemsenmemişti. Açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Sizce neden peki? Bu konuları gündeme almak kadın işçileri örgütlemek için çok iyi bir araç olabilecekken neden öncelik olmuyor?
Bahar: Şöyle düşünün: Türkiye’de bir fabrika kuruluyor. Bu fabrika markalar için üretim yapacak. Markalar göstermelik de olsa bir sendikanın varlığını talep ediyorlar orada, daha sonra başları ağrımasın diye. Bu durumda fabrika ve sendikanın zaten ortak amacı, maliyetlerin dışsallaştırılması ve azaltılması, bu şekilde kârın maksimize edilmesi değil mi? Yeniden üretim emeğini, genel olarak işçinin fabrikadan çıktıktan sonraki bütün masraflarını dışsallaştırma eğilimi var. Kreş, servis bunların hepsi kârdan eriten, masraf olarak karşınıza çıkan şeyler. Ve bir de bunları kadınlar istiyor. Bunları kültürel kodlar üzerinden de onlara yıkmak, taleplerini yerine getirmemek, yani sendikaların bunun bir hak olduğu konusunda bile işçileri bilinçlendirmemesi söz konusu. Kadınların da çok sık söylediği gibi burada patron-sendika işbirliği var. Halime’nin başta verdiği bir örnek vardı ya, bir sendikacı İstanbul’da bir toplantıda “Kadınları örgütlemek çok zor” demiş. Kadınlar neden örgütlenemiyorlar meselesinde, bu “özgüven eksikliği” ve “hakların bilinmemesi” kodları bizim araştırmamızda en son çıkan şeyler. Daha üstte zaman eksikliği ve kadın temsiliyetinin az olması var mesela. Kadınlar ne istedikleri çok iyi biliyorlar. Beklentilerini dile getirmek konusunda çok netler. Yoğun olarak bir işten çıkarılma korkusu var. Türkiye’de sendikal örgütlenme bir hak, ILO’da gitmiş bunu imzalamış, kendi İş Kanunu’nda bu var. Ama eğer örgütlenirsem işten atılırım diye düşünüyor kadınlar. “Kocam bana diyor ki seni işten atarlar” gibi bir korku var bir kere. Elbette bu kısım sendikaların kabahati değil. Diğer yandan da bazı sendikalarda örgütlenmek işçilerin kendi tercihleri değil. Zaten fabrika tarafından o sendikada olmaya teşvik ediliyorlar. Ama buralarda da kadınların kendi özgür talepleri hiçbir şekilde duyulmuyor ve yerine getirilmiyor.
Halime: Bu arada sendikalar kadınları örgütlemek için de uğraşmıyor, yani peşinden gitmiyor. Ama ben bu konuda kadınlara çok inanıyorum. Sendikaya ilk gittiğimde de demiştim. Burada kadın üye sayısı ne kadar artarsa işçi sayısı da o kadar artar. Ben bir erkeği örgütlemek için iki-üç yıl uğraştığımı biliyorum. Örgütlenirken ne soruyor? “Bize ne vereceksin?” Yani para, menfaat ya da yönetimde olmak, bunları istiyor. Ama kadın ne istiyor biliyor musunuz? Biz en azından çok uzun fazla mesailere kalmasak, eve gidebilsek, çocuklara yemek yapabilsek. Bu erkek ustalar bize dokunmasınlar, temas etmesinler. Ya da bize bağırmasınlar mesela. Son derece şeffaf talepler bunlar. O yüzden ben kadın örgütlülüğünü çok benimsiyorum ve önemsiyorum.
O halde genel olarak farklı düzeylerde sendikalara ne söylüyorsunuz bu çalışmanız aracılığıyla?
Bahar: Biz çalışma koşulları bölümünde derinlemesine görüşmeleri kullandık ama sendikal algı bölümünde öyle yapmadık. Sadece 116 işçinin açık uçlu sorularda söyledikleri her şeyi temalaştırdık ve bu temaları kodladık. Sonra da bunların verisini çıkardık. Bilimsel metodlar kullanmaya çalıştık. Detayların kaybolmamasını önemsedik. Diğer yandan niyetimiz diğer sendikalara saldırmak değil, sendikaların çıkarabilecekleri dersleri doğru aktarabilmekti. Mesela olumsuz kodlarda “deneyime dayalı hayal kırıklığı” ile “gözleme dayalı hayal kırıklığını” da birbirinden ayırdık ki şunu görelim: Sendikalı olan ne yaşıyor, sendikasız olan ne düşünüyor? Amacımız sendikaların gerçekten alıp okuması, bu durum üzerine düşünmesi.
Sendikaların erkek egemen yapılar olması kadınların çok şikayet ettiği bir şey. Hem erkek egemen hem kadınlar için güvenli değil. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan unsurlar kadınların sendikalaşması önünde önemli bir engelken erkek sendikacıların çıkıp da “kadınları sendikalaştıramıyoruz” demeleri aslında tam da istedikleri şeyin gerçekleşmesi durumu. Halime’nin de anlattığı gibi, kadınların örgütlendiği alanlarda değişim bambaşka oluyor. Tıpkı barışı örgütleme süreçlerinde kadınların aktif olması nasıl barışın gerçek ve kalıcı olmasında etkin bir rol oynuyorsa, bence sendikal mücadelede de benzer bir dinamik var. BİRTEK-SEN bunu önemsiyor. Bence bu raporda bunu gösterdi. Önerilerini ve stratejilerini hayata geçirerek de kanıtlar diye umuyorum.
Bize bu zamanı ayırdığınız için de bu güzel rapor için de çok teşekkür ederiz, emeğinize sağlık.








