“Şiddete meylimiz vallahi mecburiyetten”: Aslında biz de “birilerinin” hayatının değerli olmadığını, yaşamaya değer olmadığını belirliyoruz kendi çeperimizden.

Hayatımızın her alanına şiddet, nefret, rekabet öylesine işlemiş ki “Benim ne işim var bu dünyada?” diye düşünüyorsun. Sadece referandum süreciyle girilen gerilimli bir ortam değil aslında yaşadığımız. Trans aktivist bir arkadaşım çok güzel dile getirmişti, biz OHAL’i aslında her gün yaşıyoruz. Buna karşı her gün mücadele ediyoruz. Ve gerçekten yoruluyoruz. O yorgunlukla ve maruz kaldığımız şiddet ve ayrımcılığa yönelik hak mücadelesi verirken bu şiddeti uzaklaştırmaya, püskürtmeye dair pratik çözümler üzerine kafa yormak biraz “lüks” kalıyor. Öğrenilmiş, norm olan pratiklerle maruz kaldığımız şiddeti ekarte etmeye yönelik eylemler üzerine söz kurmaya başlıyoruz sonra biz de: “Şiddete meylimiz vallahi mecburiyetten.”

Şiddetin bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Ne mecburiyet, ne de kullanmayı seçmek istediğim bir yol. Aslına bakacak olursak bu, özellikle şiddetten kurtulmak isteyen hiçbir kadının istediği bir yol değil. Mecbur kalınma durumu başka alternatif, provokatif yöntemler bilemememizden, oluşturamamamızdan. Şiddet dediğimiz şey, aslında tamamen keyfiyetle kullanılan belirli araçlarla gerçekleştirilen bir eylem. İntikam duygusu güden bir şey aslında. Erkek şiddetine karşı olarak kadınların bazı şiddete dayalı eylemliliklerinde—şiddet uygulayan adama yönelik bazı örgütlü ifşa pratikleri, adamın bir yere kıstırılması, dövülmesi vs.—intikamın politikaya araçsallaştırıldığını gözlemliyorum. Bu bağlamda aklıma şu soru geliyor: İntikamın derdimize deva olduğundan, bize şifa olduğundan bahsedebilir miyiz?

Ama şiddet haklılaştırılması beklenen amaçlara ulaşmakta etkin olduğu sürece rasyoneldir.[1] İktidarın gücü sarsıldığında devreye girer ve “düşmanı” ortadan kaldırma amacıyla gerçekleştirilir. Hannah Arendt, şiddeti fenomenolojik açıdan bakıldığında kuvvetle yakın bularak kuvveti “bir nesne ya da kişide içkin olan ve onun karakterine ait olan bir nitelik” şeklinde tanımlar. “Bu nitelik başka nesne ya da kişilerle ilişkilerde kendini gösterebilir ama özde onlardan bağımsız olarak mevcuttur. En güçlü kişinin bile kuvveti, birçok kişi tarafından alt edilebilir; bu birçok kişi, genellikle tam da bu kendine özgü bağımsızlığı nedeniyle kuvveti yok etmek için bir araya gelir.” Şiddet ise, “doğal kuvveti çoğaltmak için tasarlanır ve kullanılır, ta ki gelişimlerinin son safhasında doğal kuvvetin yerine geçer hale gelinceye değin.”[2]

Arendt, şiddeti bir eylemlilik halinden ziyade bir durum olarak tanımlar. Şiddetle iktidar arasında ters orantı kurarak bir grup insanın uyum içinde eyleme kabiliyetini ve insanların bir arada bulunduğu müddetçe devam eden durumu “iktidar” olarak tanımlar ve şiddetin iktidarı yıkma potansiyeli olduğunu belirtir. Bu sebeple de şiddetin karşısına şiddetsizliği koymaz. Onun teorisinde iktidarın olduğu yerde şiddet, şiddetin olduğu yerde iktidar olmaz.

