Türkiye bir göç ülkesine dönüşürken, feministler olarak yoksullukla ve ataerkiyle mücadeleyi kapsayıcı ve eşitlikçi bir dille yeniden kurmak her zamankinden daha önemli.

İçinden geçtiğimiz derin kriz süreci, kadın yoksulluğunu feminist mücadele saflarındaki temel alanlardan biri haline getirdi. Her geçen gün ev sahipliği yaptığı sığınmacı sayısı artan Türkiye’de, sığınmacı kadınların yoksulluğu da birlikte mücadele edeceğimiz yeni bir alan olarak karşımıza çıktı. Örneğin UN Women ve ASAM tarafından 2018 yılında Türkiye’nin yedi ilinde 1230 Suriyeli kadınla gerçekleştirilmiş çalışma, Suriyeli kadınların ve kız çocuklarının aşırı yoksulluk ve yetersiz barınma koşullarıyla yüz yüze olduklarını, hiç Türkçe bilmediklerini ya da çok az anladıklarını, ev sahibi toplumla etkileşimlerinin sınırlı düzeyde olduğunu ortaya koymuştu[1]. Giderek çetinleşen ekonomik koşullar ise sığınmacı kadın yoksulluğunu günden güne derinleştirdi.

Bazı kadınlar yaşadıkları ülkelerdeki derin yoksulluk, gıda ve içme suyu yetersizliği, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim engelleri nedeniyle göçe zorlanırken, bazı kadınlarsa köken ülkelerindeki görece yüksek ekonomik refahlarına karşın, savaş, çatışma, baskı ve zulme uğrama gibi nedenlerle göç yollarına düştükten sonra yoksullukla karşılaşabiliyorlar. Zorla yerinden edilmeye; sıklıkla aşırı ıstırap, ağır kayıplar, hastalık, travma, sakatlık, artan toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve travma sonrası stres bozukluğu eşlik ediyor. Ayrıca, sığınmacılar hedef ülkede kendilerine yeterli hale gelmelerini engelleyebilecek ekonomik fırsatlara ve eğitim fırsatlarına yönelik yasal ve uygulamaya yönelik engellerle karşı karşıya kalıyorlar. Sosyal ağlardan erkeklere oranla daha az yararlanabilen, taciz ve şiddet tehdidiyle daha çok karşılaşan sığınmacı kadınlar için yoksulluktan kurtulmak için mücadele yolları çok daha çetrefilli…

Kimi zaman sığınmacı kadınlar yalnızca toplumsal cinsiyetleri nedeniyle zulme uğrayabiliyor veya maruz kaldıkları şiddet derinleşebiliyor. Yalnızca eşleri, sevgilileri veya akrabaları olan erkekler tarafından değil, ülkelerindeki iktidar sahipleri, uluslararası veya iç savaşın tarafları ve hatta onları korumakla görevli güvenlik güçleri tarafından taciz, insan ticareti, toplu ve sistematik tecavüz, köleleştirme ve zorla gebe bırakmanın kurbanı olabiliyorlar. Söz konusu şiddet biçimleri, kadınları anayurtlarından göç etmeye zorlayabildiği gibi göç sürecinde veya sığındıkları ülkede de şiddete maruz kalabiliyorlar. Göçmen kaçakçıları, sınır muhafızları, mülteci kampı görevlileri, birlikte göç ettikleri grubun üyeleri veya ev sahibi toplumdan erkekler tarafından başta cinsel şiddet olmak üzere türlü şiddet biçimleriyle karşı karşıya kalabiliyorlar. Eşcinsel, trans, yaşlı, engelli kadınlar ile refakatsiz kız çocukları zorbalık tehdidine daha da açıklar[2].

