Bugün, örgütlü feminist politikanın gevşediği bir dönemde, birlikte hareket edebilmek, tek başına sorumluluk almayı kolektif destekle birleştirmek, yani nihai olarak örgütlü güçlenmeyi bir mücadele biçimi olarak önüne koymak geride kalabiliyor. İfşanın sosyal medya üzerinden tek kişilik ve nokta atışı mücadele aracına dönüşmesi de bu durumun tezahürü.

Türkiye’de feminist hareketin güçlendiği ve bugün önemli bir kısmımızın gelenek olarak yüzünü döndüğü 1980 sonrası dönemde öne çıkan bir esaslı gündem vardı: evdeki dayak. Bugün, erkek şiddeti adını almış bu kavram, 1980 sonu yükselen ve sokakta da olan feminist hareketin odak noktasıydı. Küçük gruplar halinde feminist kadınların buluşup tartıştıkları, deneyimde ortaklaştıklarını gördükleri konu erkeklerin kadınların bedenine, cinselliğine, emeğine ev içinde nasıl el koydukları ve bunun aracı olarak şiddetti. Bugün bizim kuşağın bile sonuna yetiştiği, artık uygulanmayan bir feminist örgütlenme yöntemi olan bilinç yükseltme gruplarında düzenli olarak buluşuyor, farklı başlıklar altında patriyarkanın nasıl bir sistem olduğunu deşifre ediyorlardı. Erkek şiddetinin nasıl örgütlendiğini ortaya koymak da buna dahildi. “Özel olan politiktir” sözünün altı bu tartışmalarla doldu. Feminist tarihte en bilinen eylemlerden olan 1987’deki “Dayağa Karşı Kampanya” bu sırada ortaya çıktı. Bugün 35 seneyi deviren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı bu mücadelenin kazanımı olarak bugün hâlâ var ve maalesef 2026 yılında kadına yönelik erkek şiddeti ve bunun son noktası olan kadın cinayetleri Türkiye’de feminist hareketin birinci sırada gündeminde, yakın zamanda da düşecek gibi durmuyor.

Feministlerin 1980’li yıllarda hareketlenen ev içindeki dayak tartışmaları, kadınların emeğine, kimliğine, bedenine el koyma tespitleriyle birlikte, Türkiye’de feminizmin kurtuluş perspektifini doğrudan etkiler. Kendine bakarak, kendi aile ve ev ortamına bakarak kurulan bu şiddete karşı çıkma perspektifi hem mücadeleyi öncelikle kendi yaşamından başlatmak anlamına gelir hem de o dönemden bu günlere gelen “kurtulmuş kadın yoktur” sözünün zeminini oluşturur. Yani feminizmin politikası önce kendi hayatlarımızdan, gündelik deneyimlerimizden, evlilik veya aile yaşamlarımızdan, eşimiz, dostumuzdan başlar ve farklılarımıza, kadınlar olarak farklı ezilme durumlarımıza rağmen bizi ortaklaştıran, patriyarkanın türlü yüzlerine ve bunun dolayımıyla erkek şiddetinin bin bir biçimine çeşitli şekillerde maruz kalmamızdır, denir. O nedenle de, birimiz diğerimizden daha ayrıcalıklı olsak da, bu örneğin bizi ev hayatında kurtarabilir ancak iş hayatında bir türlü tutunamayabiliriz. Birimiz evlenme baskısı yaşamaz ama sevgilisi ona hayatı dar ediyordur, diğerimizin çalışması yasaklanmış ve evden çıkamaz halde olabilir. Birimizin okuması engellenmiştir, diğerimiz üniversitede çalışırken yol ortasında bir erkek tarafından öldürülebilir. Birimiz ülkenin bir yerinde, bir diğeri metropolünde doğmuş olabilir ancak aynı şiddetle büyüyüp şiddetin benzer etkilerini taşıyor olabiliriz. Feminist olmak bizi erkek şiddetinden de, patriyarkanın farklı ezme biçimlerinden de, bir hamlede kurtarmaz. Bu ülkede feminist hareket erkek şiddetinin bütünlüklü tahlilini ve patriyarkanın ne olduğunu 1980’ler sonunda ortaya koydu. Dolayısıyla biz bunca yıldır mücadeleyi bu hat üzerinden kuruyoruz.

