Ayşegül Sandıkçıoğlu, kendi deneyimlerinden yola çıkarak KESK bünyesindeki sendikaların yönetim kademelerinde yer almış kadınlarla yaptığı görüşmeleri derlemiş. Kadınların sendikada politika yaparken karşılaştıkları zorlukları, güçlendikleri alanları görünür kılmayı amaçlamış.

Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
Didem Madak
Kuşaklar boyunca sürüp giden bazı ezberlerimiz var; her kuşak bu ezberleri hem devralıyor hem de alt üst ederek tekrar yıkıyor. Ancak ve ancak sol/sosyalist mücadele içindeki bir erkeğin, sırf bu nedenle sevgilimiz/yoldaşımız/arkadaşımız olabileceği böyle bir ezber. Halbuki bir mücadelenin neferi olmakla, yaşamını bir ideolojinin beraberinde getirdiği etik-politik değerler üzerine kurmak bambaşka şeyler. İşte iyi bildiğimiz bu hikâyede ilk karşılaşmamız hayal kırıklıkları ve umutsuzlukla yoğurulduktan sonra yerini direnç ve farkındalıktan başlayan bir bakışa bırakıyor. Ayşegül Sandıkçıoğlu’nun hazırladığı Duygusal Olan Politiktir: KESK’li Kadınların Mücadele Deneyimleri adlı kitap, bir yanıyla bahsettiğim direncin ve farkındalığın arka planına şahitlik etmemizi sağlıyor.[1]
Ayşegül Sandıkçıoğlu kendi deneyimlerinden yola çıkarak KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) bünyesinde yer alan Eğitim-Sen, SES, TÜM-BEL-SEN, BES ve Haber-Sen’in yönetim kademelerinde yer almış kadınlarla yaptığı görüşmeleri derlemiş. İstanbul, Ankara, Amed, Dersim, Çanakkale, İzmir illerini kapsayan bu görüşmelerde Sandıkçıoğlu kadınların sendikada politika yaparken karşılaştıkları zorlukları, güçlendikleri alanları görünür kılmayı amaçlamış. Kadınlarla yaptığı görüşmelerde onların sendikada örgütlenme deneyimine, sendikal faaliyetler yürütürken özel yaşamlarında ve sendika içerisinde yaşadıkları zorluklara odaklanmış. Kitabın ilginç yanlarından biri, her bir görüşme sonrasında, Sandıkçıoğlu’nun görüşülen kadına yazdığı teşekkür notuna yer vermesi. Kendisi de uzun süredir sendikal mücadele içinde yer alan Sandıkçıoğlu, kadınların bu mücadeleleri sürdürürken ne denli zorlu, yıldırıcı yollardan geçtiğini, sendikalardaki erkek egemen pratikler nedeniyle emeklerinin değersizleştirildiğini iyi biliyor. Bence bu teşekkür notlarıyla, görünmeyen bu emeği görünür kılmaya çalışıyor.