Butler ise şiddetsizliğin, şiddete maruz kalma korkusuyla şiddet uygulama korkusu arasındaki sabit gerginlikten kaynaklandığını belirtir. Ona göre şiddetsizlik, kırılganlığın ortasında eşitliği anlamaktan gelir. Onun için odak nokta yaralanabilirlik ve kırılganlıktır. Kırılganlığın tanınması, korkunun ezici gücünün ve acı çekmenin korkuyla beklenilmesini bastırmanın yollarını arayabilmektir. Şiddetsizliğin ortaya çıkma imkanı varsa çıkacağı yol, insanların yaralanabilirliğini tanımakla olmayacaktır. İnsanların şiddet içeren eylem göstermesinin mümkünlüğünü anlamaktan geçer. Bunlar bağ kurduğumuz hayatlarla ilgili olan eylemlerdir. Asla seçmediğimiz ve bilmediğimiz hayatlar da dahildir, eylemler tarafından maruz bırakılan alana.

Yani şiddete dayalı eylemlerimiz sadece hedefimizdeki kişiyi, düşmanı hedef almış olmuyor. Etkilediği alanın sınırlarının öngördüğümüzden daha geniş olduğunu söylemek mümkün. Tıpkı yarattığı etkinin öngörülemeyeceği gibi.

Şiddete mecburiyete karşı yaratıcı tekrar

Biz kırılganlığımızla ve yaralanabilirliğimizle ne kadar barışığız? Onu ne kadar kucaklıyoruz? Politik olarak kırılganlığımızı bir direniş biçimi haline getirebiliyor muyuz? Mesela küfür olarak kullanılan “ibne” ve “dönme” kelimelerini, kendimizi tanımlayan şey olarak kullanmak amacıyla sahiplenmek gibi. Bununla homo/bi/transfobik küfür ve tacizlerle bizi rahatsız eden ve bize şiddet uygulayan ya da bu şiddeti birine uygulayan bir adama ya da herhangi bir insana şiddet uygulamak arasında fark var mı? Birisi çok mu aktif bir hareket ve diğeri çok mu pasif? Kadına yönelik erkek şiddetinin, lgbti+’lara, kadınsılara yönelik heteroseksist erk*ek egemen şiddetin kaynağı, toplumdaki eşitsizliğin meşrulaştırdığı otoritenin elindeki kuvvettir aslında. Bu otorite karşısında boyun eğilmesini bekler, eylem ile kararlarının koşulsuz şartsız onaylanmasını bekler. Otoriteyi kırmak ve/ya zayıflatmanın yolunun kahkaha atmak olduğunu söyler, Arendt. O kişilerin otoritesini, “normal” erkekliklerini ciddiye almamak gerektiğini. İşte bunun yolu kırılganlığımızı ve yaralanabilirliğimizi sahiplenmekten geçer. Queer buradan doğup dönüşmüş ve değişmiştir aslında. “Tuhaf” anlamında “eşcinselliğe” küfür olarak ortaya atılan laf, yaratıcı bir tekrara uğrayarak bir direniş biçiminin ve yaşam halinin ismi olur. Bize “ibne”, “dönme” diye laf atan birine “Evet ibneyim, dönmeyim” demenin içindeki güç, sürekliliğin olduğunu göstererek bir politikayı doğurur.

