Öfkeydi bu ses, bir kadının alternatif rock’ın abartılı bir şekilde romantikleştirilmiş erkek depresyonuyla dobraca ve gösterişli bir biçimde dalga geçen ironik öfkesi.

Yıl 1993. Amerika Birleşik Devletleri’nin Wisconsin eyaletinde bir alternatif rock müzik grubu kurulur. Dünyanın başka bir ülkesinde, bu tarihten yaklaşık üç yıl sonra lisede okuyan bir kız çocuğunun eline pespembe kapaklı, üzerinde “Çöp” yazan bir kitapçığı olan bir müzik CD’si geçer. Bu kitapçık plastik kabından şarkı sözlerine bakılmak için yüzlerce kez çıkarıldığından yıllar içinde sayfaların köşeleri kabarır, kabına sığmaz olur. O yıllarda dönemin rock grupları gibi yırtık Chuck Taylors spor ayakkabılar giyen herkes hayatta olmanın bezginliğine ve yarattığı depresyona, umutsuzluğa, aşk acılarına dair sözleri melodilere döken erkek şarkıcıları arabeskten alınan türde bir keyifle dinlerdi. Haliyle üzerinde “Çöp” yazan bir müzik CD’sinin algıda seçicilik ilkesi gereğince radarıma takılması kaçınılmazdı. Müzik bir tavırsa eğer, 1990’ların dünyasında işlerin ters gittiğine dair hayal meyal bir şeylerin farkında olan bazı gençlerin tavrı biraz da alternatif rock ve grunge müziğin insanı kapan ama bir o kadar da acıya kapatan karanlık melodileri ve yitik sözlerinde kaybolmaktı.

Çöp’ü CD çalara taktım. Önce ikinci, sonra üçüncü ve ardından beşinci şarkıyı dinledim. Zira, dinleme algoritmalarının analog olduğu günlerdi. Bir kadın sesi sanki başka bir dünyadan sesleniyordu kulaklarıma: “Bana bunun için para ödüyor, sana nasıl yapıldığını göstereceğim, hissettiğin acıyı sevmeyi öğreneceksin, aynı baba gibi, aynı oğul gibi, açsın çünkü kıtlıktan kıvranıyorsun, gözyaşlarını güç bela tutarken, gülüşün gırtlağında düğümleniyor, korkunun arkasındaki bir sahtelik, ucubelerin ucubesi.” Farklı bir şey vardı bu müzikte, parlak gitarlarda, pop melodilerinde, davul ritimlerinde… Adını koyamadığım bir his, sözlerin arasından buğulu bir sesle zihnimde yankılanıyordu, acıdan bahsediyordu ama acılı değildi bu şarkılar. “Bir gün çok güzel bir hayatın olacak, biliyorum, birinin gökyüzündeki yıldızı olacaksın, biliyorum, ama neden benim olamıyorsun” diye serzenişlerdeki bir Eddie Vedder ya da “Sen bir meleksin, bense bir ucubeden başka bir şey değilim” diyen Thom Yorke değildi. İkinci şarkıya bu hissin adı zihnimde belirmeye başlamıştı bile: “Neden kötü hissetmek bu kadar iyi geliyor, ben sadece yağmur yağdığında mutluyum, en son saplantımı duydun mu, depresyonun zirvesinde takılıyorum”. Beşinci şarkıyı dinlemeyi bitirdiğimde “Garbage”a ve Shirley Manson’a aşık olmuştum bile. O havadar, uçucu, muzip sesiyle “Beni küçük bir kız sandın, beni küçük bir fare sandın, beni gafil avlayacağını sandın, şimdi buradayım, evini başına yıkıyorum.” Öfkeydi bu ses, bir kadının alternatif rock’ın abartılı bir şekilde romantikleştirilmiş erkek depresyonuyla dobraca ve gösterişli bir biçimde dalga geçen ironik öfkesi.

