Mason Greenwood’un Türkiye’ye transferi gündeme geldiğinde futbol kamuoyunun gösterdiği refleks, ülkemizdeki eril zihniyetin ne kadar derinlere kök saldığının en berrak turnusolu oldu.

Bu, bir futbolcunun sahaya çıkıp çıkmayacağı tartışması değildir. Bu, milyar dolarlık bir endüstrinin patriyarkanın çarklarını döndürmek için hakkında ağır şiddet ve cinsel saldırı iddiaları bulunan bir erkeği nasıl hızla “aklayıp” yeniden aramıza kattığının; Türkiye’de ise bu aklama operasyonunun nasıl sağır edici bir sessizlikle karşılandığının açık ifşasıdır.

Mason Greenwood’un Türkiye’ye transferi gündeme geldiğinde futbol kamuoyunun gösterdiği refleks, ülkemizdeki eril zihniyetin ne kadar derinlere kök saldığının en berrak turnusolu oldu. Yıllarca kadına yönelik ağır erkek şiddeti, darp, cinsel saldırı ve baskıcı kontrol iddialarıyla dünya gündemini meşgul etmiş; hakkında kamuoyuna yansıyan ses kayıtları ve fotoğraflar hafızalardaki tazeliğini korurken, Türkiye’de yalnızca “sportif bir yatırım” olarak ele alındı.

Birçok isim bu şiddet ve cinsel saldırı iddialarını “adli bir olay” diyerek geçiştirmeye çalıştı. Çünkü aman ağzımızın tadı kaçmasındı.

Tribünlerden yükselen koşulsuz destek ve faili savunan erkek ittifakı, bir kez daha tek yürek, tek ses bir tezahürata dönüştü.

Pankartlardaki ikiyüzlülük

Oysa Manchester United, yoğun taraftar baskısı sonucunda Greenwood ile yollarını ayırmak zorunda kalmıştı. AS Roma da Greenwood’u kadrosuna katmak istediğinde kulübün kadın taraftarları anında harekete geçti. Bu hamlenin, kulübün kadına yönelik şiddete karşı yürüttüğü “Amami e Basta” (Sev Beni, Yeter”) kampanyasıyla çeliştiğini belirterek seslerini yükselttiler. Bu net duruş, Roma’nın masadan tamamen çekilmesine neden oldu.

Gelelim her fırsatta toplumsal duyarlılık projeleriyle övünen, sahaya devasa “Kadına Şiddete Karşıyız” pankartlarıyla çıkan, kadın branşlarına yaptığı yatırımlarla öncü olduğunu söyleyen Fenerbahçe’ye.

Kulüp yönetimi başarı uğruna erkek şiddetini görünmez kılmayı ve bu şiddetin üzerini örtmeyi seçti. Bunu yaparken de çok zorlanmadı. Çünkü karşısında bu transfere örgütlü, görünür ve kitlesel biçimde itiraz edecek bir taraftar hareketi yoktu.

Dünya kamuoyu Ocak 2022’de kamuoyuna yansıyan görüntüleri ve ses kayıtlarını tartışırken, hukuki sürecin tanıkların geri çekilmesi ve yeni delillerin ortaya çıkması gibi nedenlerle sona ermesi, meselenin etik ve toplumsal boyutunu kapatmaya yetmedi.

Çünkü feminist mücadele bize şunu öğretti:

Özel olan politiktir.

Kadına yönelik erkek şiddeti, dört duvar arasında yaşanan münferit bir “ilişki sorunu” değildir. Doğrudan eril tahakkümün, kadını kontrol altında tutma arzusunun siyasal ve sistematik bir tezahürüdür.

Biz bu sessizliği çok iyi tanıyoruz

Türkiye’deki futbol medyası, yorumcular ve kulüp yöneticileri bu temel gerçeği bile isteye görmezden geldiler. Erkek egemen spor programlarında, peşlerine taktıkları kitlelerle birlikte, şiddeti normalleştiren ve faili yeniden meşrulaştıran bir rıza ürettiler.

Konu bir şekilde şiddete, tacize ya da cinsel saldırıya geldiğinde ise hep bir ağızdan sustular. Bu, rastlantısal bir sessizlik değildir. Politik, yapısal ve kendisini benzer biçimlerde tekrar tekrar üreten bir tercihtir.

Ve biz kadınlar bu sessizliği çok iyi tanıyoruz.

Bir mağdurun korkuyla, baskıyla ya da sistematik bir süreç sonucunda şikâyetini geri çekmesi; yaşanan şiddetin varlığını, niteliğini ve toplumdaki bütün kadınlar üzerinde yarattığı güvensizlik duygusunu ortadan kaldırmaz. Erkek şiddeti, iki kişi arasındaki özel ve mahrem bir meseleye indirgenemez.

Erkeğin bahçesi ve konfor alanı

Beni en çok öfkelendiren yalnızca transferin kendisi değil; başarıya, şampiyonluğa ve skora endeksli bir taraftarlık uğruna faili kahramanlaştıran kitlesel histeri oldu.

Dünyadaki birçok kulüp taraftarı, bu transfer söz konusu olduğunda tek ses bir tepki gösterirken, Türkiye’deki bu kolektif rıza üretimi tahminimden de hızlı ve kolay gerçekleşti.

Çünkü dillere pelesenk olmuş hâliyle futbol yalnızca doksan dakikalık bir oyun değildir.

Futbol, patriyarkanın en güçlü kalelerinden, erkekliğin her gün yeniden üretildiği ve kutsandığı konfor alanlarından biridir. Tribünler, YouTube kanalları ve spor masaları; erkeklerin birbirlerini onayladığı, eril dili ve cinsiyetçi küfrü norm hâline getirdiği birer tahakküm alanıdır.

Kadın taraftarlar bu alanlarda ancak eril kurallara biat ettikleri sürece “misafir” olarak barınabilirler. Patriyarka kimseye açıkça “git” demez. Alanı öyle bir dil, kültür ve tehdit üzerine kurar ki kadınları kendiliğinden dışarı iter.

Bu sessizliğin en riyakâr yüzü ise kendilerini “eşitlikçi” olarak tanımlayan erkek spor yorumcularının özenle kurduğu suskunluktur. Toplumsal meselelerde ellerinde bayrakla en önde koşan bu isimler, konu futbolun eril konfor alanına feminist bir sözün sızması olduğunda aniden dillerini yutarlar. Rahatları kaçar.

Çünkü o söz duyulduğunda, yıllardır sorgulanmadan varlığını sürdüren ve kendilerine de konfor sağlayan erkek egemen futbol kültürünün tartışmaya açılacağını bilirler.

Bu yazı yalnızca Mason Greenwood hakkında değildir.

Bu yazı, erkek şiddeti söz konusu olduğunda futbol endüstrisinin, medyanın, yöneticilerin ve taraftarların nasıl ortak bir savunma hattı kurduğunun ifşasıdır.

Bu yazı, başarı uğruna kadınların yaşam hakkının ve güvenlik duygusunun nasıl gözden çıkarılabildiğinin teşhiridir.

Adalet ve kadınların yaşam hakkı, hiçbir sportif başarıdan daha değersiz değildir.

Ve biz, bu erkek şiddetini aklama operasyonlarına, bu suç ortaklığı sessizliğine asla rıza göstermeyeceğiz.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.