Queer oluşun imlediği şey direkt şiddetsizlik değildir. Fakat queer, “muharabe alanı üzerinde uçan alaycı ve kendi kendine öten kuş” gibidir. Uzlaşmadan doğmamıştır. Uzlaşılamamaya, iletişilebilir olmaya yanaşmamaya, akış halinde olmaya işaret eder. Bu akış da bir sürecin varlığını akla getirir. Sabit kalmak ve merkezileşmekten bahsedemeyiz, aksine bir yaratım sürecini imler. Butler’ın ortaya attığı performe etme, performatif siyaset kavramı, genel geçer olarak kabul edilip belirli bir anlamda sınırlandırılmaya çalışılan kavramların yapısöküm ve bunun performans olarak tekrar edilmesiyle yeniden adlandırılması anlamına gelir. Alev Özkazanç, yaratıcı tekrar meselesinin, hegemonya ve radikal demokrasi bağlamında eklenmelere kadar geniş bir alanı kapsadığını işaret ederek Türkiye’de de başka yerde de bu siyaset kuramının teoriyle sınırlı kalmadığını, buralardaki iyi siyasetin tam da böyle bir performatif ve hegemonik mantığa dayandığını belirtir. 1980 sonlarında tekrar yükselen feminist hareketin özel ve kamusal alanın keskin çizgilerle ayrılıp burada “kadın” kategorisinin konumlandırılmasına itiraz etmesini, “kadın” kavramına yeniden anlam yükleyerek bunu politikleştirmesini örnek gösterir. Özkazanç bu teori ışığında, “Kadınlar Vardır!” sloganının kadını görünmez ve değersiz kılan bir kullanıma karşı kadın kavramına değer kattığını belirtir. “Bayan” terimine karşı verilen mücadele ve kadınlarla feministler tarafından yapılan hamile eylemlerini de bu siyasete ve direniş biçi mine yönelik örnek olarak gösterir. Baktığımız zaman, feminist tarih, şiddet eylemleriyle dolu değil zaten; en yaratıcı, en etkili eylemlilik hali de şiddete meyilli olmayan ama uzlaşmacı bir yaklaşımda bulunmayanlardı. Feminist hareketin sonuç aldığı, pek çok kadına ulaştığı, temaslarla kendini dönüştürdüğü, derdini yok sayıldığı ülkenin gündemine taşıdığı eylemlilikleri, şiddete mecbur bırakılma haliyle ters orantılıydı zaten. Eylemlilikleri yaratıcı tekrar ve performatiflikle hali hazırda hemhal olmuşken şiddeti meşrulaştırıcı sözler söylemekten ve şiddetin “normalliğini” ve kullanılmasının meşruluğunu tartışmamaktan çıkarı neydi?

Hayatta kalma, sorumluluk duyma ve dayanışma

Butler’a göre şiddetsizlik, görünüş ve duyular üzerine mücadele etmeyi gerektirir ve şu soruyu sorar: Hangi hayatlar, bedenler yaşamaya değer? Hangi hayatlar, bedenler yas tutulabilir, yas tutulmayı hak eder? Şiddete maruz kalmamızın, birilerinin elini kolunu sallayarak bizi öldürmesinin, bunun basına “kıskançlık cinayeti”, “cinnet”, “aşk cinayeti”, “travesti terörü” olarak geçmesinin bir sebebi, biz “öteki” olarak kabul edilenlerin hayatlarının yaşamaya değer görülmemesidir. Bizden nefret eden toplum ve zihniyetin—ki aslında toplum biziz—bizlerin hiç yaşamadığını beyan etmesi ve bizim ardından yas tutulacak kişiler olarak görülmememiz. Biz derken burada cinsiyet, ırk gibi temellerle ötekileştirilen biz kadınlar, lubunlar, toplumsal cinsiyet kalıplarına uymayanlar ve Türk olmayanlara yapılan baskı ve zulümden bahsediyorum. Gerçekliğimizin tanınmaması, yaşanacak bir ömrümüzün tanınmamasıyla ve erk*ek tarihin sayfasından izlerimizin hiç yaşanmamış gibi silinmesiyle bağlantılıdır. O yüzden “yas tutma değil isyan etme, mücadele etme zamanı” sloganı yas ve kayıp siyasetinin gücünü göremiyor, bu yüzden şiddet uygulamayı bir zorunluluk olarak alıyoruz, çünkü başka türlüsünü tahayyül edemiyoruz, bunun sadece ve tek bir direniş pratiği olduğunu öngörüyoruz ve yaşadığımız heteronormatif ırkçı erkek egemen toplumun “iç çelişkilerinin, karanlık noktalarının, boşluklarının, anlamsızlıklarının, gerilimlerinin farklı biçimlerde de olsa herkesi etkilediğini, herkesin kaderini birbirine bağladığını gören bir politik hat çizmeyi” tahayyül etmiyoruz.