Erkek şiddetinin patriyarkanın bir sistem olarak kendini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu güç olduğunu biliyoruz. Bir sistemin sürmesi için erkeklerin kadınları kendine tabi kılma yönetiminin güç ile mümkün olduğunu ve bunun sadece fiziksel şiddet olmadığını biliyoruz. Bir şiddet türünün bir diğerini mümkün kıldığını, şiddetin engellenmediği sürece ancak artarak sürdüğünü ve sonunun da kadın cinayeti olduğunu biliyoruz. Dayak kelimesinin yerini şiddet aldı ancak bir kadını kontrol altına alma yönteminin bir erkek için sadece kaba dayak olmadığını; öğrenmeyi, üretmeyi, kendi kararlarını verebilmeyi, ilgi duymayı, zevk almayı, kendi parasını harcamayı, istemediğinde hayır demeyi, çekip gitmeyi engellediğinde tahakkümün kurulduğunu tahlil edebiliyoruz, her birinin bütünün parçalarını oluşturduğunu, bunların hepsinin erkek şiddeti olduğunu görüyoruz. Erkek şiddetinin en temel araçlarından birinin erkek dayanışmasını pekiştirirken kadınlar arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırma çabası olduğunu deneyimliyoruz.

Ancak erkek şiddetine karşı kadınların mücadelesi doğrusal değil. Yani tüm bunları görünce erkeklerin karşısında taraf almak öyle o kadar kolay değil. Sistem lafı da boşuna değil, büyük ve yapısal olan bir şey sistem; gündelik pratiği de, çıkar ilişkilerini de, hayatta kalma mücadelesini de, kızgınlık, kırılganlık ve zaafları da şekillendiriyor. Kadınlar erkek şiddeti karşısında suskun da kalabiliyor, ortaklık da yapabiliyor, yalan da söyleyebiliyor, kadınlara kötülük de edebiliyor. Bunları görebilmek de feminist perspektife dahil; kadınların ezilmelerine rağmen erkeklerin yanında neden durabildikleri sorusunun cevabı da, bu sistemin, dünyanın kurucu sistemlerinden biri olan patriyarkanın başarısında gizli. Kadınlar erkek şiddeti karşısında korktukları için, çözüme dair inançsızlıklarından, dayanışma ilişkilerinden yoksun veya örgütsüz olmaktan, hayatta kalma stratejisini böyle öğrendikleri için kadınların yanında duramayabilir. Bunun sorumlusu öncelikle kadınlar değil, sistemdir. Feminizmin derdi tam da kadınların yan yana durabilmesini başarmak üzerinedir. Kendine feminist demenin böyle de bir sorumluluğu vardır işte; tüm bunları açık edebilmek, emek harcamak, kadınların bu koca sistemin içinde özgürlükten ve kadın dayanışmasından yana durabilmesinin mücadelesini verebilmek. Bunu yer yer üzülerek, kızarak, hayal kırıklığına uğrayarak ama bu perspektife yaslanarak açıklıkla yapabilmek.

