10 Ekim 2026’da Mor Çatı’nın düzenlediği Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Dayanışma Merkezleri Uluslararası Deneyimler Konferansı İstanbul’da gerçekleşti. Konferanstan çıkarken, dayanışma merkezlerinin dönüştürücü gücünün kadınlarla kurulan ilişkinin ayrıntılarında nasıl ortaya çıktığını düşündüm.

Bir kadın şiddet gördüğü ilişkiye geri dönmek istediğinde ne yapıyoruz? Görüşmeye gelmediğinde, anlattıkları birbirini tutmadığında, yalan söylediğinde, hatırlamadığında, bizim onun için daha güvenli olduğunu düşündüğümüz yolu seçmediğinde? Veya bir kadın sığınaktan ayrılıp şiddet gördüğü ilişkiye dönmek istiyorsa, onun güvenliğinden endişe ediyorsak, dönmemesi için sebeplerimiz varsa -ki üstelik bunlar hiç de temelsiz değilse… Tüm bunlara rağmen kadın dönmek istediğinde ne yapacağız? Kendi hayatı hakkında karar verebileceğine duyduğumuz güven burada da geçerli olacak mı? Yoksa onun adına daha iyi bildiğimizi düşünmeye tam da burada mı başlayacağız?

10 Ekim’de Mor Çatı’nın düzenlediği İstanbul’da gerçekleşen Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Dayanışma Merkezleri Uluslararası Deneyimler Konferansı’nda, Danimarka’daki Danner’den Ditte Specht böyle bir örnek verdi. Kadın adamı özlüyor olabilir, çocukları için kaygılanıyor olabilir, geçinebileceği başka bir yol bulamıyor olabilir. Specht, bu durumda kadının güvenliğine ilişkin endişelerini açıkça paylaştıklarını, karar verebilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgileri sunduklarını anlattı. Kadının yerine karar vermenin ne kadar kolay, onun kararıyla birlikte çalışmaya devam etmenin ne kadar zor olabileceğini düşündüren bir örnekti bu. Avusturya, Danimarka, Türkiye, İtalya, İspanya ve Fransa’dan deneyimlerin paylaşıldığı konferansta dayanışma merkezlerinin nasıl çalıştığı, hangi engellerle karşılaştığı ve çalışmalarını nasıl sürdürdüğü konuşuldu. Haliyle konuşmalar boyunca tekrar tekrar kadınlarla kurulan ilişkinin kendisine döndük aslında: Kadına inanmak, onun zamanına saygı duymak, kendi konumumuzu sorgulamak ve bireysel deneyimle şiddeti mümkün kılan toplumsal koşullar arasındaki bağı kurmak… Konferansta farklı ülkelerden kadın örgütleri dayanışma merkezlerini nasıl kurduklarını, gündelik çalışmalarını, karşılaştıkları güçlükleri anlattılar. Bu deneyimleri yan yana koyunca feminist dayanışmaya ilişkin bildiğimiz, savunduğumuz ilkelerin gündelik hayatta ne kadar çok soruyla karşılaştığı görülüyor aslında. Kadına inanıyoruz, peki anlattıklarını karışık bulduğumuzda? Kendi kararlarına saygı duyuyoruz, peki kararını değiştirdiğinde? Birlikte çalışırken eşit bir ilişki kurmak istiyoruz, peki elimizdeki bilgi, kaynak ve kurumlarla ilişki kurabilme gücü aramıza nasıl giriyor?

Dayanışmanın tarafı olmak

Mor Çatı’dan Leyla Soydinç’in Türkiye’deki deneyimi 1987’deki Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası’yla birlikte anlatması önemliydi. Kadın dayanışma merkezlerinin devletin kadınların ihtiyaçlarını görüp önlerine sunduğu olanaklar olarak ortaya çıkmadığını söyledi. Kadınların erkek şiddetine karşı söz üretmesinin, bir araya gelmesinin ve örgütlenmesinin içinde kuruldu hepsi. Merkezlerin bugün ne yaptığına bakarken bu tarihi hatırlamak, dayanışmanın politik anlamını da hatırlatıyor insana. Soydinç’in feminist eşlik ve tanıklık vurgusu kadınlarla kurulan ilişkinin yönünü tarif ediyordu. Her iki kavram da kadının yaşadıklarına, bilgisine ve deneyimine inanmak ve şiddetten uzaklaşma sürecinde onunla birlikte yol almak anlamına geliyor, bir de bu deneyimlerden politika üretmek tabii. Burada kendi konumumuza da bakmamız gerekiyor. Dayanışmayı kuran kadınlar olarak kendimizi şiddetten azade gördüğümüzde, deneyimlerimiz arasına bir sınır çekiyor, bir kurtarıcı konumuna yerleşebiliyoruz. Oysa hiçbirimizin erkek şiddetinin dışında olduğu bir yer yok ve bu ortaklık, aramızdaki farklılıkları yok saymadan ilişki kurmanın da zemini.

