Tarihe “Ekmek ve Güller” grevi olarak geçen dokuma işçilerinin grevi, 12 Mart 1912’de işverenin grevcilerin taleplerini kabul etmesiyle neticelendi. Bu grevin en önemli özelliği, ABD’li kadın işçilerin ilk kez bu kadar yığınsal olarak, en ön saflarda bir greve katılmış olmalarıydı. O zamana dek kadın işçilerin sendika üyesi bile olmalarına iyi gözle bakılmazken, Ekmek ve Güller grevinde pek çok kadın grev komitesine delege olarak seçildi; direnişin örgütlenmesinde aktif rol aldı.

Grev nasıl başladı?

1 Ocak 1912’de, ABD’nin Massachusetts eyaletinde, kadınların ve 18 yaşın altındaki çocukların haftada 54 saatten fazla çalışmasını yasaklayan bir yasa yürürlüğe girdi. En düşük çalışma süresinin haftalık 56 saat olduğu tekstil sektöründe, bu iki saatlik indirim, çalışma koşulları son derece ağır olan işçiler açısından çok şey ifade ediyordu. Ancak patronlar bu sınırlı saat indirimine bile tahammül edemeyerek örgütlü bir karşı saldırıya geçtiler. Erkek işçiler de dahil olmak üzere tüm işçilerin haftalık çalışma saatleri 56’dan 54’e indirilirken ücretleri de aynı oranda azaltıldı. Fakat hayatta kalabilmek için birkaç sente dahi muhtaç olan işçiler, ücret kesintisi şeklindeki bu misillemeye sessiz kalmadılar; Lawrence, Massachusetts’deki 10 bin dokuma işçisi 12 Ocak’ta greve çıktı.

Lawrence, tekstil sektörünün ağırlıkta olduğu bir işçi kentiydi. 1905’te burada kurulan dünyanın en büyük dokuma fabrikasında İtalyan, Doğu Avrupalı, Suriyeli ve Rus göçmenler çalıştırılmaya başlanmıştı. İşçilerin büyük çoğunluğunu kadınlar ve 14 yaşından büyük çocuklar oluşturuyordu. İşçi tabanının etnik çeşitliliği, kadınların sayıca fazla olması, geleneksel sendikaları bu alanda örgütlenmekten alıkoymuştu. Oysa grev tüm baskılara rağmen 25 farklı ulustan kadını bir araya getirmeyi başardı.

29 Ocak’ta binlerce işçi kentin iş merkezine doğru yürüyerek grevin en büyük yürüyüşünü gerçekleştirdi. Yürüyüş sırasında fabrikaların önünden geçerken milis güçleri korteji engellemeye ve dağıtmaya çalıştılar. Gerginlikle sona eren günün akşamı, polis grev hattına saldırarak grevci bir kadın işçiyi, İtalyan asıllı Anna LoPizzo’yu öldürdü. Bu cinayetten sonra kentte sıkıyönetim ilan edildi ve tüm gösteriler, yürüyüşler yasaklandı.

Elizabeth Gurley Flynn ve dayanışma

“Kadınlar fabrikalarda daha düşük ücretlerle çalışıyorlardı ve buna ek olarak tüm ev işlerini yapıp bir de çocuklara bakıyorlardı. Erkeği ‘efendi ve aile reisi’ olarak gören eski dünya görüşü çok güçlüydü. … Erkek eve gider ve kadın tüm işi yaparken, yemek hazırlarken, evi temizlerken vs. o rahat rahat otururdu. Toplantılara giden ve grev yerinde yürüyüşler düzenleyen kadınlara karşı hatırı sayılır bir erkek muhalefeti vardı. Biz bu eğilimlere karşı azimle savaşmaya koyulduk. Kadınlar grev gözcüsü olmak istiyorlardı. Biliyorduk ki onları grev faaliyetinden yalıtık bir şekilde evde tek başına bırakmak… grevi tehlikeye sokardı.”