Feminist hareketin yine bugüne önemli miraslarından biri olan “kadının beyanı esastır” ilkesi erkek şiddeti örnekleri kamusallaştığında bugün neler yapabileceğimize dair hâlâ önümüzde bir rehber olarak duruyor. Bu ilke, kadınların beyanlarıyla, patriyarkanın belli tür bilgiyi gerçek kabul etmesini sarstığını ifade ediyor ve patriyarkal ezme ezilme ilişkisine dair ortaya çıkardıklarıyla almamız gereken sorumluluklara işaret ediyor. Kadınlar, beyanlarında doğru söylemiyor da olabilir ama ne anlatıyor – işte sorumluluk burada başlıyor. Bugün bu ilkenin en çok yan yana geldiği feminist gündemlerden biri ifşa. Tarihi “bağır herkes duysun, erkek şiddeti son bulsun” ve “kadınlar artık susmayacaklar” sloganlarında da vücut bulduğu üzere, her zaman için bireysel hikayelerin açığa çıkarılması yani “özel olan”ın ifşa edilmesinin politik bir eylem olarak feminizmdeki yeri elbette kritik olageldi. Ancak bir süreç olarak kolektif ifşa veya politik örgütlü bir tutumla ifşa, feminist harekette başka bir yere tekabül ediyor. Feministlerin örgütlü şekilde sürecini yürüttüğü, ifşa veya şimdi pek kullanılmayan haliyle teşhir, bir kadının bulunduğu bir ortamda (siyasi örgütlenme, işyeri, bir iş üretme amacıyla bir araya gelmiş topluluk vs.) bir erkek tarafından şiddete uğramasının sonucunda, öncelikle ses çıkarmasının engellenmesi, ilgili mercilere başvurup yanıt alamaması, feminist/kadın örgütlenmelerine başvurması ve o çabaların da yetmemesi sonucu olarak kolektif bir kararla fail erkeği ve kurum/topluluğu açık etmesi ve bir talep iletmesi anlamına geliyordu. İfşa, en azından örgütlü feminist ifşa, şiddetin mağduru olan kadının kendi başına karar verip sonuçlarını da kendi göğüslediği bir hareket değildi. Aksine, gelen tepkileri bu işi sürdürmeyi üstlenen kadınların yanıtladığı ve kadının korunmasının ve esas olarak da süreçten güçlenerek çıkmasının hedeflenerek planlandığı, mecbur kalınan ama öte yandan feminist politik hattın da parçası olan bir yöntemdi. Türkiye feminist hareketinde erkek şiddetiyle mücadelede çok da istenmeyen (çünkü kolektif bile yürütülse şiddete maruz kalan kadın için ilave mağduriyetler yaratan bir süreç olduğu hem öngörülebilirdi hem de deneyimler bunu doğruladı) bu biçimi doğuran da, tam da başta belirttiğim feminist mirastı: feminist hareketin öncelikle kendi gündelik hayatlarımızdaki erkek şiddetini sorgulamamız gerektiğini açık eden o politik bilinç. Yani erkek şiddeti, öyle uzaklarda, ayrımcılık yaparak kategorize edip kendimizi kurtaracağımız birilerinin hayatlarında yaşanmıyor; tam da -salt aile değil- kendimizi azade hissettiğimiz sosyal ortamlarımızda, daha ileri zannettiğimiz yüksek eğitim kurumlarında, bir iddiası olduğu varsayılan işyerlerinde, ideal gelecek perspektifi paylaştığımız topluluklarda vuku buluyor. O nedenle de feminist mücadele öncelikle gündelik hayatımızda başlıyor; bir kadın arkadaşımız erkek sevgilisinden şiddet gördüğünü söylediğinde sessiz kalmadığımızda, büyük siyasi inançlarla örgütlü olduğumuz bir oluşumda üst düzey bir erkeğin tacizini kulak arkası etmediğimizde, arkadaş sohbetinde bir erkeğin bir kadına yaptığı aşağılayıcı espriye gülmediğimizde, muhalif bir ortamda yaşı ileri bir adam genç bir kadına istemediği bir buluşma teklifinde bulunduğunda bunu işin normali olarak görmediğimizde, bir öğrenci dans kulübünde işin doğasında var demeyip istenmeyen teması sorguladığımızda. Bu ve binlerce örnekte, önce bir tuhaflık görmek, sonra ses çıkarmak feminist bilincin bir sonucu olarak geliyor gelmesine ama bunun öznesi olan kadınla dayanışarak ve doğru hareket ederek ses çıkarmak her zaman o kadar kolay olmuyor. Neyin ne olduğunun adını koyabilmek, maruz kalan kadınla dayanışmak, doğru davranabilmek sorumluluk istiyor ve en temelde de bugünlerde tam da atladığımız üzere destek ve dayanışma ilişkisi gerektiriyor.

