2010’lardan günümüze solun hegemonyasını yitirdiği yoksul mahallelerde çetelerin devletle ilişkisini tespit etmekten daha fazlasına, tüm bu dönüşümün gençlere ve kadınlara neler yaptığına bakmaya, bu toplumsal koşullarda politika yapmanın olanaklarına dair birlikte konuşmaya ihtiyacımız var.

Anna Bush

Bundan on iki yıl önce bu başlıkların sıralı bir biçimde yan yana gelmesini muhtemelen sadece o solcu mahallelerde yaşayanlar şaşkınlıkla karşılamayacaktı. Şimdi ise yeni nesil çeteler olarak adlandırılan Daltonlar, Casperlar, Çirkinler, Redkitler, Şirinler ve onların Türkiye sınırlarını aşan etkinlikleri hepimizi bir bilgide eşitledi: Devlet destekli ya da değil bu çeteler yoksul mahallelerde örgütlü ve yaşları 18’den küçük yüzlerce üyeye sahip. Bu çocuklar yoksullar, işsizler, geleceksizler, korkusuzlar ve gözünü bile kırpmadan birbirlerini öldürüp Instagram, Tiktok canlı yayınlarında suçla ilişkilerini bildirmekten çekinmiyorlar. Üstelik AKP iktidarının kadın düşmanı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştiren politikaları ile büyüyen bu çocuklar, içinde bulundukları çete kültürü ile de şiddet ve silah yoluyla başkaları üzerinde tahakküm kurmayı öğrendi. Yoksul mahallelerde artan çeteleşmenin sınıfsal boyutlarının yanı sıra değişen erkeklik ve tahakküm kurma biçiminin kadın erkek ilişkilerindeki yansımasını ise henüz kimse konuşmuyor.

Bugün bu çeteler Türkiye’nin her yerini sarmış durumda. Hazırlanan iddianameler, dava dosyaları, yakalananlar, öldürülenler bize bu çocukların yaşlarının 15-20 arasında olduğunu gösteriyor. Motor üzerinde gerçekleştirdikleri infazları kask kamerasından çekip paylaşıyorlar. Ellerinde tabancalar, Uziler, Kalaşnikof ve el bombalarıyla birbirlerini tehdit eden mesajlar yayınlıyorlar. Sokak ortasında çatışmalara girmekten bırak çekinmeyi yüzlerini gizleme gereği bile duymuyorlar. Tüm bu ürkütücü dünyaya basit bir Google aramasıyla ulaşmak mümkün. Yoksul çocukların ilkokulu bitirir bitirmez MESEM’ler eliyle ucuz işgücü olarak sermayeye sunulmak, merdiven altı tekstil atölyelerinde günde 15 saat çalışmak, çeteleşmek dışında başka seçenekleri pek de yok. Üniversite okuyanlar da geleceksizlik ve işsizlikle cebelleşse de 15-20’li yaşlar söz konusu olduğunda üniversiteye gidebilen ve o üniversitelere gidemeyen gençler arasındaki eşitsizliğin günden güne derinleştiği, sosyalleşilen ortamların keskin bir şekilde ayrıştığını görmek güç değil.

Çeteler için bir semte sahip olmak mühim. Yeni nesil çetelerin semtleri ise ağırlıklı olarak Bağcılar, Yenibosna ve Bahçelievler’di fakat bugün her yerdeler. Türkiye sınırlarını aşan eylemlerinin yanı sıra bu semtlerde ellerinde silahlarla motor üzerinde gövde gösterileri yaptıkları, birbirlerini tehdit ettikleri sayısız video mevcut internette. Barış Boyun ve onun tetikçiliğini yapan Daltonlar’ın (bugün ise bu ittifakın dağıldığı konuşuluyor) adını 8 Eylül 2022 tarihinde Sırp çete lideri Vukotiç’in Şişli’de öldürülmesiyle duymaya başladık. Daha sonra ise çeşitli ittifaklar yaparak birbirleriyle çatıştıkları, silah, uyuşturucu ve bahis pazarını nasıl bölüştüklerini okuduk. Ana akım medyayı izleyerek bile 2022 yılından bugüne bu çetelerin birbirleriyle girdikleri çatışmaları takip etmek mümkün. Türkiye’ye akın eden suç örgütleri, hangi çetenin hangi çeteyle işbirliği yaptığı, öldürülen çete üyeleri, aklanan kara paralar, Minguzzi cinayetine karıştığı ve aileyi tehdit ettiği söylenen Casperlar, Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde yurtdışına kaçmayı becermiş çete liderleri, Ali Yerlikaya döneminde ise (bir klasik haline gelmiş X postlarıyla) çökertildiği iddia edilen yine o çeteler…