Bir nebze sol/sosyalist yapılar içinde yer almış, feminist hareketten veyahut kadın hareketinden kişilerin ayrıntılarını bilmeseler de alttan alta fısıltıyı duydukları şu mesele: “sendikalar, meslek odaları kötü durumda”. Aşırı bürokratik, hiyerarşik yapılar olmaları, hep benzer isimlerin karar verici makamlarda yer almaları, farklı ideolojik yaklaşımlar arasındaki gerilimler, çalışma koşullarının elverişsizliği ve en nihayetinde erkek egemen işleyiş tarzları bu fısıltının arka planını oluşturuyor. Bu kitapla birlikte, ilk kez sendikal mücadele içinde yer alan kadınların yapılardaki patriyarka karşısında nasıl bir mücadele yürüttüklerine açık seçik şahitlik etmiş oluyoruz[2]. Bu aktarımlarda pek çok farklı biçimde tekrar eden bir mesele var: özel alanlarında halihazırda patriyarka ile mücadele eden bu kadınlar, sendikal faaliyetlerinde hem özel yaşamları üzerinden hem de sendikanın işleyiş tarzı üzerinden eşitsiz iş bölümü, psikolojik şiddet, mobbing, taciz, küçümsenme, görmezden gelinmeyle patriyarkaya maruz bırakılmışlar. Aysun Gezen bu deneyimi açık bir biçimde dile getirmiş:
Özgürleşmek için girdiğimiz politik faaliyet prangamıza dönüşüyor ve bir süre sonra o ağır zincirleri dahi fark edemez duruma geliyoruz; kız kardeşliğin, kadın dayanışmasının iyileştirici ve dönüştürücü gücü unutuluyor; ses çıkaran kadınlar bazen öncelikle prangalarına çoktan alışmış başka kadınlar tarafından susturuluyor. En itici yanı sanırım buydu benim açımdan: İşe yaradığın için ve sürece değer görmek… bunun ne kadar pragmatik bir yaklaşım olduğunu ve aslında değer görmediğini kendine de itiraf ettiğin o an…[3]
İstisnasız neredeyse her görüşmede ev içi emek üzerinden yaşadıkları çelişkilere değinilmiş. Kadınlar sendika faaliyetlerine tam zamanlı katılabilmek için, günler öncesinden yemek hazırladıklarını, ev işlerini organize ettiklerini söylüyor, kendilerine zaman yaratabilmek için uykularından feragat ettiklerinden söz ediyorlar. Bir diğer önemli noktayı ise bakım emeği oluşturuyor. Kadınlar çocuk bakımını özel alanda çoğunlukla tek başına üstlendiklerini, sendika çalışmaları sırasında çocukları ile ilgilenebilecek birileri olmadığı için onları sendikaya götürdüklerini aktarıyorlar. Çocuklar için hiçbir ortam veya bakım desteğinin, yıllarca talep edilmesine rağmen, sağlanmadığı sendikalarda, sandalyeler üzerinde uyutarak büyüttükleri bu çocuklara ilişkin derin suçluluk duyguları hissettiklerini dile getiriyorlar: yeterince iyi bir anne olamamak. Kadınların ev içi emek ve çocuk/yaşlı bakım yükünün ne partnerlerince ne de sendikal mücadele içinde paylaşılmadığını görüyoruz. Buna rağmen neredeyse iki, üç kişilik bir emekle bu mücadeleyi sürdürdükleri için “bizim emeğimiz, sendikadaki erkeklerin emeğiyle eşit değil” diyerek gösterdikleri çabayı vurguluyorlar.
Kadınların özel yaşamlarının sürekli didiklendiğini görüyoruz: evli kadınlara evini ihmal etme deniyor, çocuğuna/partnerine zaman ayırmadığı ima ediliyor, sendikaya zaman ayıramazsın diye bezdiriliyorlar… Hatta en ironik görüşmelerden birinde, Firdevs Hoşer sırf o katılamasın diye önemli toplantıların geç vakitlerde, ocakbaşında yapıldığını dile getirmiş. Bekar kadınlara “koca bulmaya gelmiş” deniyor, kadınların flört ilişkileri bir anda emek örgütlerinin asli meselesi haline geliyor. Bir şekilde, kadınları bezdirip geri çekilsinler diye emek, cinsellik, kimlik ne varsa masaya dökülüyor. Ayşe Panuş kendi deneyimlerini paylaşırken bu baskıdan şöyle bahsediyor: Adeta yüz tane kocam vardı örneğin. Herkes bir şeylere karışmayı, akıl vermeyi hatta yargılamayı hak görüyordu kendine.[4]