Bugün geride kalmış ifşa pratiklerinin sonucunda da kimi kadınlar ifşa metinlerinin ardından fail addedilen erkeklerle ilişkilerini sürdürdü. Adamların şiddet fiillerinden dolayı, aynı örgütlenmede olmasalar dahi, politik dayanışma ilişkisinde olan kadınların birbirleriyle arası bozuldu çünkü yine patriyarka aynı patriyarka, yani kadın dayanışması emek istiyor. İfşalarla adamlara mesafe alınması talep edildi ama kimi feministler buna riayet etmedi, yine olan kadınlar arası ilişkilere oldu. Ancak bu bozulma, muğlak bir “herkes kendi davranışını kendi uygun gördüğü biçimde belirler” gibi bir yaklaşımdan kaynaklanmıyordu, politik kamuoyuna açıklanmış bir beklenti içeriyordu. Şiddete maruz kalanın değil, süreci örgütleyenlerin oluşturduğu bir beklenti (yoksa feminist hareketin öznelerinin konuyu takip etme sorumluluğu olamaz). Talebi netti, ölçüsü, biçimi, zaman aşımı tartışmaların konusuydu. Fail adamların yakınlarındaki kadınlar gözetildi, ince düşünmek mecburiydi. Elbette kimileri bunu sahiplendi, bazıları doğru bulmadı. Sonuç olarak, ifşa süreçleri hep zorluydu, kadınların karşı karşıya geldiği hatta örgütlerin ortak işlerden çekildiği durumlar oldu. Ama bu hâl politik örgütlenmenin içinde bir yer kaplıyordu, yüz yüze ve belirli ortak alanlarda toplantılar, eylemler, kampanyalar devam ediyordu.

Bugün, örgütlü feminist politikanın gevşediği bir dönemde, birlikte hareket edebilmek, tek başına sorumluluk almayı kolektif destekle birleştirmek, yani nihai olarak örgütlü güçlenmeyi bir mücadele biçimi olarak önüne koymak geride kalabiliyor. İfşanın sosyal medya üzerinden tek kişilik ve nokta atışı mücadele aracına dönüşmesi de bu durumun tezahürü. Kolektif süreçlerin yürütülmesinin azaldığı bir dönemdeyiz. İfşa, bir süreç ve sürecin nasıl ilerleyip ne aşamada sonlanacağı, hangi talebin nasıl karşılanacağı, olası yaptırımın bir sonu varsa bunun ne zaman olacağı gibi birçok başlıktan oluşuyor ve bugün bu başlıklar pek de işliyor değil. Bu bir politik örgütlülük eksikliği ve buradan sızan bir önemli sonuç da fail aklayıcılık kavramının alıp başını yürümesi oldu.