Kuşkusuz ekonomik fırsatlara, en çok da istihdama erişim konusundaki engeller kadın yoksulluğunun başlıca nedenleri. Ekonomik fırsatlara erişim konusunda egemen olan cinsiyet eşitsizliği ve etnik ayrımcılık, yerinden edilmiş kadınlar açısından çok daha derin. Dil bariyeri, pek çok sığınmacı kadının gerek işgücü piyasasına gerek sosyal yardım ve girişimcilik destekleri gibi diğer ekonomik fırsatlara erişimlerinin önünde engel oluşturuyor. Ayrıca yüksek vasıflı sığınmacı kadınlar da diploma ve yeterliliklerinin tanınmasında güçlüklerle karşılaşıyorlar. Ya istihdam dışında kalıyor ya da vasıfsız işlere talip olmak zorunda kalıyorlar. Çalışabildikleri sektörlerse çoğunlukla imalat sanayiinin düşük ücretli, düşük vasıflı işleri ile ev ve bakım hizmetleri ya da seks işçiliği ile sınırlı kalıyor. Erol ve arkadaşları[3] tarafından İstanbul tekstil sektöründe gerçekleştirilen araştırma sonuçlarına göre tekstil işkolunda kayıtdışı biçimde istihdam edilen işçilerin elde ettikleri gelir sıralamasında yerli kadın işçiler, yerli erkek işçilerden, Suriyeli erkek işçiler, yerli erkek ve kadın işçilerden, Suriyeli kadın işçiler ise hem yerli kadın ve erkek hem de Suriyeli erkek işçilerden daha az kazanıyorlar. Suriyeli kadınların ortalama ücreti yerli erkek işçilerin yaklaşık yarısı. Kimi zaman da ücretleri hiç ödenmiyor veya eksik ödenebiliyor. Kayıtdışı istihdam edilmeleri, birçoğunun dile ve kurumsal işleyişe hâkim olmaması, örgütsüz olmaları, şikâyet mekanizmalarına erişmelerine engel oluyor. Ayrıca hanede eş, baba veya ağabeyin bulunduğu koşullarda sığınmacı kadınların elde ettikleri geliri çoğunlukla erkekler kontrol ediyor. Dahası kız çocuklarının zorla evlendirilmesi, yoksul sığınmacı haneler için bir hayatta kalma stratejisi olarak yaygın biçimde kullanılıyor[4].

Uluslararası koruma başvurusu sürecinde ve sonrasında da kadınlar tamamen kaderleriyle baş başa bırakılıyorlar. Yönlendirildikleri uydu kentlerde barınacak yer bulmakta güçlük çekiyorlar. Muhafazakar ve küçük uydu kentlerde özellikle yalnız yaşayan sığınmacı kadınlar, trans kadınlar ve siyah kadınlar için barınacak bir yer ve çalışacak bir iş bulmak çok daha güç. Uydu kent merkezinin dışına çıkmalarının yasak olması, onları ya uluslararası korumanın yasal sınırlarının dışına çıkmaya zorluyor ya da uydu kentte açlıkla yüz yüze kalıyorlar[5]. Bu durum, sosyal yardımlara bağımlı biçimde bodrum katlarında, karanlık, nemli ve eski evlerde, az eşyayla yaşamlarını sürdürmeye çalışmalarına yol açıyor. Yoksul sığınmacı kadınlar Türkiye’deki küçük ve orta büyüklükteki uydu kentlerde izole ve zorlu yaşamlar sürerken yereldeki kadın örgütleri tarafından da çoğu zaman görülmeyip; cinsiyetleri, cinsiyet kimlikleri, renkleri, ırkları ve inançlarının çoklu kesişimselliğinde maruz kaldıkları ayrımcılıkla mücadele için dayanışma olanaklarından yoksun kalıyorlar. Eşit ücrete ve eşit sosyal haklara erişim taleplerini dillendiremiyor, çoğu zaman düşük düzeydeki formel ve enformel yardımlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Göçmen kadınlara yönelik yerel proje ve politikalar üretilirken de genellikle kadınların özgün koşulları göz önünde tutulmuyor, daha çok “annelikleri” ön plana çıkarılıyor. Sahip oldukları çocuklara yönelik bazı yardım ve destek mekanizmalarına erişebiliyorlar[6]. Oysa sığınmacı kadınlara yönelik koruyucu politikaların ve desteklerin, yalnızca annelik rollerine odaklanmaması, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcı uygulamaları bertaraf etmeye ve kadınları güçlendirmeye yönelmesi, palyatif değil sürdürülebilir, parçalı değil bütünlüklü olması ve eğitim, sağlık, istihdam, sosyal koruma gibi tüm diğer sosyal politika sahalarıyla da koordinasyon içinde geliştirilmesi gerekir. Dahası, sığınmacı kadınların engellilik, yaşlılık gibi farklı dezavantajlara sahip olabilecekleri, eğitim düzeylerinin, kültürel sermayelerinin, dini inançlarının farklılaşabileceği genellikle düşünülmüyor. Sığınmacı kadınlara yönelik politikaların aynı zamanda kesişimsellikleri ve farklılaşan dezavantajları göz önünde bulundurarak geliştirilmesi gerekir. Örneğin bazı sığınmacı kadınları yoksulluğa sürükleyen sebep, istihdama katılmalarını engelleyen çocuk bakım yükü, bazılarında ise şiddet mağduru olmaları olabilir. Söz konusu farkındalığa sahip feminist örgütlerin sığınmacı ve göçmenlere yönelik politika üretme süreçlerine dahil olmaları büyük önem taşır. Türkiye bir göç ülkesine dönüşürken, feministler olarak yoksullukla ve ataerkiyle mücadeleyi kapsayıcı ve eşitlikçi bir dille yeniden kurmak her zamankinden daha önemli. Hiç şüphesiz sığınmacı kadınlarla dayanışmayı mücadele alanının merkezine koyan kadın örgütleri mevcut. Ancak, bu, henüz sığınmacı kadınların kadın hareketinin bileşenleri haline gelmelerini ve ortak bir mücadele alanı kurmayı sağlayabilmiş değil. Oysa kadın kadının yurdudur diyen bir hareketin, yurtlarını terk etmeye zorlanmış sığınmacı kadınlarla yoksulluğa ve ataerkiye karşı birlikte mücadele olanaklarını ileriye taşıması, tüm kadınlar için güçlendirici bir etki yaratır.