Geçtiğimiz günlerde Daltonlar grubunun üstlendiği Serdar Öktem cinayetine bakalım. İnfazı gerçekleştirenler (ikisi 18 yaşından küçük çocuk) yine geçtiğimiz aylarda İspanya’da öldürülen Daltonlar liderlerinden Caner Koçer’in intikamını aldık diye bağırmıştı. Kimdi Serdar Öktem? Birbirleriyle düşman olan çetecilerin bile yer yer avukatı, hatta kendisi çete yönettiği iddia edilen MHP’li bir avukat. Serdar Öktem adını bir yerde daha duyduk. 2022 yılında öldürülen eski Ülkü Ocakları başkanı Sinan Ateş cinayetinde. Sinan Ateş cinayetinin azmettiricisi olduğu söylenen Doğukan Çep ise bugün tutuklu. Doğukan Çep’in avukatlığını yapmış Sinan Öktem’in bu cinayetle bağlantısı henüz aydınlanmış olmasa da, Sinan Ateş’in ailesi tarafından sıkça söylenen bir şey var o da bunun MHP içi bir hesaplaşma olduğu. Tüm bunları şematik dağılımla da anlatan çokça araştırmacı gazeteci yazıları, programları mevcut. Benim ise bu yazıda niyetim bu isimlerin, ilişkilerin içine dalmak değil. 1990 yılında Gazi Mahallesi’nde doğmuş, okumuş, o mahallede yaşamış bir kadın olarak devrimcilerin yetiştiği ya da onlara kucak açılan evlerden, önce uyuşturucunun hâkim olduğu ardından o evlerde çeteci çocukların büyüdüğü toplumsal dönüşüme dair düşünmek, yazmak, tartışmak.

Yazının başında sözünü ettiğim on iki yıl tesadüf değil. Bundan on iki yıl önce Gülsuyu Mahallesi’nde gerçekleşen uyuşturucuya ve çetelere karşı yürüyüşe, kendilerine Gülsuyu çetesi denilen grup tarafından silahlı saldırı düzenlendi. Bu yürüyüşte Hasan Ferit Gedik öldürüldü, cenazesi günlerce ailesinden, yoldaşlarından kaçırıldı. Cinayetin bunca yıl firari sanığı Doğukan Çep ise ancak yukarıda bahsettiğim 2022 yılındaki Sinan Ateş cinayetiyle ilişkisi sebebiyle yakalanıp tutuklandı. Aynı çete Gülsuyu’nda afiş yapan gençleri gündüz vakti taramaktan, mahallede bulunan Ezilenlerin Sosyalist Partisi bürosuna ateş açmaktan hiç çekinmedi. Hasan Ferit Gedik cinayeti tapelerinde geçen “polis molis öldürmeyelim de devrimci öldürsek önemli değil” cümleleri bize bu mahallelerde uyuşturucu satan, silah kaçakçılığı yapan, yasa dışı bahis oynatan çetelere nasıl yol verildiğini anlatıyor. Peki İstanbul’un 1970’lerde kuruluşunda devrimcilerin etkin olduğu, Alevilerin ve 90’larda köy boşaltmalarla göç etmek zorunda kalan Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı Gazi, Okmeydanı, Nurtepe, Gülsuyu, Küçük Armutlu gibi yoksul, devrimci örgütlerin güçlü olduğu mahallelerde Gezi Direnişi ve sonrasındaki hareketlilik sona erdiğinde neler oldu? Ankara ve Suruç olmak üzere iki büyük katliam ve sayısız operasyonlar, gözaltılar, baskılar ve tutuklamalarla sosyalist örgütlerin büyük darbeler aldığını söylemek mümkün. Ve artık, tek tek büroların kapatıldığı ya da kapatılmak zorunda kaldığı sokaklarda çeteciler, çetelerle ilişkili esnafın hakim olduğunu söylemek de.

2013 yılında çetelerin işçi sınıfı nüfuslu yoksul, solcu mahallelerde varlığı ayyuka çıksa da tarihi daha eskiye götürmekte fayda var. 1995 Gazi Katliamı sonrasında devlet destekli çeteler eliyle sistematik bir biçimde mahalleye uyuşturucu sokulmaya çalışıldığı herkes tarafından bilinen bir gerçek. 2010’larda devrimci örgütlerin bu bilinçli politikalarla (elbette sebepler burada bahsettiklerimle sınırlı değil; fakat sayısız panel, forum, etkinlik, birleşik mücadele anlatısında, eylem birliklerinin ve dağılmaların ardından tartışılanları bu yazıda toparlamanın imkânı yok) etkinliğinin azalmış olması çetelerin de faaliyetlerini yürütürken rahatlamasına sebep oldu. 1990’larda, 2000’lerde bir karşılığı olan devrimci olmanın, sosyalist bir örgütle ilişkilenmenin, adaletli olmanın, küfretmemenin, dayanışmanın, dergi dağıttığın evlerdeki insanların dertlerini dinlemenin yerini 2010’larda her bireyin kendini kurtarma macerasına övgüler düzen çete kültürü aldı.

