Seçilmiş yakınlık verili kız kardeşlikten çok daha zor. Seçim her seferinde yeniden yapılıyor. Her seferinde de bir bedeli oluyor. Kız kardeşliği iddia etmesi ucuz, arkadaşlıkta ise ödenmesi gereken bedeller oluyor. Bedelin kime kesildiği de hiçbir yerde yazmıyor.

İnci Eviner, Harem

8 Mart’tan bir fotoğraf düşünün. Kalabalığın ortasında bir pankart duruyor. Üzerinde “sessiz kalan da failin destekçisidir” yazıyor. Pankartın bir ucunu tanıdık birisi tutuyor, o gece paylaşıldığında da beğeniyorum, altına kalp atıyorum. Cümle benim son zamanlarda en çok tutunduğum cümle olabilir. Konu mobbing olsun, taciz olsun, her zaman faile tepkisiz kalmak onunla ortak olmaktır derim. O gün orada olduğu için o arkadaşa hâlâ minnettarım, sonuçta yürüyüşün bir bedeli var, bu küçümsenemez. Pankartla ilgili söyleyeceklerimin hiçbiri de o cümlenin yanlış olduğuna dair değil.

Hepimizin böyle arkadaşları var. Mobbing faili oldukları bilinen insanlarla, kendisine bir sıkıntı yaratmasınlar diye yakınlık kuran, mobbinge uğrayan arkadaşının yanında durmayan biri. Selamlaşıyor, konuşuyor, “canım seni görmek çok güzel” diyor. Ortak yemeklere gidiyor. Aralarına hiçbir zaman mesafe koymuyor. Bunu bir strateji olarak yapıyor ve gizlemiyor da. Bana kalırsa durumu çok doğru anlıyor. Çünkü failler gerçekten de sıkıntı çıkarıyorlar. E haklı değil mi şimdi?

Hakkında taciz ifşası çıkmış bir adamla arkadaşlığını sürdüren kadınlar mesela. İfşayı yapan kadına iftiracı da diyorlar, hepimizin bildiği bir hayal kırıklığı senaryosu işte. Bu hayal kırıklığı listesinde başı çekenler de bunlardır: sevgili bulduğu hafta hayatınızdan usulca çıkan, ayrılınca üç gün üst üste arayan kadın dostumuz, failin sizin bildiğiniz halini duyunca “ama bana hiç öyle davranmadı” veya “sana yürümüş işte ya o öyledir” diyen kız kardeşimiz, diğer kadın arkadaşlarının dedikodusunu da kocasıyla yapan bir evli kadın, ortamda olay çıkaran erkeği sakinleştirmek için onun peşinden giden ama olayın öznesi kadına tek bir laf etmeyen arkadaşımız. Bu liste upuzun.

Bunlar bana çelişki gibi geldiği için sorguluyorum. E, diyorum, o pankart n’oldu? Genelde de itiraz bireysel tercihlerden geliyor. Kimse insanları arkadaşlarına göre yargılayamaz, kimse kimsenin vekili değildir veya bu tür şeyleri kişiselleştirmek meseleyi küçültür deniyor. Kulağa hepsi ayrı ayrı doğru gibi geliyor. Ancak bir süre sonra anladım ki asıl mesele bu kadınların bilmemesi değil. Failin nasıl aklandığını da, sessizliğin ne işe yaradığını da biliyorlar. Hem kavram hem analiz onlarda da var. Fatura geldiği anda ise analizi askıya alıyorlar. Beni yıllardır en çok yoran şey de bu oldu. Bilmeyen biriyle tartışmak kolay. Bilen birinin kendi çevresine gelince bilmiyormuş gibi yapmasıyla ise ne yapacağımı bilmiyorum.

Bu halin bir adı da var. Aksu Bora doksanların sonunda koymuş, kırgın feminizm demiş. Tanımına yazının sonunda geleceğim. O tanımın kendi başına bir hikayesi var.

Ben bunları yıllarca ikiyüzlülük veya tutarsızlık diye adlandırdım. Kendi payımı hesaplarken de aslında yanlış adlandırdığımı anladım. Bunlar kişilik teşhisi sadece, teşhis koymak da rahatlatıyor insanı. Karşınızdakini anlayamadığınızda ona bir kusur yazmak, kusurun dışında kalmanın en kısa yolu oluyor. Ne var ki pankart açmayla aynı sofrada oturma arasındaki mesafeyi kişilik farkı açıklamıyor. Mesafe iki kadın arasında kalmıyor sadece. İki derece arasında oluyor.

Pankarttaki talep faili kapsıyor ama failin arkadaşını kapsamıyor. Failin arkadaşının arkadaşını ise hiç kapsamıyor. Hayat ise neredeyse tamamen ikinci ve üçüncü derecede geçiyor. Aynı sofrada oturmak, WhatsApp grubunda konuşmak, ortak tatillere katılmak, düğün davetiyesi atmak, iş çıkışı bira içmek, birinin taşınmasına yardım etmek… Sıfırıncı derecede kimse zorlanmıyor artık. Bir tacizciyle arkadaş olmayacağını söylemek bu ülkede kimseye pahalıya patlamıyor. İyi bir şey bu, kırk yıllık mücadelenin sonucu. Ancak bedel birinci derecede başlıyor.

Feminizm bu ülkede meydan için olağanüstü bir dil kurdu. Yasa dili, kampanya dili, izleme raporu, nafaka tartışmasının rakamları, ifşa mekanizmasının kendisi… Hepsi ortada duruyor ve hepsi de işe yarıyor. Yakın alan için ise elimizde neredeyse hiçbir şey yok. Sofrada bir fail varsa ne yapılacağına dair ne bir prosedür var ne de bir kavram. Bedeli paylaşacak bir yapı da yok. Herkes tek tek karar veriyor ve tek tek bedeli ödüyor. Birinci dereceye geçtiğinizde talebin dili bitiyor ve geriye de kişilik kalıyor. Kişilik tartışması ise her zaman soranın aleyhine sonuçlanıyor.

Bunun nasıl göründüğünü mayısta hepimiz izledik. Aldığı ceza istinafta onanan Ozan Güven, Kadıköy’de bir mekâna gitti. Mekandaki kadınlar kalkıp “failler dışarı” diye bağırdı. Güven bir saat kadar oturmaya devam etti. Mekân kendisine servis yapmayacağını açıklayınca da çıkmak zorunda kaldı. Masada da yakın arkadaşı Mehmet Aslantuğ ile oturuyordu. Aslantuğ ise o akşam protestocuların yanına birkaç kez gidip sakinlik istedi. Söylediği iki cümle kayda geçti. Biri, arkadaşının hukuken cezasını ödediği. Öteki, abartmayın tadımızı kaçırmayın. İkincisini aklınızda tutun, birazdan Ahmed’de aynısına rastlayacağız. Ertesi gün Aslantuğ bir açıklama yayımladı, merkezinde de linç kültürü vardı.

Aynı günlerde Güven’e destek mesajı gönderenler arasında kadın oyuncular ve şarkıcılar da vardı. İçlerinden biri tam olarak anlatmaya çalıştığım şeyi yaptı ve Güven’in maruz kaldığı muameleye üzüldüğünü yazdı. Sonra da kadın haklarını savunmakla bir insanı ömür boyu toplum dışına itmenin aynı şey olmadığını ekledi. Birini tek hataya mahkûm etmeyi unutulmuş merhamet olarak saydı. Cümle kadın hakları sözlüğüyle açılıp failin merhamet talebiyle kapanıyor. Kavramı bilmeyen birisi böyle bir cümle zaten kuramaz. Kurabilmek için önce o sözlüğe sahip olmak gerekiyor.

O olaydan çıkan bir talep daha vardı. Olayı anlatan görgü tanığı kadın, Aslantuğ’un üyesi olduğu partiyi etiketleyip partideki feministlerden de aksiyon istedi ve failleri koruma ve ahbaplık etme geleneğinin sürdürülüp sürdürülmeyeceğini sordu. Yakın alanın dili yok diyorum ya, orada bir kadın o dili kurmaya çalıştı ve muhatabı da örgütlü feministlerdi. Bu sahnelerde bağın adı her seferinde değişiyor. Kadıköy’de arkadaşlık, partide yoldaşlık ve birazdan gireceğim odada meslektaşlık oluyor. İşleyişi ise değişmiyor. Failin önüne her seferinde paylaşılmış bir geçmiş konuyor. O geçmişi bozmanın bedeli de mağdurun yanında durmanın getirisinden yüksek kalıyor.

Sara Ahmed’in Complaint!’i tam bu yüzden benim için bir arkadaşlık kitabı. Ahmed yıllarca İngiltere’de üniversitelerde taciz ve zorbalık şikayetinde bulunmuş kadınlarla görüştü. Kitap o görüşmelerden kuruldu. İçindeki en tanıdık sahne beşinci bölümde yazılmış. Bir kadın şikayetini anlatmak için bir odaya giriyor. Karşısında üç bölüm başkanı ve bir dekan var, Ahmed parantez içinde bölüm başkanlarının hepsinin kadın olduğunu belirtiyor. Daha ağzını açmadan biri gülerek adamı tarif ediyor: “O hep böyledir, hep şakacıdır, konuşurken dokunur, bana da dokunuyor, ne olmuş yani?” İkincisi adamı yıllardır tanıdığını söylüyor. Kesin bir yanlış anlaşılmadır. Üçüncüsü hiçbir şey demeden başını sallıyor. Ahmed bu toplantıyı toplantı değil sorgu olarak adlandırıyor. Burada araya gireceğim ama, herhangi bir kurumda bu tip bir şeyden şikâyet ettiyseniz bu sahneyi siz de kesin yaşamışsınızdır. Benim kulaklarım “Sen kadın çalışmaları okuduğun için öyle yorumluyorsun. Aslında öyle bir şey yok.” lafını duydu. Var mı arttıran?

Ahmed’in o sahneden çıkardığı sonuç tabii ki de ağır. Kadın şikayetini anlatmadan önce şikayetinin nasıl karşılanacağını öğrenmiş oluyor. Odada ona söylenen şey adamın masum olduğu değil, adamın onların arkadaşı olduğu. Paylaşılan geçmiş adeta bir gerekçe olarak masaya konuluyor. Ahmed ise bir şikâyetin, neyin ve kimin paylaşıldığı yüzünden durdurulabilir olduğunu söylüyor. Kurumun duvarı tuğladan değil, ilişkilerden kuruluyor. O odada kimse kimseye yalan söylemiyor. Adamı gerçekten yıllardır tanıyorlar, şakacı biri ve gerçekten onlara da dokunuyor. Hepsi bir araya gelince bir kadının anlatacağı şeyin önüne duvar oluyor. Yalan olsaydı daha kolay olurdu, çünkü yalanın bir yerinden tutulur en azından. Bu vakalarda baş sallamak da bir cevap haline geliyor. Ahmed buna bir şey yapıyormuş gibi görünüp hiçbir şey yapmayan edim anlamında “non-performative” diyor. Odadaki üçüncü kişi ise ağzını hiç açmadı. “Onu tanısan sen de affederdin” demenin sessiz halidir bu diyor.

Bizim de bu meselelerde diğer kadınlarla yüzleştiğimizi varsayalım. Yüzleştiğimizde karşıdan bir şey istiyoruz, çoğu zamanda net söyleyip söylemediğimizi düşünmek gerek. Arkadaşlıklarını gözden geçir, dedik mi hiç birisine? Bir insandan istenebilecek en pahalı şey belki de kimin kalacağını, kimin gideceğini, hangi tatile gidilmeyeceğini, hangi düğüne gidilmeyeceğini, hangi ortak grubun sessizce terk edileceğini, senelerdir kurulan hangi sofranın küçüleceğini ve o küçülmeyi kimin fark edip soracağını baştan hesaplamasını istemektir. Belki de bizim bu vakalarda karşılığında onlara verebileceğimiz hiçbir şey yok.

Ahmed’in öteki kitabı Feminist Bir Yaşam Sürmek’te bir sahne var. Arkadaşlarınızla oturuyorsunuz. Biri bir şaka yapıyor, masa gülüyor, siz de gülmeye başlıyorsunuz. Sonra şakanın ne olduğunu duyuyorsunuz, bazen yine de gülüyorsunuz. Ahmed buna oyunbozan (feminist killjoy) olmamayı seçmek diyor. Gerekçesi de bedelin çok yüksek olması, tutunmak zorunda olduğunuz bir ilişkiyi kırmak gerekmesi. Masayı bozmanın fiyatı bugün de aynı. Kadıköy’de Aslantuğ’un ağzından çıkan cümle de tam olarak buydu: tadımızı kaçırmayın.

Bir arkadaşım bana sevgilisiyle olan bir kavgasını anlattığında mesela, adamın tepkilerinden bunun bir flört şiddeti olduğunu görebiliyordum. Ancak çoğumuz gibi ben de başkasının ilişkisine karışmak olmasın diye hiçbir şey demedim. Gerekçem de uydurma değildi. Üçüncü kişi olarak birinin ilişkisine girmenin gerçek bir riski var, kadını partnerine daha çok yaklaştırdığı da çok görülmüş bir şey. Arkadaşına “bence boşanmalısın artık” deyip de o ilişkiden sağ çıkan var mıdır?

Buna karşılık faile karşı sustuğum hiç olmadı. Halbuki failin bana bir maliyeti yok, o zaten kesip attığımda kaybettiğim ve sevmediğim bir adam oluyor. Arkadaşımın ilişkisine karışmak ise arkadaşımı kaybetmeyi göze almak anlamına gelebiliyor ve pahalı olan taraf da bu. Ucuz olan yerde konuşmak kolay ama pahalı olan yerde hepimiz susabiliyoruz.

Benim gerekçem de pankartı taşıyan arkadaşımınki de ilkeliydi, kimse kimsenin vekili değildir gerçekten. Aslantuğ’unki de ilkeliydi, adam hukuken cezasını ödüyor. Üçümüzün de dili ahlaki ve üçümüz de tam olarak bedelin yükseldiği yerde devreye giriyoruz.

Deniz Kandiyoti’nin bu durumlarda akla ilk gelen kavramı ataerkil pazarlık tam burada işliyor. Kadınların savunma stratejileri, içinde bulundukları sistemin mantığına göre şekilleniyor. Kesip atmanın bedeli somuttur, yanında durmanın getirisi ise soyuttur. Hesap tuttuğu sürece de pazarlık yenileniyor. Benim o pankartı taşıyan arkadaşım da bir hesap yapıyor orada. Onun arkadaşının da yaptığı gibi. Yakın alanda dayanışma, kimin daha feminist olduğuyla ilgili olmuyor. Kimin faturayı ödeyebilecek durumda olduğuyla ilgili oluyor. Kimin işi güvencede, kimin çevresi geniş, kimin gidecek başka bir sofrası var sorularını cevaplamaktan geçiyor.

Hesap her bağda yapılıyor ama ödeyen hep aynı kalıyor. Tiffany Watt Smith’in geçen yıl çıkan Bad Friend’i bunun sebebini giriş bölümünde veriyor. Evlilik ve aile yeminle, parayla veya hukukla güvence altına alınmış bağlar. Patronla çalışan, öğretmenle öğrenci arasında bile üzerinde anlaşılmış kalıplar var. Arkadaşlıkta ise hiçbiri yok. Yükümlülük belirsiz, sorumluluk tanımsız, her arkadaşlık sıfırdan icat ediliyor. Evlilikten çıkarken avukat var ama arkadaşlıktan feragat edildiğinde hesap soracak makam olmadığı için ilk feragat edilen de o oluyor. Katherine Philips 1662’de en yakın arkadaşı Anne Owen evlenip İrlanda’ya gidince ortak bir arkadaşlarına yazmış, bir arkadaşın evliliğinin arkadaşlığın cenazesi sayılabileceğinden yakınmış. Dört yüz yıl önce de mesele aynı yerde duruyormuş.

Beklentiyi yükselten ise yirminci yüzyıl oldu diyebiliriz. Watt Smith kadın arkadaşlığı görünür ve yüceltilir hale geldikçe her yeni özgürlük alanına bir denetim figürünün eşlik ettiğini gösteriyor. Âşık olan kız, kötü etkileyen kız, bağlanamayan kadın, anne kliği, hain… Susie Orbach ile Luise Eichenbaum 1980’lerde Londra’da arkadaşlık atölyeleri yapmışlar. Gelen kadınlar da oraya utanarak geliyormuş. Arkadaşlıklarında sorun yaşadıklarını kabul etmeyi hem arkadaşlığa hem feminizme ihanet sayıyorlarmış.

Türkiye’de bunun üstüne siyasi bir kat daha bindi. Dayanışmanın ölüm kalım meselesi olduğu bir ülkede, arkadaşlığın sıradan çürümesinden bahsetmek saf değiştirmek gibi görünüyor. Kimse kimseye kızgın olduğunu söyleyemiyor, çünkü ortada kızılacak çok daha büyük şeyler var.

Buraya kadar yazdıklarımın kirli çamaşır sayılacağını biliyorum. Sayılmasının sebebini de anlatmam gerek. Ataerkinin kadın arkadaşlığı hakkında hazır bir dosyası var. Kadın kadının kurdudur. Kadınlar birbirini çekemez. Hepsinin birini dışladığı bir Whatsapp grubu vardır, sen kalkınca senin hakkında konuşurlar. İki kadın bir araya gelse dedikodu olur. Feminizm de zaten evlenene kadardır. Dosya benden ve bunu okuyanlardan önce açıldı. Bir arkadaşlığımda kırıldığımı söylediğim anda söylediğim şey oraya delil olarak giriyor. Kapanın öteki kolu ise daha sessiz. Sussam dosya doğrulanıyor. Dosyanın iddiası zaten kadınların birbirine sahiden bağlanmadığı. Konuşsam yine doğrulanıyor. Faille arkadaşlığını sürdüren kadına mesafe koyarsam kadınlar birbirini yiyor demiş olurum. Koymazsam da sessiz kalıp failin destekçisi taraf oluyorum. Her iki hamle de ataerkinin işine yarıyor.

Aksu Bora’nın Feminizm Kendi Arasında’sında bir tasnif var. Türkiye’de tespit edebildiği feminizm çeşitlerini kısa ve tanıdık gelecek on dört maddede sıralamış. Küskün feminizm, yorgun feminizm, kendine feminizm, kolejli kız feminizmi, vazifeli personel feminizmi… Aralarında bir madde var ki şimdiki hallerimize çok uygun: kırgın feminizm. Tanımı, “başka feministlerden ağır darbe alıp köşesine çekilen kadınların feminizmi”. Küskünlerden farkı, mücadele enerjilerinin değil sosyal enerjilerinin tükenmiş olması.

Kendi payıma söyleyecek olursam, kırgın feministin en sinir bozucu tarafı haklı olmaya çok fazla yatırım yapması. Doğru okuduğumuz bir durumun bizi iyi bir insan yapacağını sanmamız. Doğru okumak sadece doğru okumaktır. Gerisi ayrı.

Bora’nın aynı kitapta yazdığı kısa bir yazı var. Arkadaşı İlknur Üstün gözaltına alındığında memleketin dört bir yanından kadınlar aramaya başlamış. Bora bunu anlatıyor, sonra Kadın Koalisyonu’nun sözünü aktarıyor. Senin yanında olmak, kendimizden yana olmaktır. Oradan da doğal ve elde bir görünen bir kız kardeşlik değil, seçilmiş bir yakınlık olarak arkadaşlık meselesine varıyor. Birbirinden yaşça başça, politik görüş olarak epey farklı kadınların kurduğu, güçlendirdiği, içinde değiştiği politik bir ilişki. Hiyerarşik olmayan ilişkilerin toplantılarda tartışılarak kurulamayacağını da ekliyor. Kaç toplantıda denediğimizi düşününce insanın içi sızlıyor, o yüzden bence yazının en zor cümlesi bu.

Seçilmiş yakınlık verili kız kardeşlikten çok daha zor. Seçim her seferinde yeniden yapılıyor. Her seferinde de bir bedeli oluyor. Kız kardeşliği iddia etmesi ucuz, arkadaşlıkta ise ödenmesi gereken bedeller oluyor. Bedelin kime kesildiği de hiçbir yerde yazmıyor.

Benimse istediğim tek bir şey var, o da kırgınlığın konuşulabilir hale gelmesi. Bir örgüt toplantısında konuşabildiğimiz şeyi bir sofrada da konuşabilmemiz, konuşan kadının da otomatik olarak zor kadın, oyun bozan veya “neşe katili” ilan edilmemesi. Bedelin nasıl paylaşılacağı artık sonraki iş. Konuşulabilir olmadan icat edilemeyecek çünkü.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.