WAVE’den Elena Floriani’nin aktardığı çalışmada feminist kadın örgütlerinin bireysel destekten kurumlar arası ilişkilere, savunuculuktan politika üretimine uzanan faaliyetleri birlikte ele alınıyordu. Bir kadının barınma ihtiyacıyla ilgilenirken kira koşullarıyla, kamu kurumlarının uygulamalarıyla, sosyal desteklere erişimin önündeki engellerle de karşılaşıyoruz. Bu yüzden kadınlarla birebir yürütülen çalışma, şiddetin toplumsal koşullarına müdahaleyle iç içe geçiyor. Floriani’nin dikkat çektiği tehlikelerden biri de toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin güçlendiği koşullarda şiddetle mücadele dilinin de cinsiyetsizleşmesiydi. O nötrleşme olarak ifade etti bunu. Şiddet herkesi aynı biçimde etkiliyormuş gibi konuşulduğunda, kadınların maruz kaldığı şiddeti üreten güç ilişkileri görünmezleşiyor dedi. Kadınların deneyimleri etrafında oluşmuş feminist bilgi ve çalışma biçimleri de bu süreçte değersizleştirilebiliyor haliyle. Dolayısıyla hangi kelimeleri kullandığımız, şiddeti nasıl tarif ettiğimiz ve kimin deneyimini merkeze aldığımız, dayanışmanın nasıl kurulacağını doğrudan etkiliyor.

Kadının kendi zamanı

Danner’den Ditte Specht’in verdiği örnek, feminist ilkelerin gündelik çalışmada nasıl karşılık bulduğunu düşünmek açısından ilham vericiydi bana kalırsa. Sığınakta kalan bir kadın, şiddet uygulayan erkeğe dönmek istiyor. Onu özlüyor olabilir, çocukları için kaygılanıyor olabilir, ekonomik olarak başka bir yol göremiyor olabilir. Bu durumda kadının kararını yanlış bulup onu ikna etmeye çalışmadan önce, bu kararı hangi koşullarda verdiğini anlamak gerekiyor. Specht, kadının sağlığı ve güvenliğiyle ilgili endişeleri açıkça paylaşmaktan, erişebileceği bilgileri sunmaktan ve kendi kararını verebilmesini desteklemekten söz etti. Kadının kararlarına saygı duymak, karşı karşıya olduğu tehlikeyi konuşmaya engel değil üstelik, asıl mesele sanırım bu konuşmayı onun iradesine el koymadan yapabilmek. Yine Danner’in radikal şeffaflık olarak adlandırdığı yaklaşım da bununla ilişkiliydi. Kadınla ilgili adımların onun bilgisi ve katılımı olmadan atılmaması ve hangi kurumla neden görüşüleceğinin, sonraki aşamada neler olabileceğinin açıkça konuşulması yani. Hayatı üzerinde denetim kurulan, kararları sürekli sorgulanan bir kadının destek ararken karşılaştığı ilişkinin nasıl işlediğini bilmesi, güvenin kurulması açısından önemli olarak tariflendi. Sanırım aynı yaklaşımın gündelik yargılarımızı da değiştirmesi gerekiyor. Bir kadın randevusuna gelmediğinde bunu ilgisizlik olarak okuyabiliyoruz dedi. Anlatısı karışık olduğunda ondan daha açık, daha tutarlı olmasını bekleyebiliyoruz. Oysa şiddetin belleğe, davranışlara, güven duygusuna etkisini hesaba kattığımızda başka sorular sormak mümkün diye önerdi: Bir sonraki görüşmeye gelebilmesi için neye ihtiyacı var? Bizim çalışma biçimimizde ne değişebilir?

Fransa’dan Fédération nationale Solidarité Femmes adına konuşan Camille Lextray de yardım hattındaki görüşmelerde kadının kendi zamanını esas aldıklarını anlattı. Kadınlar bazen yaşadıklarını henüz şiddet olarak adlandıramadan arıyorlar, dedi. Yaşananları birlikte anlamlandırabilmek, şiddetin kişisel bir başarısızlıktan kaynaklanmadığını konuşabilmek ve ihtiyaç duyulan bilgiyi paylaşmak, bu ilk temasın parçası. Kadının ne zaman ayrılacağına, hangi adımı atacağına onun adına karar vermek ise destek ilişkisinde yeniden bir irade gaspı yaratabiliyor.