Bugün ifşalarda, feminizmin bir kazanımı olarak erkek şiddetini tanımak ve tanımlamak yaygınlaşıyor. Erkeklerin türlü biçimdeki ayrımcılık, taciz ve şiddeti konuşuluyor. Aynı zamanda, metinlerde sessiz kaldıkları veya erkekleri korudukları gerekçesiyle kadınlara da yer var, hatta bazen kadınlar ifşa ediliyor. Ve örneğin mevzu bahis şiddet ve ne yapılabileceği yerine daha alevli biçimde kadının o erkekle ilgili sessiz kalması gündeme oturabiliyor. Öyle ki erkeklere ne olacağından çok fail aklayıcı kadınların dışlanması talep haline gelebiliyor. Kadınlar tarafından erkeklere kıyasla çok daha fazla yaralanan ve bu süreci üstelik de yalnız geçiren birçok kadının hikayesine tanıklık ediyoruz. Buradaki temel nedenlerden biri elbette kadınlara, özellikle de kadın dayanışmasını ilke edinen politik kadınlara yönelik beklentinin – doğal olarak – daha fazla olması. Yani bir erkeğin, “iyi” bir erkeğin bile erkeklik yapması, şiddet uygulaması o kadar şaşırtıcı değilken bir kadının istenilen düzeyde kadın dayanışması göstermemesi feminist mücadeleye olan inancı hızla yıkabiliyor. Buradaki yaralanma kimi zaman erkek şiddetinin önüne geçiyor. Kadınların gündelik hayatlarını erkek şiddetinden ve bunun örgütlenmesinden nasıl azade kıldıklarının tükenmemiş bir politik tartışma olduğunu ve bunu yaparken kadın dayanışmasının da yine gündelik şekilde yeniden ve yeniden kurulması gerektiğini bu noktada hatırlamakta fayda var. Kadınların erkekleri dolaylı ya da değil neden destekledikleri, bunun nasıl değişebileceği, feminist politik bilincin gündelik hayatta ve ilişkilerimizde neye tekabül ettiği bir mücadele alanı olmaktan çıktıkça fail aklayıcılık trendi ancak patriyarkanın işine yarıyor çünkü kadınları karşı karşıya getiren ve erkek şiddetini silikleştiren bir sonuç ortaya çıkıyor. Böyle olunca, yani erkek şiddeti karşısında, kadınlar kadınlar karşısında bocalayınca, feministler de birbirine “nasıl bunu yaparsın” açıklığında konuşmaktan imtina ediyor ve geri duruşlar, ortamlardan çekilişler, seneler sürecek sessiz suçlamalar baş gösteriyor.

Son on yılda ifşa pratiklerinin sosyal medyada ilerlediği hâl, bu yöntemin artık farklı bir isim hak ettiğini düşündürüyor. Hem motivasyonu hem örgütlenmesi hem de sonuçları bir değişime işaret ediyor. Bu muhasebe, temel feminist politik hedef olan kadınların güçlenmesinin üzerine düşünülmesi için önemli.

Eğer erkek şiddetini açık etme ve onunla mücadele etme politik bir mücadeleyse biz kadınlar olarak dayanışma ilişkisi zeminimizi tutarak hareket etmeye mecburuz. Bizim yöntemimiz oku erkeklerden çekip kadınlara yöneltmek olamaz; kadınların mevzu bahis erkek şiddetiyle mücadele hattına nasıl katılacaklarını, sessiz kalıyorlar veya şiddeti normalleştiriyorlarsa oradan nasıl çıkacaklarını gündemimize alma sorumluluğumuz var. Bu etik politik de bir sorumluluk, doğrudan temas kurmanın önemini hatırlatıyor. Elbette bu böylece her kadının da bu yönteme çekilebileceği anlamına gelmiyor, kadınlar türlü sebeplerle birbirlerinin iyiliğini düşünmeyebilir, bazen kadınlarla da mücadele etmek gerekebilir. Kadınlar ayrı düşebilir, aynı fikirde olmayabilir, şiddetin tanımında bile ortaklaşmayabilir. Ancak yazışarak veya anonim hesaplardan söz söylemek yerine, yüz yüze gelerek, feminist hareketin araç ve alanlarını devreye sokarak ve ciddiyetle bir süreç yürüterek ilerlemek gerekiyor. Mesajlaşmalar, üçüncü kişilere iletilen mesajlar, arada konuşmalar, sosyal medyada tek atımlık paylaşımlar, gizlenmiş hesaplar, yan yana gelememeler yaygınlaştıkça örgütlü feminist politik mücadelenin de önemi kendini hatırlatıyor. Feminizm kadın dayanışmasını kendine temel alıyorsa, bu da yan yana gelerek ve birlikte sorumluluk alarak mümkün.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.