Manson’ı benim için büyülü kılan bir başka şey de yaşamın içinden damıtılmış sözlerin eşlik ettiği cızırtılı melodilerle siz farkında olmadan duygularını size aktarıvermesiydi. Manson öfkeli ancak alıştığımız 90’lar alternatif rock grubu şarkıcılarının aksine bağırmıyordu. “Hadi acını boşalt üstüme” derkenki meydan okuyuşu, ciddi ve düz bir ironiyle “Bana bir hap daha ver, ben paranoyağım, manipüle edilmişim” deyişi ya da bazen şuh bir ses tonuyla yargısını, eleştirisini ya da alacağı intikamı çekinmeden dile getirişi: “Az kalsın ölüyordum, seni parçalamaya geldim, seni yerle yeksan etmeye geldim, küçük dünyanı paramparça etmeye geldim, seni susturmaya geldim, seni dibe çekmeye geldim.” Manson aşk uğruna ölmüyor, kimsenin ölmesini de talep etmiyor, acıyı hissediyor ama ondan beslenmiyor ve en önemlisi bir haksızlığa uğradığında ipleri eline alıyor, öfkesini tanıyor, tanımlıyor ve eyleme geçiyordu. Erkeklerin öfkelerini neredeyse aort damarlarını çatlatacak şekilde bağırarak ifade etmeyi tercih ettikleri bir dünyada Manson’ın sesi bir şeylerin ters gittiğini hayal meyal sezen benim için öfkemi ifade edemiyor ya da nedenlerini tam manasıyla tanımlayamıyor olsam da kabullenebilmemi sağlamıştı. Yıllar sonra lügatıma bir kelime girdiğinde, Manson’ın anlattığı hikayelerdeki öfkenin kaynağının adını koyabildim: patriyarka. Manson erkekler tarafından sınırlandırılan, baskılanan, duyguları, davranışları, arzuları, istekleri tanımlanan, denetlenen, heteronormatif bir yerden hizaya çekilmeye çalışılan, hayattan bir kadın olarak zevk aldıkları, kendilerini önemsedikleri için utanç duymaları beklenen ya da intikam almak istedikleri için suçlu hissetmeleri beklenen kadınların öfkesini, kendi duygularının öznesi olmak için mücadele eden, bir erkeğin melodramatik acı ve tutunamama hikayesinde figüran olmaktan bıkan kadınların öfkesini anlatıyordu “Çöp” albümünde. Çöpe atılması gereken bir sistemin, müzik içinden, müzik yoluyla feminist bir eleştirisini yapıyordu.

O zamanların MTV’sinde I’m Only Happy When It Rains’in klibini izlediğimde albümü dinlediğimde yaşadığım coşkuya benzer bir şaşkınlık hissetmiştim. Ben riot girrrl estetiğinde, ekose gömlek, kot pantolon ve asker botları giyerek geleneksel cinsiyet rollerini altüst eden bir performans görmeyi beklerken karşımda kırmızı saçlı, pembe elbisesiyle duran kadın hiç de hayal ettiğim gibi değildi. Manson’ın göz alıcı bir tarzı vardı, paltoları, elbiseleri, diz boyu deri çizmeleri. Ve her şeyden öte: göz kalemi. “Alternatif kızların biraz sert giyindiğinin farkındaydım,” demişti bir röportajında. Sonrasında da “Sadece kendi kimliğime sahip olmak ve kalabalığın arasından sıyrılmak istedim,” diyordu. Manson belki de o dönemin normlarına aykırı bir yerden sert olanı sadece müziğiyle, şarkı sözleriyle değil kılık kıyafetiyle de yeniden tanımlıyordu o yıllarda. Erkek egemen bir rock müzik dünyasında, alışıldık muhalif kadın şarkıcı temsillerden farklı, bir kadın olarak kendi kimliğini gelenekseli üstüne giyerken altüst ederek icra ediyordu. Manson gerek müziğiyle gerek kıyafetleriyle, bir kadın olarak kendi arzularını bilmekten doğan, duygularına temas eden, özerk ve kendine yeten bir zevki tanımlıyordu.

Liseden mezun olduğum yıl Garbage’ın İstanbul’da verdiği konsere gidebilmiştim. Konser ve Shirley Manson tek kelimeyle nefes kesiciydi. Olağan koşullarda açık hava konserlerinde yağmur yağması pek de arzulanan bir atmosferik olay değildir ama o gün yıldızlar biz faniler için hizaya girmişti, yağmur yağarken gerçekten çok mutluyduk. Üstünden bir ömür geçmiş olmasına rağmen o gün aklıma gelince tüylerim hâlâ ürperiyor. Ama maalesef bu nostaljik hissiyata biraz da öfke eşlik ediyor. Elbette İstanbul’da konsere gitmek o zaman da bugün olduğu gibi bir ayrıcalık göstergesiydi. Lakin bugün bir Garbage konserine gitmenin fahiş bilet fiyatları ve belirli konser mekanlarının tekelleşmesi yüzünden çok daha fazla insan için bir ayrıcalık haline geldiği de su götürmez bir gerçek. Ama bu öfke başka bir yazının konusu…

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.