Bugünün dünyasında yaşadığı mahalleden başlayarak Türkiye’yi, dünyayı değiştirme hedefi, coşkusu artık romantik, hayalperest, demode istençler haline geldi ve buna bağlı kurulan sosyal ilişkilerin, adalet mekanizmalarının yerini başka bir şey aldı. Aynı evlerde doğmuş, aynı sokaklarda oynamış, aynı okullarda okumuş olduğumuz arkadaşlarımız, kardeşlerimiz okul önlerinde, sokak ortasında satılan bonzai, ekstazi, crack gibi uyuşturucu maddelerle tanıştı. Uyuşturucu satın almak için önce kendi evlerinde hırsızlık yaptılar, sonra torbacı oldular. Yetmedi “mahallemizde uyuşturucu satanlarla mücadele ediyoruz” diye propaganda yaparak birbirlerini vuran çeteler içinde yer aldılar. Altı yıl önce 140 Journos için çekilen Arap Emrah belgeseli bu dönüşüme dair çok fazla şey söylüyor aslında. Sosyalist örgütlenmeler içinde yer almanın yerini “abilerin” ve onların çetelelerinin aldığını söylemek henüz günümüzdeki kadar kolay değildi, söyleyenler “uyarılabiliyordu”. O günlerde bu belgeseli hevesle paylaşanlar ise belgeselde konuşan iki çocuğun öldürüldüğü, bazılarının on yıllar süren cezalar alarak cezaevine girdiği gerçeğini görmedi, ilgilenmedi de. Aynı mahallede birbirleriyle çatışan Volkan Reçber ise arka fonda devrimci türküler, Alevi deyişler ile Sedat Peker’lerle, Barış Boyun’larla iş yaptığını saklama gereği bile duymadı artık. Silah kaçakçılığı, tahsilat, yasa dışı bahis hepsi ardı sıra geldi. Babaları 12 saat atölyelerde çalışan, anneleri “zengin semtlere” ev temizliğine, merdiven silmeye giden gençlerin altlarında lüks arabalar görmeye başladık. Belde silah, torbalarla paralarla poz vermek artık çok normaldi. Bir dönem devrimci örgüt dosyalarından cezaevinde kalmış erkekler birkaç yıl içinde o örgütlerin “çeteci bunlar” bildirilerinde yer almaya başladı. Geçtiğimiz yıllarda Sedat Peker videolarında görülen Zülfikar’dan, “Alevilerle yol yürünür” sözlerinden, Dev-solcuların mezarı başında verdiği fotoğraflardan bugüne bakınca klasik devletçi çeteciliğin, devletle husumetli olan toplumsal kesimleri arkasına alan çetelerle el değiştirdiği bir dönemi mi yaşıyoruz, birileri tasfiye edilirken o alanlar kimlere açılıyor sorularını ise daha sonraya bırakalım.

Bu dönüşümün erkekler üzerindeki etkileri de farklılaşmaya başladı. Silah tutan, maaşlı bir işte çalışsa asla sahip olamayacağı paraları kazanan, sözü, kestiği racon ve yan yana olduğu “abiler” ile ilişkili biçimde dinlenen bu erkekler kendine yeni iktidar alanları buldu. O silahların kadınların hayatlarını tehdit altında yaşamasına sebep olduğunu söylemek ise güç değil. Öyle ki 2023 yılında Gazi Mahallesi’nde 10 gün içinde üç kadının katledilmesi üzerine yaptığımız eylemde biz “sokaklarımızın, okullarımızın, mahallemizin daha güvensiz hale getirilmesinin, çetelerin her gün birbirini vurmasının ve hanelerimizde artan erkek şiddetinin birbirinden bağımsız olmadığını biliyoruz” derken aynı günün gecesinde, hemen birkaç sokak ötede çetelerin çatışmasında bir kız çocuğunun vurulduğunu duyduk. Elbette bu çeteler yokken kadınların ezilmediğini, ev içinde sömürülmediğini, şiddet görmediğini söylemiyorum.

Peki bu mahallelerde yaşayan kız çocuklarına, genç kadınlara ne oldu? Kadınların çeteler içinde henüz çok az sayıda aktif olarak yer aldıklarını bilsek de o çetelerin sahibi oldukları iş yerlerinde istihdam edildiklerini, yer yer rakip çetenin erkeklerini takip etmek için kullanıldıklarını gözlemliyoruz. Kimisi bu erkeklerle sevgili oldular, evlendiler, aynı evlerde yaşadılar. Burada kurulan ilişkiler, güç dinamikleri nasıl değişti? Bir kadın içinde silahların tutulduğu, o silahın kullanılmasından hiç kaçınılmadığı evlerde, sokaklarda şiddete uğruyorsa o ilişkiden nasıl çıkabilir? O ilişki içinde zaten nasıl eşit olabilir?