Kadınlar bu mücadeleye karşı hissettikleri bağı dile getirmişler sık sık. Örgütlerde üzerlerine yağan patriyarkaya rağmen inadım inat diyerek devam etmişler. Sendika içerisinde yaşadıkları pratiklerde de bu inadı sürdürmüşler. Kürsüde konuşurken kadınların tereddüt edip titrediğini, erkeklerin bin yıldır aynı söylevleri kendilerinden emin bir şekilde dile getirdiklerini görmüşler. Kadınlara, özellikle genç kadınlara “süs bebeği” muamelesi yapıldığına şahit olmuşlar. Sürekli kendilerini ispat etmeleri beklenmiş, bir toplantıya dahi katılamamanın bedelinin ağır olduğunu hissetmişler, karar verici mekanizmalarda yer almaları engellenmiş, çoğunlukla kadın sekreterliğine itilmişler, herhangi bir konuda itiraz etmek, tartışmak onlara “cadı, huysuz” kadın imgesine mal olmuş, feminist kadınlar dışlanmış, herhangi bir konuda kadın-erkek eşitliğinden bahseden kadınlar kendilerini bu şekilde tanımlamadıkları halde “feminist olmakla” itham edilmişler, örgütlerin bütçelerinde kadın çalışmalarının en dibe itildiğini, maksatlı bir şekilde kaynak ayrılmadığını söylüyorlar, örgütlenmelerde yer alan şiddet faili erkeklerin cezasız kaldıklarını dile getiriyorlar, hatta örgütler erkek şiddetinin üzerini örtmek için harekete geçiyorlar, etnik, coğrafi farkların görünür olduğunu, LGBTİ+’lara dair hiçbir politika yapılmadığını, gündeme dahi alınmadığını dile getiriyorlar. Hep tetikteler, bir anlık boşlukta erkeklerin mikrofonu ellerinden alacağından, kadın toplantılarını karma toplantılara çevireceklerinden endişe ediyorlar.
Tüm bu deneyimleri paylaşan kadınlardan bazıları, tam da örgütlenme içerisinde yaşadıkları ezilme ve sömürünün onlara “kadın bakışı” kazandırdığını dile getiriyorlar. Görüşmecilerden Deniz Salmanlı bu dönüşümü şöyle aktarıyor: Utangaç bir kız çocuğuydum ama elli yaşımda isyankâr bir kadın oldum.[5] Patriyarkanın yarattığı iktidarın onlar için sendikal örgütlerde görünür hale geldiğinden bahsediyorlar. Burada kadınların feminizmle kurdukları bağda dikkat çekici bir yan olduğunu görmek mümkün. Feminist hareketle ilişkisi olan (Sosyalist Feminist Kolektif ve Amargi gibi…), kendini feminist olarak tanımlayan kadınlar, sendikal örgüt mücadelelerinde, yani erkeklerle politika yaparken ihtiyaç duydukları güç ve deneyimi feminist örgütlenmelerde bulduklarını aktarıyorlar. Feminist düşünce ve pratikten beslenseler de kendilerini feminist olarak tanımlamayan kadınlar için de feminist hareketin varlığı, eylemleri güçlenme zemini olarak tarif ediliyor. Dolayısıyla bu aktarımlardan karma örgüt yapılanmasındaki kadınlar açısından feminist hareketin çok kurucu nitelikte bir alan olduğunu anlıyoruz.
Kadınların sendikal mücadeleye dair aktarımlarında dikkat çeken bir nokta daha var. Sendikalar, farklı siyasal grupların bir arada örgütlendiği bir yer. Görüşmelerde bazı kadınlar parçası oldukları bu karma yapıdaki siyasal gruplardan bahsediyordu. Görüşmenin sınırlılıkları, kitabın amacı doğrultusunda bu örgütlerde kadın olarak yaşadıkları sorunlara çoğunlukla değinmemişlerdi. Diğer yandan aile içinde maruz kaldıkları eşitsiz iş bölümünü de çoğunlukla sendikal mücadelede yaşadıkları zorluklar üzerinden ele almışlardı. Bu nedenle ait oldukları örgütlenmeler veya parçası oldukları aileler dışında sendikal mücadelede, onların deneyimlerini paylaşabilecekleri, açıkça konuşabilecekleri, politika yapabilecekleri bir alan yarattıklarını hissettim. Ki aile ilişkileri açısından, sendikal mücadeleleri patriyarka ile yeniden pazarlığa tutuşmak, kendilerini hanenin dışında var edebilecekleri bir alan yaratmak anlamına da geliyordu. Yani daha açık bir şekilde ifade edecek olursam, içinde bulunduğumuz karma siyasal grupta, patriyarkal ilişkileri açıkça konuşmakta zorlanıyorsak, sendika hem bu karşılaşmaların yaşandığı hem de farklı siyasal grupların bir arada oluşlarından dolayı kadınlara daha rahat bir alan açmış olabilir. Benzer şekilde evde yemek yapmaya dair tartışmak, mücadele etmek her an her durumda mümkün olamıyorsa, sendikal faaliyetler yürüten bir kadın olarak, yani siyasal bir amaçla bu tartışmayı yapmak işleri bir nebze kolaylaştırmış olabilir.