Bu doğrultuda karşımıza “birbirimizden sorumlu olma” hali çıkıyor. Bazı feministlerin kullandığı “şiddete meylimiz vallahi mecburiyetten” söyleminde gördüğüm şey şu; aslında biz de şiddeti meşrulaştırırken “birilerinin” hayatının değerli olmadığını, yaşamaya değer olmadığını belirliyoruz kendi çeperimizden. Aynı nefret duyma, korku öğesi haline getirme, “öcüleştirme” durumunu biz de uyguluyoruz. Üstelik bunu yaratıcı tekrar yöntemiyle uyguluyor olmuyoruz, bunun yapısını bozmuyoruz, bunu bir norm olarak alıp bunu meşrulaştırıyoruz. Oysa ki, “şiddetsizlik bize ya şunu ya da bunu yapmaya karar ver demez.”[3] Barışçıl bir durumdan da söz edemeyiz, der Butler şiddetsizlik hakkında. Öfkeyi dile getirmek ile etkili kılmaya dair sosyal ve politik bir mücadeledir. Çünkü hepimiz kaçınılmaz ve tersine çevrilemez biçimde birbirimize bağlıyız. Kırılganlığımız ve birbirimize bağlı olma durumumuz biz seçmesek de birtakım etkilerle hareket ettirilmemize ve şekillendirilmemize sebep oluyor. Bu da birbirimizden sorumlu olma halini geçerli kıldırıyor. Birbirimizden sorumlu olma halimiz, dışlayıcı normlarla kurulan tanınabilirlik alanlarını sorgulamaya açıyor.

Hayatta kalmak için mücadele ederken birbirimizden sorumlu olma halini akılda bulundurmak, sadece “kendi” mücadelemizden ya da “başkasının” mücadelesinden bahsediyor olmadığımızı hatırlatır bize; öfkeyle, arzuyla, hırsla, aşkla, tutkuyla birbirimize bağlı olduğumuz “biz” mücadelesinden bahsederiz, der Butler.

Bir “biz” mücadelesi: Saffiyah Khan (kalp) Saria Zafar

“Biz” mücadelesi üzerine örneklerimizi çoğaltabiliriz. Ama en son karşılaştığım bu haber ve olayın bende bıraktığı tarifsiz etki üzerine “biz” mücadelesi olarak bunu paylaşmak istedim. 8 Nisan’da Birmingham, İngiltere’de English Defence League (İngiliz Savunma Birliği- İSB) isimli ırkçı ve İslamofobik bir örgüt, Britanya’da İslam ve Şeriat yasalarının yükselişe geçmesine karşı “Hıristiyanlık elden gidiyor!” şiarıyla yaptıkları protestoda arka tarafta “İslamofobiye de savaşa da hayır” pankartıyla durmaya hazırlanan Saira Zafar, başörtülü olduğu ve kendilerince İngilizlere benzemediği için “Sen İngiliz değilsin, burası Hıristiyan bir ülke, nereden geldiysen oraya geri dön!” denilerek ırkçı küfür ve davranışlarla hedef alınıyor. Zafar, bir adamın başörtüsünün üstüne “Müslüman topluluklar soruşturulmalı” yazan bir afiş yapıştırdığını, başka birinin İSB bayrağını yüzüne dolamaya çalıştığını, ırkçı küfürlere maruz kaldığını anlatıyor.

Zafar tek başına maruz kaldığı şiddetten kurtulmaya çalışırken sessiz kalmıyor ve onlara “Irkçısınız!” demeye devam ediyor. Ve sonra kendisi kim olduğunu görmemiş olsa da olay mahalline biri gelip saldırıya müdahale etmeye çalışıyor: Saffiyah Khan. İSB üyesi bir adamla karşı karşıya geliyor ve aşağıda gördüğünüz manzara ortaya çıkıyor.

Pek çok İSB protestocusunun Zafar’ın etrafını sardığını görünce olaya müdahale etme ihtiyacı duyduğunu belirten Khan, önce olaya karşı polislerin vereceği tepkiyi gözlemlemek istemiş. Ama onların müdahale etmediğini görünce saldırının yaşandığı yere gelmiş. Geldiği anda da bütün bakışlar ona çevrilmiş.

“Oradaydım çünkü Birminghamlıyım. Başörtülü bir kadın “Irkçı!” diye bağırana kadar bir olay yoktu. Sonra protestoculardan yaklaşık 20-25 kişi kadının etrafını sardı, kadın korkmuş görünüyordu. Polisin olaya müdahale etmesini bekledim. 2-3 dakika geçti, polis hiçbir şey yapmadı. Sonra ben gidip kadını oradan çıkarabilmeyi düşündüm. Her şey çok hızlı gelişti, kadın gitmişti fakat sonra ben “antifaşist” olarak görüldüm. Grubun gözleri bu sefer bana çevrildi. Ian Crossland parmağını yüzüme sallıyordu. Fakat ben sadece orada durdum. Hiçbir şey yapmadım, yapmakla da ilgilenmedim, amacım bu değildi zaten… En ufak bir korku duymadım. Bu gibi durumlarda son derece sakin kalırım. Beni kışkırtmaya çalışacaklarını biliyordum, fakat istedikleri gibi davranmayacaktım. Sadece orada durdum ve sonra oradan çıkartıldım. Gözaltına alınmadım ya da tutuklanmadım.”

