Kadının kendine bir yer edinmeye çalışması, dışarıdan kolaylıkla kadınların birbirleriyle yaşadığı bir mesele gibi okunabiliyor.

Herkesin kolaylıkla düşebildiği bir tuzak bu. Çünkü bazı kabuller o kadar uzun zamandır tekrar ediliyor ve ataerkil sistem tarafından o kadar güçlü biçimde yeniden üretiliyor ki, cinsiyetlerden bağımsız olarak bir durumu anlamlandırırken ilk başvurulan açıklama haline gelebiliyorlar.
Kadınların bir arada olduğu rekabetçi ortamlarda ilişkilerin daha zor, çatışmaların daha görünür; erkeklerin ise benzer koşullarda daha olgun ve rahat olduğu düşüncesi de bunlardan biri.
Benim için bu yazının çıkış noktalarından biri de amatör olarak da olsa, sporun içinde, rekabetin hem bir parçası hem de gözlemcisi olmak oldu. Farklı insanların aynı alan, başarı, görünürlük ve aidiyet içinde nasıl konumlandığını görmek, bütün bu sürecin bende yeniden canlandırdığı soruları buraya taşımama neden oldu.
Peki gerçekten gördüğümüz şey, kadınların birbirleriyle ilişki kurma biçimindeki bir fark mı?
Burada kadın ve erkek üzerinden kurduğum ayrımı, cinsiyeti iki kategoriye indirgemek için değil; toplumsal beklentilerin ve hâkim dilin büyük ölçüde bu ikilik üzerinden kurulmuş olması nedeniyle kullanıyorum.
Bence bu farkı kadınların ya da erkeklerin karakter özellikleriyle açıklamak, asıl meseleyi gözden kaçırıyor.
Erkeklerden de güçlü olmaları, başarılı olmaları, üretmeleri ve kazanmaları bekleniyor elbette. Ama arada önemli bir fark olduğunu düşünüyorum: Erkekten çoğu zaman zaten kendisine verilmiş olan alanın üzerine bir şey koyması bekleniyor. Var olanı büyütmesi, geliştirmesi, daha ileriye taşıması…
Kadın ise birçok alanda önce o alana erişmek, orada kendine yer açmak ve varlığını kabul ettirmek zorunda kalıyor. Yani biri kendisine verilmiş bir zeminin üzerinde yükselmeye çalışırken, diğeri bazen önce o zemini kurmaya, orada bulunmaya hakkı olduğunu göstermeye ve ancak sonra onun üzerine bir şey inşa etmeye çalışıyor.
Burada bir şeyi de ayırmak gerekiyor: Beğenilmek, takdir edilmek, başarılı olmak, görünür olmak, bir yere ait hissetmek ya da yaptığının karşılığını almak istemek son derece insani ihtiyaçlar. Bunları istemenin ayıplanacak, küçümsenecek ya da vazgeçilmesi gereken bir tarafı yok. Mesele bunları istemek değil; bunlara ulaşabilmek için herkesin aynı yolu yürümek zorunda olmaması. Birinin doğal olarak erişebildiği bir şey için diğerinin kendini tekrar tekrar kanıtlamak zorunda kalması. Ve bence asıl mesele tam burada başlıyor.
Kadının kendine bir yer edinmeye çalışması, dışarıdan kolaylıkla kadınların birbirleriyle yaşadığı bir mesele gibi okunabiliyor.
Oysa gördüğümüz şey, düşünüldüğü gibi kadınların birbirleriyle olan derdi değil; zaten doğal olarak sahip olmaları gereken bir alanı elde etmeye çalışırken ortaya çıkan çok daha karmaşık bir tablo. Ve belki de en kritik nokta şu: Bu tablonun kendisi dönüp kadınlara ilişkin zaten var olan yargının kanıtı olarak kullanılıyor.
Kadın kendine alan açmaya, görünür olmaya, başarılı olmaya ya da hakkı olanı talep etmeye çalışırken ortaya çıkan her gerilim; kolaylıkla “kadınlar zor”, “kadınlar hırslı”, “kadınlar birbirleriyle anlaşamıyor” anlatısına eklenebiliyor. Böylece eşit olmayan koşulların yarattığı sonuç, o koşulların değil, kadının nasıl biri olduğunun göstergesiymiş gibi sunuluyor.
Üstelik burada başka bir çelişki daha var: Yüzyıllardır hâkimiyetini sürdüren, ilişkileri ve toplumsal rolleri belirli kalıplar içinde kuran bir sistemden söz ediyoruz. Fakat aynı sistem, kendi ürettiği koşulların sonuçlarının kadınlar tarafından hızla değiştirilmesini; kadınların bütün bu tarihsel yükten adeta bir anda sıyrılıp yine kendisinin makbul gördüğü biçimde davranmasını bekliyor. Yani koşulları değiştirmeden sonuçların değişmesini, üstelik bu değişimin sorumluluğunu da büyük ölçüde kadınların üstlenmesini talep ediyor.
Oysa ortada gerçekten cinsiyete bağlı bir fark olup olmadığını tartışabilmek için önce koşulların eşit olması gerekir. Eşit olmayan koşullarda verilen farklı tepkileri doğrudan kadınlık ya da erkeklikle açıklamak, eşitsizliğin kendisini görünmez kılıyor.
İnsanların alanları daraldığında, fırsatları azaldığında ya da kendilerini kanıtlamak zorunda kaldıklarında verdikleri tepkiler farklı olabilir. Bu, cinsiyetin ötesinde insani bir durum.
Fırsat eşitliğinin olmadığı bir yerde ise bu tepkileri kadının karakterine bağlamak, onu “sorunlu” ilan etmenin ve bulunduğu alanın dışına itmenin son derece kolay bir yoluna dönüşebiliyor.
Erkeklerin benzer ortamlarda daha rahat hareket ediyor görünmesini kişilik özellikleriyle açıklamak da aynı yanılgının bir parçası. Çünkü zaten kendilerine ait kabul edilen bir alanda var olmakla, o alanda bulunma hakkını önce elde etmek zorunda olmak aynı deneyim değil.
Dolayısıyla dışarıdan “erkekler daha rahat, kadınlar daha problemli” gibi görünen fark, iki cinsiyetin ilişki kurma becerisine dair bir şey söylemekten çok, onlara sunulan koşullar arasındaki farkı görünür kılıyor.
Ataerkil sistemin belki de en güçlü taraflarından biri tam burada ortaya çıkıyor: Eksik bıraktığı alanın hesabını kendisinden sormak yerine, kendi yarattığı eşitsizliğin sonuçlarını kadının karakterine dair bir kanıta dönüştürüyor. Böylece yapısal bir eşitsizliğin yarattığı zorluk, “Kadınlar neden birbirleriyle anlaşamıyor?” sorusuna dönüşüyor.
Kadın dayanışmasının en güçlü olduğu ve mutlak sahip çıkılması gereken yerlerden biri de tam burası. Kadınları birbirlerine nasıl davranmaları gerektiği üzerinden yeniden terbiye etmeye çalışan bir yerden değil; kadınlar arası bir mesele gibi gösterilen şeyin arkasındaki eşitsizliği birlikte görebilen ve odağını orada tutan bir dayanışmadan söz ediyorum. Çünkü mesele kadınların birbirleriyle ne yaptığı değil.
Birbirimizin sahip olduğu alan, birbirimizden alınmış bir alan değil.
Mesele, birinin doğal olarak sahip olduğu yere diğerinin neden hâlâ kendini kanıtlayarak ulaşmak zorunda olduğu.