Kitap boyunca sendikal mücadelenin yanı sıra kadınların deneyimlerinden izlediğimiz diğer ana gündem aileydi. Aile hep ayağımıza dolanan bir mesele olarak, görüşmelerde de önemli bir ağırlık teşkil ediyordu. Ev içi görünmeyen emek, bakım yükü, bedensel/cinsel sömürü ve şiddetin yanı sıra örneğin politik mücadele içerisinde yer alan ailelerden gelmek ile politikadan uzak ailelerden gelmenin kadınlar için benzer yanları olduğunu görüyoruz. Politik ailelerde, kadınların sol mücadele içinde aktif yer alan özne konumları kabullenilip takdir görse de emek sömürüsü devam ediyor, kadınlar bedenleri ve cinsellikleri üzerinden zapturapt altına alınmaya çalışılıyor. Politik yaşamla hiçbir bağı olmamış bir aileden gelmek ise ilk etapta kadınların, politik özneler olabileceğini kabul ettirmek için ekstra çabalamaları anlamına geliyor. Her koşulda ekstra baskıya karşı, ekstra çaba ve inat gerekiyor.
Ayşegül Sandıkçıoğlu kaleme aldığı son sözde, sendikal faaliyetler içerisinde kadınların maruz bırakıldıkları patriyarkal kültür ve pratiği sembolik şiddet olarak tanımlıyor. Bu şiddet karşısında temel politik mücadele alanımızın Ewa Majevska’ya[6] atıfla iktidar mekanizmalarından arındırılmış, karşıt kamusal alanlar yaratmak olduğunu dile getiriyor.
Kadınlar sendikal mücadele içerisinde çok şey öğrendiklerini, çok deneyim kazandıklarını, güçlendiklerini söylüyorlar. Sendikada politika yapmaya, sendikal mücadelenin bir parçası olmaya tutkuyla bağlılar. Firdevs bu inadı açıkça dile getiriyor: Ama aynı şeyleri yine yapar mıydım? Yapardım. Sendikadan Vazgeçer miydim? Geçmem. Politikadan vazgeçer miydim? Geçmem. Her şeye rağmen, her şeyin ortasında çatlaklardan mücadele sızıyor.
[1] (Haz.) Ayşegül Sandıkçıoğlu, Duygusal Olan Politiktir: KESK’li Kadınların Mücadele Deneyimleri, İletişim Yayınları, Ankara, 2025.
[2] Karma yapılar içerisinde feministler olarak yer almanın yarattığı etki, baskı, çatışma ve çelişkiler nerdeyse 1980’lerden 1990’lara feminist politikanın sürekli gündemlerinden birini oluşturuyor. 2000’li yıllarda Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) çatısı altında “gökkuşağı koalisyonu” deneyimine dair pek çok yazı kaleme alınmış. (Tartışmaya dair birkaç örneği Feminist Politika Dergisi 10. Sayıda görmek mümkün: https://sosyalistfeministkolektif.org/feminist-politika/feminist-politika-sayi-10icindekiler/ )
Bu deneyimden feminist hareketin öne çıkan tespiti ise bağımsız feminizmin, yani erkeklerden, devletten ve sermayeden bağımsız örgütlenmelerin güçlü olduğu dönemlerin, karma yapılar içerisinde politika yapan kadın+ları da güçlendirdiği yönünde oluyor.
[3] A.g.e., s. 282.
[4] A. g.e., s.37.
[5] A.g.e., s. 28.
[6] Ewa, Majevska, Feminist Antifaşizm, İstanbul, Otonom Yayınları, 2024.