Olay sırasında karşılaşmayan iki kadın sonrasında Guardian yoluyla bir araya geldi.

Birmingham’ın dikkat çekici bir çeşitliliğe sahip olduğunu söyleyen Zafar, din ve ırk çeşitliliğiyle harika bir şehir olan Birmingham’ın İSB protestocularının savlarını çürütecek durumda olduğunu dile getiriyor. Khan’a ise müteşekkir “Adım attığın için teşekkür ederim, dayanışman ve bana bir şey olursa bundan kolayca sıyrılamayacaklarını göstermiş olman çok önemliydi.”

“Beni susturmaya çalıştılar, etrafımı sardıklarında da susmadım. Onlara ırkçı demeye devam ettim… Biz Müslüman kadınlar baskı altında değiliz. Kolayca korkutulmayız. Olduğumuz şekilde güçlüyüz.”

Bitirirken

Şiddete maruz bırakılıyoruz, ayrımcılığa uğruyoruz, itaat etmeye zorlanıyoruz, susturulmaya çalışılıyoruz, normalleşmeye çalıştırılıyoruz, tehdit ediliyoruz, öldürülüyoruz. “Hayatlarımız hafızamızken” unutmaya zorlanıyoruz, “hayır” beyanımızın yok sayıldığını görüyoruz, “hayır” diyemememizin rıza inşasıyla bir şeye onay vermiş olarak algılanması sonucu travma yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Hayatta kalmaya çalışırken bir yandan öfkeleniyoruz, öfkemizi dışa vurmaya ihtiyaç duyuyoruz. Peki alet edevatımız ne? Nasıl karşı koyacağız, nasıl hayatta kalacağız? Arendt, bu otoriter baskı ve şiddetin tecriti doğurduğu ve aslında aralarında tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan karışıklığında bir döngü olduğunu belirtir. Tecrit de katlanılmaz bir hale gelerek yalnızlık halini alır.

Bizi de çıkışsızlığa sürükleyen bu değil mi zaten? Savunmasız hissettiren? Bizi yalnızlaştıran şiddet hali, onunla yüzleşmemize zorlanışımız, hayatta kalmakla tek başımıza mücadele etme hali, bizi bir şeylere mecburmuşuz gibi hissettiriyor. Önümüze çıkış olarak öne sürülen öğrenilmişliğin dışında da tahayyül edeceğimiz gerçekliğe doğru tek başına yola çıkmamız, şartların zorlaştırdığı bir durum.

İşte tam da bu yüzden birlikte olmamız, temas etmemiz, safları sıkı tutmamız, dayanışmamız çok önemli ama bir aradayken, bir arada mücadele ederken şunu da akılda bulundurmak önemli; “her eylem gibi şiddet de dünyayı değiştirir, ama en olası değişim, daha şiddetli bir dünya doğrultusundadır.”[4]

Bir değil birden çok ihtimal daha var, onlar da “normal” olmamak, olmayarak direnmek, dayanışmak, kahkaha atmak, aşk yaşamak ve çok daha fazlası mı dersin?

*queer feminizme güveniyoruz.

Kaynaklar           

https://www.brainpickings.org/2016/12/20/hannah-arendt-origins-of-totalitarianism-loneliness-isolation/

http://viraverita.org/roportajlar/alev-ozkazanc-ile-judith-butler-ve-queer-uzerine-bir-soylesi-cigdem-akgul

http://www.birminghammail.co.uk/news/midlands-news/brummie-saffiyah-khan-who-smiled-12871182

[1] Şiddet Üzerine. Arendt, Hannah, syf. 93.

[2] A.g.e syf. 54-55-56.

[3] Frames of War. Butler, Judith, syf. 180.

[4] Şiddet Üzerine. Arendt, Hannah, syf. 95.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.