Karar verebilmenin maddi koşulları

Kadının kararlarını merkeze almak, o kararları sınırlayan koşulları da görmeyi gerektiriyor sanırım. Asociación Por Ti Mujer’den Lucia Avila Carrillo’nun Valencia’da göçmen kadınlarla yürüttükleri çalışmayı anlatırken açtığı meseleler bunu somutlaştırdı. Oturum ve çalışma iznine erişememek, gelirden yoksun olmak, çocuklarıyla birlikte yaşayabileceği bir ev bulamamak, bulunduğu ülkede kimseyi tanımamak… Bunların her biri, erkek şiddetinden uzaklaşmak isteyen bir kadının hareket alanını daraltabiliyor. Ayrılmanın ülkede kalma koşullarını nasıl etkileyeceğine ilişkin kaygılar da bu tabloya ekleniyor. Kadına ayrılmasını söylemek kolay, ayrıldıktan sonra nerede yaşayacağını, nasıl geçineceğini, kimden destek alacağını birlikte düşünmek ise çok daha kapsamlı bir çalışma gerektiriyor demek ki. Carrillo’nun anlattığı deneyimde hukuki destek, istihdama erişim, psikolojik eşlik ve sosyal ilişkiler kurabilmek birbirine bağlıydı. Kendi ülkesinde bir mesleği olan kadının göç ettiği yerde yalnızca belirli işlere yönelmek zorunda kalması, bakım ve ev içi işlerde karşılaştığı güvencesizlik, kurumlarda yaşadıklarına inanılmaması da dayanışmanın konusuydu. Konuşmada geçen göçün yası meselesi de aklımda kaldı. Geride bırakılan hayatın, ilişkilerin ve aidiyetlerin kaybıyla yeni bir yerde yaşam kurmaya çalışmak, şiddet deneyimiyle birlikte düşünülmek zorunda. Kadınların bir araya gelebildikleri etkinliklerin, birlikte zaman geçirebildikleri alanların önemi burada ortaya çıkıyor. Dayanışmanın sürekliliği, ihtiyaç anında başvurulacak bir kurum kadar, kendini ait hissedebileceğin ilişkilerin varlığıyla da ilgili.

Bir evi birlikte kurmak

İtalya’dan Francesca Pidone’nin La Casa della Donna deneyimini anlatırken ev ve aidiyet üzerinde durması, bu tartışmayı başka bir yerden sürdürdü. Kadınların geldiği mekan, şiddetten uzaklaşma sürecinde destek buldukları, aynı zamanda birlikte ürettikleri ve feminist ilişkiler kurdukları bir yer. Yaratıcı yazıdan cezaevindeki kadınlarla çalışmaya, eğitim faaliyetlerinden yaş almaya ilişkin deneyim paylaşımlarına uzanan gruplar, bu evin gündelik hayatını oluşturuyor sanki. Farklı kuşaklardan kadınların birlikte çalışması da kendiliğinden ve çatışmasız ilerlemiyor anlatılanlara bakılırsa. Pidone, yeni kuşakların karşılaştığı sorunlara açık olmayı ve örgütlenmenin içinde buna yer açmayı anlattı. Dayanışmayı sürdürmek, kendi alışkanlıklarımızı ve çalışma biçimlerimizi de değişime açık tutmayı gerektiriyor, dedi. Demek ki bu evin içinde kuşaklar arasında çatışmalar da yaşanıyor. Pidone bunlardan söz ederken yeni kuşakların, kurucu kuşağın karşılaştıklarından farklı sorunlarla karşılaşabileceğini hatırlattı. Bir örgütlenmeyi sürdürmek, yıllar içinde oluşturulmuş bilgiyi aktarmak kadar, o bilginin yetmediği yerleri görebilmeyi de içeriyor. Yeni gelenlerin kendi sorularına ve yapma biçimlerine ne kadar yer açılabildiği, birlikte kurulan evin kime ait olduğu sorusundan bağımsız değil öyleyse. Yine Pidone’nin konuşmasındaki sorulardan biri, kadınların ve kendimizin tutarsızlıklarını karşılayıp karşılayamadığımızdı bence. Belirsizlik içinde çalışabiliyor muyuz? Birbiriyle çatışan ihtiyaçları duyabiliyor muyuz? Kadınların deneyimlerini anlamaya çalışırken kendi beklentilerimizi ne kadar sorguluyoruz? Bu sorular, mesleki bilginin feminist çalışmanın içinde nasıl kullanılacağına da uzanıyor sanırım ama aynı zamanda bir işi nasıl feministçe yapmakla da ilgili. Hukuki ya da sosyal destek verirken kadının kişisel öyküsünü patriyarkal ilişkilerle birlikte okuyabilmek ve kendi uzmanlığımızın bir iktidar ilişkisine dönüşebileceğini hesaba katmak gerekiyor. Karşımızdaki kadın, bize gelene kadar hayatta kalabilmek için pek çok yol bulmuş, pek çok karar vermiş durumda. Dayanışma, o bilgiyi ve gücü görebildiğimiz ölçüde kurulabiliyor.