Kadınların örgütlenmesinde büyük bir rol oynayanların başında, bu sözlerin sahibi olan ve o sırada henüz 21 yaşında bir feminist ve sendikal örgütleyici olan Elizabeth Gurley Flynn geliyordu. 16 yaşından beri aktif olarak sınıf mücadelesinin içinde olan Flynn, Industrial Workers of the World (Dünya Sanayi İşçileri – IWW) örgütünün liderlerinden biriydi. Aynı zamanda kadın hakları, doğum kontrol hakları ve kadınların oy kullanma hakkının gözle görülür bir savunucusuydu.

Flynn, işçi eşlerine ve kadın işçilere yönelik özel toplantılar düzenledi; grevciler için sıcak çorba dağıtılan aşevleri oluşturulmasına önayak oldu. Ülke çapında açılan bir dayanışma kampanyasıyla greve maddi destek sağlandı. Bu arada gönüllü doktorlar, grevcilere tıbbi yardım vermek üzere örgütlendiler.

Flynn’in bağlı olduğı IWW, daha çok geleneksel sendikaların dışladığı vasıfsız ya da yarı-vasıflı işçiler, göçmenler ve kadın işçiler arasında örgütleniyordu. Çabaları sayesinde, yüzlerce grevci çocuğu, grev süresince bakımsız kalmamaları için trenlerle, kafileler halinde ülkenin çeşitli şehirlerindeki sosyalistlerin yanlarına gönderildiler. İlk iki kafile New York’ta törenle karşılandı. Çocukların ailelerin yanına yerleştirilmesi işini New York’lu kadınların oluşturduğu bir komite üstlenmişti. 24 Şubat’ta 150 çocuktan oluşan üçüncü kafileyi Philadelphia’ya göndermek üzere tren istasyonuna gelenler saldırıya uğradı. İstasyonu ablukaya alan polis, çocukları ve kadınları zorla askeri kamyonlara tıktı ve yaklaşık 30 kişiyi gözaltına aldı. Polis tarafından dövülen hamile bir kadın bu esnada çocuğunu düşürdü.

Bu saldırı Ekmek ve Güller grevi için bir dönüm noktası oldu. Haber kısa sürede tüm ülkeye yayıldı ve Kongre’ye protestolar yağmaya başladı. Gazeteler de bu konuya odaklanmıştı. Yükselen öfke seli Kongre’yi soruşturma açmak zorunda bırakırken, patronların üzerindeki baskıyı da arttırdı. Şehrin en büyük işvereni grevcilerin taleplerini kabul etmeye karar verdi ve 10 bin işçi şehir merkezinde oylama yaparak grevi zaferle noktaladı.

“Ekmek istiyoruz, gül de!”

“Ekmek istiyoruz, gül de!” sloganı kimi kaynaklara göre ilk kez, sufrajet Helen Todd’un bir konuşmasında dile getirildi. Başka bir kaynakta ise 1908 yılında, daha kısa çalışma saatleri, daha iyi ücret, oy hakları ve çocuk işçiliğine son vermek için New York’ta yürüyen 15 bin kadın işçi tarafından yükseltildiği belirtilmektedir. Bu eylemden üç yıl sonra James Oppenheim Ekmek ve Güller adlı şiiri kaleme aldı. Bu şiirden bestelenen şarkı ve söz konusu slogan, bir yıl sonra patlak veren Lawrence grevinde öyle çok dillendirildi ki direniş tarihe Ekmek ve Güller grevi olarak geçti. Grev boyunca söylenen şarkılar, farklı etnik kökenden gelen işçilerin ortak dili oldu.

“Yürürken biz, yürürken günün güzelliğinde,
Karanlık mutfaklara, gri fabrika kuytularına,
Dokunur apansız çıkan güneşin tüm parlaklığı,
Ve duyar insanlar bizim şarkımızı: Ekmek ve Güller! Ekmek ve Güller!”

http://marksist.net/ilkay_meric/ekmek_istiyoruz_gulde.htm

https://bianet.org/biamag/emek/137310-ekmek-ve-guller-yuz-yasinda

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.