[1] UN Women-ASAM (2018). Türkiye’de Geçici Koruma Altındaki Suriyeli Kadın ve Kız Çocuklarının İhtiyaç Analizi. Erişim 12 Ağustos 2021, http://www2.unwomen.org//media/field%20office%20eca/attachments/publications/country/turkey/the% 20needs%20assessmenttrwebcompressed.pdf?la=en&vs=3220.

[2] Oyman, R.D. (2016). Mültecilik Döngüsü İçinde ‘Kadın’ Olma: Toplumsal Cinsiyet Temelli Eşitsizlikler. D.Ş. Kaylı ve F. Şahin, (Ed.), Sosyal Politikanın Cinsiyet Halleri içinde. Ankara: Nika Yayınları, s.112.

[3] Erol, E., Akyol, A. E., Salman, C., Pınar, E., Gümüşcan, İ., Mısırlı, K. Y., Kahveci, M., Mutlu, P. (2017). Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de emek piyasasına dahil olma süreçleri ve etkileri: İstanbul tekstil sektörü örneği. İstanbul: Birleşik Metal-İş, s.53.

[4] Yaman, M. (2022). Çocuk Evlendirmeleri: Türkiye’deki Mülteci Aileler İçin Hayatta Kalma Stratejisi Mi? E. Coşkun, S. Kaşka, L. Williams (Ed.), Göçmen ve Mülteci Kadınlar: Türkiye’de Araştırma, Politika ve Uygulamada Toplumsal Cinsiyet Farklılığı içinde, İstanbul: Bağlam.

[5] Coşkun, E., Eski B. (2022), Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Türkiye’de Sığınma Sistemi. E. Coşkun, S. Kaşka, L. Williams (Ed.), Göçmen ve Mülteci Kadınlar: Türkiye’de Araştırma, Politika ve Uygulamada Toplumsal Cinsiyet Farklılığı içinde, İstanbul: Bağlam.

[6] Körükmez, L, Karakılıç, İ.Z. ve Danış, D. (2020). Mecburiyet, Müzakere, Değişim. İstanbul: GAR.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.