Faile olan korkumuz diğer kişilere duyduğumuza kıyasla saygımızı daha fazla, beklentimizi daha az mı kılıyor yoksa sadece görülmemek/duyulmamak o şiddetin kendisinden her zaman daha mı ağır?

Gözde İlkin, “aile: -herkesin her şeyi bildiği ama konuşmadığı yer”, 2011

Dikkat: yazı spoiler içermektedir.

2016 yılında Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un yazdığı, 2021 yılında Dilek Başak’ın çevirisiyle Siren Yayınları’ndan yayınlanan bir roman Miras. Karakterimiz Bergljot’un ailesine rağmen hayatta ve ayakta kalma hikayesini takip ettiğimiz kısmen otobiyografik bir metin. Karakterin babasının ölümüyle açılan kitap, ölümden de önce başlayan, ebeveynlerden dört çocuklarına (Bergljot, Bard, Astrid, Asa) miras kalacak iki kulübenin eşitsiz bir şekilde pay edilmesi etrafında açığa çıkan geçmişi ve o günü odağına alıyor. Bu hikayeye paralel olarak Bergljot’un üniversitede tanıştığı, zaman içerisinde dayanışmaları güçlenen Karen’le olan dostluğuna tanıklık ediyoruz.

Kitap, bir aileden miras kalan ve kalamayanın neler olabileceği üzerine düşündürüyor. Kitabın yarısına kadar, bir şeyler hissetsek veya tahmin etsek de tam olarak karakterin ne yaşadığını bilmiyoruz. Ebeveyn ve kardeşlerle olan gerilimlerin, yüzleşmelerin, yüzleşememelerin gerçekliği ve odadaki filin ağırlığı karakterin tam olarak ne yaşadığını bilme ihtiyacımıza yer bırakmıyor. Roman, en yakınlarımızın maruz bıraktığı adaletsizlik, duyulmama, görülmeme ve kabul edilmeme hissinin nasıl gündelik pratiklere, konuşmalara ve eylemlere yayıldığını çok incelikli bir şekilde veriyor.

Bergljot’un hikayesi adalet talep etmekten yorulmayan ama sizin onun yerine yorulduğunuz hatta hayran olduğunuz bir akışta ilerliyor. Bence bu çok etkileyici. Karakterin tam olarak ne yaşadığını kitabın ilk yarısına kadar birtakım hislerimiz olsa da bilmiyoruz. Ölen babanın kızını küçüklüğünde cinsel istismara maruz bıraktığını ve Bergljot’un o zamana kadar bunu kardeşleri ve annesine anlatmaya çalıştığını fakat onların senelerdir bu gerçeği görmezden geldiğini veya kabul etmediğini miras için ailenin geri kalanıyla masaya oturulduğu anda öğreniyoruz.

Berglot’un tam olarak neye maruz kaldığını bilmediğimiz noktaya kadar -bence bazen bilmesek de olur- aklımda birtakım sorular vardı. İlki, insanın ailesiyle konuşmayı, görüşmeyi istemeyecek kadar aileden kendini koruma gerekliliği ve isteği hangi olay veya olayların sonucunda olabilir? O kadar da “büyük bir şiddet” yaşanmasa dahi bu olamaz mı? Böyle bir hakkımız var mı? Aileden veya ailedeki birtakım bireylerden uzaklaşma, onları yaptıkları için suçlu bulabilme, yaşanan şiddetin adını koyabilme ve tüm bu deneyimlere dair hissedilenler hangi noktada meşru ve vicdan yükünden azade olabilir? Bence düşünmeye muhtaç ve heyecanlandıran sorular.

Kitabın benim için öne çıkan diğer bir noktası da şiddete maruz kalanın kimlerden neyi talep ettiği oldu. Faile yöneltilen öfke ve saygıyla, faile inanmış/mağdura inanmamış/olay karşısında susmuş kişilere yöneltilen öfke ve saygı üzerine de düşünmek istedim. Aslında intikam veya adalet arama temasını odağına alan birçok hikayeye nazaran bu roman, adalet beklentisini faile inanmış/mağdura inanmamış/susmuş kişileri odağa alarak derinleştiriyor. Bergljot ile Karen’ın arasında geçen bir konuşmayla başlayan ve Bergljot’un kendi düşünceleriyle devam eden kısa bir bölümde Bergljot babasına annesinden daha fazla saygı duyduğunu kabul ediyor ve bunu tutarlılık üzerinden kuruyor. Babasının yaptığı şeyi fark ettiğini, “sınırı aştığını” gördüğünü ve yıllar içerisinde kendini geri çektiğini düşünürken annesinin bu şiddeti kabul etmeyerek, Bergljot’un annesinden uzak durmak, onunla iletişim kurmak istememesine rağmen annesinin devam etmesini daha tutarsız buluyor ve ona azalan saygısını buradan kuruyor. Babasının suçunun daha büyük olduğunu kabul etmekle beraber babasının kendisini geri çekmesini sert bir cezalandırma olarak görüyor ve annesinin hiçbir şey olmamış gibi davranması, talepkarlığı ve onu suçlaması onun gözünde o dengeyi başka bir yere koyuyor. Kitabın odak noktası tam olarak burası değil ve bence bu başka bir kitabın ve hatta yazının konusu olabilir fakat bu durum beni kimlerden neleri, hangi motivasyonlarla beklediğimiz açısından düşündürüyor. Bunun sebebi faile olan korkumuz da olabilir mi diye düşünüyorum. Genellikle fail yaptığını tam olarak kabul etmese de bir adım bile geri çekilmesi bizim bazı kaygılarımızı dindiren bir yerde mi? Belki de faile olan korkumuz diğer kişilere duyduğumuza kıyasla saygımızı daha fazla, beklentimizi daha az mı kılıyor yoksa sadece görülmemek/duyulmamak o şiddetin kendisinden her zaman daha mı ağır? Bilemiyorum.

Kitabın sarsıcı, zorlayıcı fakat bir o kadar da sürükleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz. İncelikli ve berrak anlatımının olayları ve karakterleri diri tutan bir yanı var. Bir kötülüğü, şiddeti, adalet arayışını ve onun hissettirdiklerini nasıl anlatmayı tercih ederdiniz?

Kitap boyunca karakterin hiç vazgeçmemesine içkin olan inişlerine ve çıkışlarına tanıklık etmek; onu dinleyen/gören/anlayan arkadaşlarıyla kurduğu dayanışmadan aldığı gücü görmek okuyucuya da güç veriyor. Yazarın da dediği gibi: “İnsan ailesini seçemez ama hikayesini anlatmayı seçebilir.”

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × four =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.