Cadı, makbul mağdur olmayan kadınların hukukun cinsiyetlendirilmiş sınırlarını aştıkları, kuşaklar boyu süren sessizlik sözleşmesini ihlal ettikleri yerde belirir.
Geçtiğimiz haftalarda, İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Genç Avukatlar Meclisi muhteşem bir etkinlik düzenledi. Ceylan Özgün Özçelik’in yönetmenliğini üstlendiği Cadı Üçlemesi+15 filmini kendisinin de katılımıyla izledik ve tüm kadınlar konuştuğumuz, sorular sorma imkanı bulduğumuz birkaç saat geçirdik. Filmi daha önce izleyenler de vardı, ben de onlardan biriydim. Ancak baro çatısı altında izlemek, hukukun cinsiyetlendirilmiş sınırlarıyla yüzleştiğimiz yer anlamında farklı bir deneyimdi. Dahası Ceylan ile yapılan söyleşi, çok katmanlı bir yolculuğun içine çekti bizi. Bu yolculuk hem kadınların hayatlarına sahip çıkışına hem de filmde hikâyelerin aktarılma biçimindeki özenli politik tutuma işaret ediyordu. Ben de tesirinden kendi payıma düşeni aldım ve yazmak istedim.
Film Havva ve Aylin’in hikayesini, hayatlarına sahip çıkan iki kadını, cezaevinden yazdıkları mektuplarla aktarıyor bize. Aslında onların hikayesini feminist avukatlar olarak yaşamın içinden tanıyoruz. