Stratejimizi “ya devrim ya hiçbir şey” şeklinde düşünmüyoruz; ezilen insanların mevcut yaşam koşullarını burada ve şimdi nasıl iyileştirebileceğimize de bakıyoruz.

Sağcı iktidarların pek çok ülkede güç kazanarak kadınların ve lubunyaların hayatlarını siyasetin başlıca çatışma alanlarından biri hâline getirdiği bu dönemde, feminist mücadeleler birbirleriyle nasıl konuşabilir? Farklı coğrafyalardaki örgütlenme deneyimlerini anlamaya çalışmak hem ortak sorunlarımızı hem de her mücadelenin kendine özgü koşullarını görerek birbirimizden öğrenmenin yollarını açabilir mi? Bu soruların izini sürerek, Fransa’daki örgütlenme deneyimine yakından bakmak için Féministes révolutionnaires* (Devrimci feministler) ile bir araya geldik.

Kolektif, Eylül 2016’da Hollande-Valls hükümetinin Çalışma Yasası’na karşı gelişen hareketin sonlarına doğru kuruldu. Toplumsal cinsiyet baskısını kapitalizmden, ırkçılıktan, sınıfsal tahakkümden, sömürgecilikten ve ekolojik yıkımdan ayrı düşünmeyen Devrimci feministler; 8 Mart grevinin örgütlenmesinden dekolonyal direnişlerle dayanışmaya, hapis/kapatma karşıtlığından üreme adaletine uzanan birçok farklı alanda mücadele ediyor. “Devrimci feminizm”in onlar için ne anlama geldiğini, örgüt içi pratiklerini ve farklı coğrafyalardaki feminist mücadeleler arasında kurulabilecek olası bağları konuştuk.

Kolektifinizin adı Féministes révolutionnaires. Fransa’da “devrimci” tanımını açıkça sahiplenmek neden önemli? Kolektifinizi diğer feminist örgütlerden ayıran nedir?

Kendimizi devrimci olarak tanımlamamız hem analizimize hem de stratejimize gönderme niyeti taşıyor: Çeşitli baskı sistemlerinin (kapitalizm, ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi) birlikte işlediğinin ve tüm insanların her türlü baskıdan kurtulabilmesi için sistemin tamamını değiştirmemiz gerektiğinin farkında olduğumuz anlamına geliyor. Bütün bunlar bizi, bugün Fransa’daki stratejileri daha reformist ya da analizleri daha az kesişimsel olan pek çok başka feminist örgütten veya siyasal hareketten açıkça ayırıyor.

Bu aynı zamanda kendimizi Marksist feminizmle özdeşleştirdiğimiz anlamına geliyor. “Devrimci” tarihsel bir terim; dolayısıyla bu sözcüğü adımızda kullanmamız, nereden geldiğimizi anlamak, geçmişten neler öğrenebileceğimizi belirlemek ve özellikle içinde bulunduğumuz an üzerine düşünmek için feminizm tarihini etkin biçimde incelediğimizi ifade ediyor.

Bugün Fransa’da feminist mücadeleyi hangi siyasal ve toplumsal koşullar altında yürütüyorsunuz? Bu koşullar son yıllarda nasıl değişti?

Şu anda, Fransa’daki mevcut siyasal sürecin temel meselesi aşırı sağın ve gerici güçlerin yükselişi. Bunlar, son belediye ve parlamento seçimlerinde hızla güç kazandı; ana akım medya ile sağ ve merkez siyasetler tarafından normalleştiriliyor. Feministler olarak bunu, özellikle gösterilerimizde femonasyonalist[1] grupların ortaya çıkmasıyla gördük. Bu nedenle, etkinliklerimize gelmelerini engellemek üzere sağlam bir özsavunma stratejisi geliştirip uygulamak zorunda kaldık. Diğer kuir, feminist ve antifaşist kolektiflerden yoldaşlarla işbirliği yaparak, onları etkinliklerimizden uzak tutmayı başardık. Bugün Fransa’ya özgü diğer meseleler arasında Macron hükümetinin toplumsal altyapımıza (emeklilik, işsizlik güvencesi, sağlık, eğitim, kültür ve tarım, bunlardan yalnızca birkaçı) yönelik dinmek bilmeyen ve giderek artan saldırıları; göçmenleri kriminalize etmesi; polis şiddeti ve aktivist gruplara (örneğin antifaşistlere veya Filistin yanlılarına) uyguladığı baskı yer alıyor. Kolektifimiz on yaşında. Bu süre içinde toplumsal hareketin kriminalize edildiğini ve parçalandığını gördük; fakat aynı zamanda eylemlere tarihî düzeyde katılımı, zaferle sonuçlanan grevleri ve Fransız toplumunun değişim talebini de gördük. Şu anda birçok kişi grev, blokaj ve protesto gibi geleneksel mücadele biçimlerine inanmakta zorlanıyor. Siyasal iklim bizi hemen tepki vermeye zorlarken, aynı anda pek çok stratejik sorunun sorulduğu özel bir dönüm noktasında gibiyiz. Aktivizm açısından zorlu bir atmosfer ve açıkçası yaratıcılık ile cesaret gerektiriyor. Neyse ki kolektifimiz kalabalık, iyi örgütlenmiş ve kararlı.

Fransa’da genel olarak sol hareketler ile feminist hareket arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? En sık hangi örgütler, sendikalar ve siyasal hareketlerle işbirliği yapıyorsunuz?

Devrimciler olarak rollerimizden birinin, fikirlerimizi genel olarak solun içinde ve (mümkün göründüğünde) daha reformist feminist gruplar arasında yaymaya çalışmak; siyasal olarak bize yakın olanlar için devrimi arzulanır kılmak olduğunu düşünüyoruz. Örneğin 8 Mart ve 25 Kasım gösterilerinin örgütlenmesinde bizden daha ılımlı gruplarla işbirliği yapıyoruz ve bu grupların ideolojik olarak bize yaklaştığını gördük.

Stratejimizi “ya devrim ya hiçbir şey” şeklinde düşünmüyoruz; ezilen insanların mevcut yaşam koşullarını burada ve şimdi nasıl iyileştirebileceğimize de bakıyoruz.

İdeolojimize en yakın feminist örgütlerle (kapitalizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, LGBT, seks işçilerinin haklarını savunan örgütler vb.), Fransa genelinde yaklaşık otuz kolektifi bir araya getiren Coordination Féministe (Feminist Koordinasyon) adlı bir ağ aracılığıyla işbirliği yapıyoruz. Koordinasyon, yıl boyunca farklı yerlerde dönüşümlü olarak düzenlenen hafta sonu toplantılarında bir araya geliyor ve her yaz bir konferans düzenliyor. Feminist güçleri ülke çapında ortak bir doğrultuda buluşturan çok değerli bir mecra; hem maddi hem de stratejik olarak güçlerimizi birleştirmemize imkân veriyor. Bunun dışında, Paris ve banliyölerinde meseleye ve duruma bağlı olarak onlarca grupla düzenli biçimde işbirliği yapıyoruz. LGBT gruplarıyla, antifaşist gruplarla, Filistin yanlısı gruplarla, İranlı ve Suriyeli gruplarla, militarizm karşıtı koalisyonlarla, göçmen hakları gruplarıyla ve başlıca radikal sol sendikalarla bağlarımız var. Üyelerimizin çoğu aynı zamanda sendika üyesi; dolayısıyla burada doğal olarak bir kesişim bulunuyor.

Manifestonuzda “feminist grevin patriyarkal ve kapitalist sistemi zayıflatabilecek bir güç dengesi yaratabileceğini” belirtiyorsunuz. Deneyiminize göre bu strateji en güçlü karşılığını hangi sektörlerde veya hangi toplumsal gruplar arasında buldu? Feminist grev stratejisinin bugüne kadarki en önemli kazanımlarının neler olduğunu düşünüyorsunuz ve başlıca sınırlılıkları nelerdi?

Feminist grev stratejisinin en güçlü karşılığı bakım sektöründeki işçiler arasında bulduğunu gördük; çünkü burası çalışanların büyük çoğunluğunun kadınlardan (veya toplumsal cinsiyet azınlıklarından) oluştuğu bir alan. Örneğin kolektifimiz, otel temizlik işçilerinin, kuaförlerin ve yaşlı bakımı çalışanlarının yürüttüğü başarılı feminist grevlerin yanı sıra yakın zamanda sosyal çalışmacılar ile evsizlerin birlikte yürüttüğü bir grevi destekledi. Dahası, bu örneklerin her birinde greve çıkan işçilerin çoğu, kapitalist toplumda en fazla sömürülen gruplar arasında yer alan beyaz olmayan kadınlardan ve/veya göçmen işçilerden oluşuyordu. Başvurdukları stratejinin feminist grev olması çok şey anlatıyor: En fazla sömürülenler olmakla birlikte en vazgeçilmez olanlar da onlar. Sloganlarımızdan biri şöyle: “Biz durursak dünya durur.” Bu grevler uzun ve zorlu olsa da çoğu zaferle sonuçlandı. Feminist grevin patriyarkal kapitalist aygıtı felce uğratabilecek bir strateji olduğuna bu kadar inanmamızın nedeni tam olarak bu. Ancak feminist grev stratejisi açısından zor olan, onu daha geniş bir kamuoyunda yaygınlaştırmak ve somut, ofansif eylem yerine toplumsal analizi tercih etme eğilimindeki ana akım feminist hareketi bunun önemi konusunda ikna etmekti. Bir strateji olarak grev de bugünlerde Fransa’da ciddi güçlüklerle karşı karşıya; çünkü Macron hükümeti pek çok önemli toplumsal hareketi açıkça hiçe saydı. Ayrıca Paris’teki feminist hareket, son yıllarda enerjisinin büyük bölümünü aşırı sağcı femonasyonalist gruplara karşı kendini savunmaya ayırmak zorunda kaldı. Bu da örneğin 8 Mart’ta kitlesel bir feminist grev inşa etmek için kullanabileceğimiz gücü başka yöne çekti. Kolektif olarak bu yıl feminist grev stratejisini yeniden ön plana çıkarmayı amaçlıyoruz.

Düzenli faaliyetlerinizden biri de bir radyo programı hazırlamak. Radyo yayıncılığı kolektifiniz açısından nasıl bir rol oynuyor? Bu yayınlarla kimlere ulaşmayı umuyorsunuz ve nasıl bir siyasal tartışmayı teşvik etmeyi amaçlıyorsunuz?

Yaklaşık altı yıldır her ay farklı bir konuyu ele alan aylık radyo programımızı hazırlıyoruz: seks işçiliğinden hapis/kapatma karşıtlığına ve üreme adaletine kadar. Her ay bir saatlik bir program hazırlamak, kolektif olarak bizim için her yönüyle şahane bir faaliyet. Belirli bir konudaki analizimizi sentezleme ve/veya zenginleştirme konusunda iyi bir alıştırma; örneğin söyleşi yapmak üzere davet ederek başka örgütlerden yoldaşlarla işbirliği kurmak için ideal bir fırsat ve yoldaşlarımızın araştırma, yazma, sunuculuk ve ses masasını kullanma işlerinde birlikte çalışmasının heyecan verici bir yolu. Programımız bir topluluk radyosunda yayımlanıyor. Açıkçası, muhtemelen fikirlerimizi zaten benimsemiş dar bir kitleye ulaştığımızı biliyoruz. Ama bu, yaptığımızın boşuna olduğu anlamına gelmiyor hatta tam tersi. Fikirlerimizi hâlihazırda aktivizmin içinde olan insanların erişimine sunmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Dahası, radyo programlarımız kolektifimizin yaptığı çalışmaların da değerli bir arşivi ve gelecekteki feministler için bir anlam taşımasını umuyoruz.

Görünür siyasal faaliyetlerin yanı sıra her kolektif, varlığını sürdürebilmek için büyük miktarda görünmez yeniden üretim emeğine de dayanır. Kolektifiniz içinde bu emeğin sürekliliğini nasıl sağlıyorsunuz? Bu sorumlulukları nasıl örgütlüyor ve paylaşıyorsunuz?

Kolektifimiz faaliyetlerimizin bu yönüne her zaman büyük özen gösterdi ve bu, bir grup olarak bu kadar uzun süre ayakta kalmamızı sağlayan gerçek bir güç oldu! Üyelerimizin ihtiyaçlarını hesaba katabilmek için çalışma ve sorumlulukları dağıtma biçimimiz sürekli değişiyor. Hiyerarşisiz bir biçimde işliyoruz. Kolektifin faaliyetleri, altı yoldaştan oluşan ve yaklaşık altı haftada bir dönüşümlü olarak yenilenen bir “büro”nun üyeleri arasında paylaştırılıyor. Büro, idari ve koordinasyona ilişkin işlerin çoğundan (e-posta göndermek, toplantıları planlamak vb.) sorumlu. Ancak büronun koordinasyondan sorumlu olması, üyelerine karar alma süreçlerinde özel bir güç vermiyor. Bunun yanında iki tür alt grubumuz var: sosyal medya, siber güvenlik, baskıya karşı dayanışma ve bakım gibi somut sorumluluklar üstlenen komisyonlar ile LGBT hakları, antifaşizm ve ırkçılık karşıtlığı gibi belirli konularda strateji geliştirmekten sorumlu çalışma grupları. Herkes istediği zaman bir komisyona veya çalışma grubuna katılmakta ya da buradan ayrılmakta özgür. Bu yapı, sorumlulukları dağıtmamıza ve birbirinden ayırmamıza, ilgili grupların da kolektifin yürüttüğü herhangi bir faaliyette öncülük etmesine imkân veriyor.

Fakat hepsinden önemlisi, her yaz bir kez kolektif eğitim için bir araya geldiğimiz bir haftalık kamp düzenliyoruz. Hafta boyunca birbirimize teorik dersler veriyor (örneğin ekonomi, tarih veya sosyoloji üzerine) ve uygulamalı atölyeler düzenliyoruz (özsavunma, ekmek yapma, megafonla bağırma). Açık mikrofon etkinlikleri, oyunlar, müzik ve daha fazlasıyla birbirimizi daha iyi tanıdığımız bir zaman dilimi de oluyor. Her gün yemek hazırlama, temizlik ve diğer lojistik ihtiyaçlara ilişkin işleri paylaşıyoruz, herkes kendi payına düşeni yapmaktan sorumlu oluyor. Bu düzenin nasıl işlediğini tartışmak, gerekli değişiklikleri yapmak ve görevleri dağıtmak üzere her gün toplantılar düzenliyoruz. Bu, özörgütlenme ve yeniden üretim emeğini kolektifleştirme konusunda heyecan verici bir pratik.

Devrimci mücadeleyi “kısa mesafe koşusundan çok maratona” benzetiyorsunuz. Uzun vadeli siyasal mücadele boyunca ortaya çıkabilecek yorgunluk ve yılgınlıkla nasıl başa çıkıyorsunuz? Bunlara karşı ne tür pratikler geliştirdiniz?

Üye sayımız, uzun geçmişimiz ve iç örgütlenmemiz sayesinde kolektifimiz uzun vadede mücadelenin içinde kalabilecek kadar sağlam ve biz de bunu biliyoruz. Bunu bilmek, zor zamanlar ve yorucu bir siyasal atmosfer karşısında bize büyük bir moral veriyor.

Birlikte çalışırken birbirimize hiçbir zaman baskı yapmamaya çalışıyoruz. Grubumuzda “zorunlu bir katılım düzeyi” yok. Bir yoldaş her toplantıya katılıp birkaç komisyonda yer alabilir; yalnızca birkaç ayda bir gelebilir ya da bir süre uzaklaşıp daha sonra geri dönebilir, fark etmez. En önemli şey, insanların bir görev üstlendiklerinde güvenilir olmaları. Bunun dışında herkes, imkânları elverdiği ölçüde gelip gitmekte özgür. İnsanların istedikleri, yapabildikleri veya ihtiyaç duydukları için katılmalarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz; katılmak zorunda olduklarını hissettikleri için değil. Aksi hâlde kolektifimizin kendisi baskıcı hâle gelir ve bu, aktivist tükenmişliğine doğrudan giden bir yoldur. Ne yazık ki birinin böyle bir duruma düşmesini önleme çabalarımıza rağmen, içinde bulunduğumuz gerici dönemin yarattığı kaygı nedeniyle bu yine de yaşanabiliyor. Bir tükenmişlik yaşandığında ise bir yoldaşın ara verdiği için asla suçluluk hissetmemesini hatta bunu yaparken desteklendiğini hissetmesini sağlıyoruz.

Siyasal programınızın önemli bir parçasını da halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve sömürgesizleşme mücadelelerini desteklemek oluşturuyor. Bu ilke feminist bir perspektiften ne anlama geliyor? Bu yaklaşım bugün, özellikle Filistin’le ilişkili olarak, nasıl somutlaşıyor?

Bizim için feminizm, tüm bedenlerin her türlü baskıdan kurtulması için verilen bir mücadele. Kendi kaderini tayin hakkı, tam da kendimiz için uğruna mücadele ettiğimiz şey ve bütün halklar özgürleşene kadar biz de asla özgür olamayız. Dolayısıyla ırkçılık karşıtı ve dekolonyal analizler ile stratejiler geliştirmek yaklaşımımızın ayrılmaz bir parçası. Sömürgeci baskıya karşı düzenlenen her gösteride yer alıyoruz. Filistin, Suriye, İran ve Kürt halklarının kurtuluşu için mücadele edenlerle sistematik biçimde ortak çalışmalar yürütüyoruz. Bu gruplarla ortak mücadelelerimizi besleyen verimli ve uzun soluklu işbirlikleri kurduk; bağış toplayarak, kamuoyu metinleri yayımlayarak ya da etkinlik ve eylemleri birlikte örgütleyerek birbirimizi destekliyoruz. Filistin halkına yönelik soykırıma karşı mücadele özellikle uzun ve acılı bir süreç olarak sürüyor. Buna rağmen Paris’teki soykırım karşıtı hareketin içinde aktif biçimde yer almaya ve Filistin’le dayanışan yoldaşlarımıza yönelik baskıya karşı mücadele etmeye devam ediyoruz.

Dekolonyal mücadelelerle bağınızdan hareketle daha geniş bir soruyla bitirmek istiyorum. Dünyanın farklı yerlerindeki feminist mücadeleler, farklı siyasal bağlamlar ve öncelikler tarafından şekilleniyor. Sizce bu mücadeleler birbirini nasıl güçlendirebilir? Uluslararası feminist dayanışmalar kurmak için ne tür imkânlar görüyorsunuz?

Son on yılda feminist mücadeleler, en kitlesel uluslararası cephelerden birini oluşturdu; aynı zamanda en uzun soluklu ve kazanma kapasitesi en yüksek mücadeleler arasında yer aldı. #MeToo’dan önce, 2015’te başlayan ve ardından dünya çapında yayılan Latin Amerika’daki Ni Una Menos hareketinin geldiğini unutmayalım. Bugün #MeToo’nun toplumu gerçekten ne ölçüde dönüştürdüğü haklı olarak sorgulansa da şunu biliyoruz: Cinsel ve cinsiyetçi şiddet meselelerini dünya kamuoyunun gündemine taşıdı ve bu şiddet biçimlerinin evrenselliğini ortaya koydu. Marksist feministler olarak biliyoruz ki buradan, ırkçı patriyarkal şiddeti kapitalist sömürünün belkemiği olarak gören analizimize ulaşmak için yalnızca küçük bir adım daha atmak gerekiyor. Mücadelemiz de tam olarak bu ivmeyi sürdürmek üzerine kurulu.

Enternasyonalistler olarak uluslararası dayanışma etkinliklerinde her zaman yer alıyor; uluslararası gündemdeki gelişmeler doğrudan feminist meselelerle ilgili olsun ya da olmasın, desteğimizi sosyal medyada açıkça ifade ediyoruz. Bu etkinliklere tam da kendi mücadelemizle dünyanın ezilen halklarının mücadelelerinin nasıl kesiştiğini göstermek için katılıyoruz.

Başka ülkelerdeki örgütlerle somut bağlar kurmak çok önemli, ancak bunun pratikte çoğu zaman zor olduğu görülüyor: Ciddi emek gerektiriyor ve uzun vadede sürdürülmesi güç. Elimizden geleni yapıyoruz ama bu en güçlü olduğumuz alan değil. Yine de üzerinde çalışıyoruz; özellikle erkek üstünlükçü ve gerici güçlerin uluslararası ölçekte yükselişi karşısında, önümüzdeki dönemde bu bağları güçlendirmeyi umuyoruz.

Bugünün koşullarında, patriyarkal ve ırkçı kapitalizmi bütün sınırların ötesindeki ortak düşmanımız olarak gören analizimize bağlı kalmanın mutlak bir gereklilik olduğunu biliyoruz. Bu düşmanın pek çok yüzü var ve ancak ona her cepheden saldırırsak kazanma şansımız olabilir.

Ama uluslararası feminist dayanışma kurmak, tek bir modeli dayatmak demek değil! Birbirini anlamaya, paylaşıma, karşılıklı yardımlaşmaya ve ortak mücadelelerimizi görmeye dayanan bağlar kurmak demek. Bu tür bir dayanışma, farklı baskı biçimlerini ve farklı siyasal bağlamları anlamaya ve hesaba katmaya çalışarak kurulur. Ancak bu merak ve tevazu zemininden hareket ettiğimizde kendi kaderini tayin hakkı için verilen mücadeleleri hakkıyla destekleyebilir, deneyim ve stratejilerimizi paylaşabilir ve hepsinden önemlisi birbirimizden öğrenebiliriz.

Her eylemde söylediğimiz gibi: “Tant qu’il le faudra, féministe et révolutionnaire” – “Gerektiği sürece feminist ve devrimci olacağız.”

* Kolektifin internet sitesine erişim: https://feministesrevolutionnaires.org

[1] Sosyolog Sara R. Farris tarafından tanımlanan femonasyonalizm kavramı, bir yandan aşırı sağın feminist temaları ve toplumsal cinsiyet eşitliği fikrini, özellikle İslam karşıtı kampanyalarda araçsallaştırmasını ifade eder. Öte yandan bazı feministlerin ve “femokratların” İslam karşıtı slogan ve fikirleri benimsemesini de anlatır. Bu olgu bugün Fransa, İtalya ve Hollanda gibi ülkelerde, daha genel olarak da Batı dünyasının tamamında karşımıza çıkıyor.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.