Kadınların anlatılarından politika üretmek

Konferansın önemli tartışmalarından biri de dayanışma merkezlerinde biriken bilginin politik anlamıydı. Fransa’dan Fédération nationale Solidarité Femmes adına konuşan Camille Lextray, yardım hattına başvuran kadınların deneyimlerinden ürettikleri bilgiyi anlattı. Kadınların önemli bir kısmı polise başvurmuyor, dolayısıyla adli kayıtlara baktığımızda, kadınların yaşadıklarının ancak bir bölümünü görebiliyoruz. Yardım hattında biriken anlatılar ise hem bu kayıtlara girmeyen deneyimleri hem de şiddetin aldığı farklı biçimleri görünür kılıyor, dedi. Lextray’in sözünü ettiği meselelerden biri, erkeklerin kadınlara karşı şikâyette bulunarak kurumları da şiddetin bir aracına dönüştürmesiydi. Buna karşı şikayet deniyormuş. Hatları kilitlemeye varan saldırılardan söz edildi. Böyle bir durumda yaşananları karşılıklı bir anlaşmazlık ya da sorunlu bir ilişki olarak ele almak erkeğin ne yaptığını anlamayı zorlaştırıyor sanki. Erkek şiddetini ilişkinin ortak sorunu gibi ele alan bir yaklaşım, failin sorumluluğunu bulanıklaştırabiliyor, dedi. Kadın örgütlerinin kendi çalışmalarından bilgi üretmesi, kadınların anlatılarının bu kategoriler içinde kaybolmasına karşı da bir mücadele.

Bütün bu çalışmaların sürekliliği ise kaynaklarla doğrudan ilişkili. Konferansta fon kesintileri, çalışan sayısının azalması ve artan ihtiyaçlar da konuşuldu. Elbette toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin yarattığı tahribat da. Kadının kendi zamanına saygı duyan bir dayanışmanın zamana, emeğe, mekana olduğu kadar maddi kaynağa da ihtiyacı var. Sığınaktan ayrılınca bitmeyen, hukuki süreç uzadığında kesilmeyen, kadın yeniden başvurduğunda devam edebilen ilişkiler kurabilmek, bunların nasıl sürdürüleceğini politik bir mesele olarak ele almayı gerektiriyor. Nitekim konferanstan çıkarken, dayanışma merkezlerinin dönüştürücü gücünün kadınlarla kurulan ilişkinin ayrıntılarında nasıl ortaya çıktığını düşündüm. Kimin karar verdiğinde, kimin bilgisine güvenildiğinde, bir görüşmeye gelmeyen kadına hangi sorunun sorulduğunda… Bu ayrıntılar, erkek şiddetine karşı mücadelemizin gündelik pratiğini oluşturuyor ve gündelik yaşamda kadınlarla ilişkilenmemize dair pek çok taktik içeriyor. Farklı ülkelerden aktarılan deneyimler, kendi hayatımda erkek şiddetine dair nasıl konumlandığımı da düşündürdü. Kadınların sözünü ne zaman daha kolay duyuyorum? Bildiğim yoldan ilerlemediklerinde arkadaşımla ilişkiyi sürdürebiliyor muyum? Kendi bilgimin sınırını kabul edebiliyor muyum? Dayanışmanın içinde bana düşen, bu soruları başkalarına yöneltmeden önce kendi yapma biçimime de bakmak olabilir mi? Özellikle de bir kadının iyiliğinden ve ne yapması gerektiğinden çok emin olduğum anlarda mesela… Kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabildiği koşulları birlikte yaratmaya çalışırken, bizim de ilişkilerimizi, kurumlarımızı ve çalışma biçimlerimizi değiştirmemiz gerekiyor demek ki. Konferansta mütevazı çalışmak dendi bunun adına.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.