Bizim çocukluğumuzda bir lise okumak, üniversite kazanmak, hasbelkader o üniversiteden mezun olunca bir işin olacağı güvencesi varken şimdi, 12 yıllık zorunlu eğitimin kaldırılmasının tartışıldığı, MESEM’i de bir adım öteye taşıyarak Organize Sanayi Bölgelerinde doğrudan fabrikaların içine yurt açılması planları yapılan bu dönemde, bu çocuklar bir okulda okuyabiliyorlar mı? Bir okuldan mezun olduklarında iş bulacaklarına, bugünlerinden daha iyi bir gelecek kuracaklarına dair umutları var mı? Bu soruların yanıtlarını tahmin etmek zor değil. Ama erkekler bunun sonuçlarıyla bellerine silah takarak ve isyanlarının hedefine ne yolla olursa olsun güçlü ve zengin olmayı oturtarak baş ederken aynısını yaşayan kadınların, kız çocuklarının nasıl baş ettiğini yine bilmiyoruz, konuşmuyoruz. Onlar da, her zaman daha ucuza sömürülebilecek göçmen emeğiyle rekabet ederek girdikleri tekstil atölyelerinde, mağazalarda uzun saatler çalıştıktan sonra döndükleri mahallelerinde hangi kavgaları veriyorlar? Onları oldukça edilgen bir role indirgeyen çetelerin ve analizlerin dünyasından mı ibaret gerçeklikleri? Hayatta kalmak için, eşit, özgür, onurlu bir yaşam için nasıl mücadeleler veriyorlar, bu mücadeleleri ne kadar görünüyor? İşler biraz yolunda gittiyse o mahallelerden, bu ilişkiler içinden sıyrılıp neler yaptılar? 2010’lardan günümüze solun hegemonyasını yitirdiği yoksul mahallelerde bunlar olurken bugün çetelerin devletle ilişkisini tespit etmekten daha fazlasına, tüm bu dönüşümün gençlere ve kadınlara neler yaptığına bakmaya, bu toplumsal koşullarda politika yapmanın olanaklarına dair birlikte konuşmaya ihtiyacımız var. İstisnalar elbette olmakla birlikte, sosyalist örgütlerin de gençlikle en çok üniversitede, biraz da lisede, yani sonuçta okulda temas ettiği bir gerçek. Bu okulların dışına düşen işçi sınıfının çocuklarının dünyasında ise örgütleyici güç çeteler. Bu ayrışmanın üzerine herkes gibi, biz feministlerin de -kitlesel örgütlenme yöntemini kullanmasak bile- düşünmesi gerekiyor. Yıllardır verdiğimiz feminist mücadelenin mekansal ve politik sınırlarını nasıl genişletebiliriz sorusu önemli sorulardan biri.

Bugün gündeme gelen 11. Yargı Paketi taslağına bu bakış açısıyla baktığımızda örneğin, 15-18 yaş arası çocukların karıştığı suçlarda infaz değişikliğini ve ceza artırımını da buradan tartışabiliriz. Feministler olarak kadın cinayetlerinde ceza artırımının suçun kaynağını görmezden geldiğini yıllardır söylüyoruz. Suçun toplumsallığını ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştiren devlet politikalarını görmeden göstermelik biçimde ceza artırmanın, infaz değişikliklerinin uygulamada cezasızlığı pekiştirdiğini biliyoruz. Benzer bir yerden suça sürüklenen çocukları cezaevlerine kapatmak da adaletsizliği ve şiddeti beslemekten başka bir şey olmayacak. Unutmayalım, çeteler açıkça “insan kaynağı sorunumuz yok” diyor. Burada popülist söylemlerle ceza artırımı isteyenlerin karşısında, bu “insan kaynağının” nereden geldiğinden, çocukların yoksulluk, geleceksizlik, ayrımcılık ve eşitsizlik gibi toplumsal koşulların karşısında çetelere nasıl yöneldiğinden bahsederek başlamalıyız. Ama bunun bir adım ötesi de örgütlenme biçimleri üzerine yeniden düşünmek.

Baskının arttığı, politika yapma alanlarının daraldığı ve biçim değiştirdiği, çetelerin hâkim olduğu bu karanlık dönemde; sosyalistler, feministler, farklı muhalif kesimler, hepimiz ne yapmalıyız ve nasıl yapmalıyız üzerine düşünmek, tartışmak zorundayız. Belki de yeni ve farklı biçimlerde dayanışma ağları örmek mümkündür.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.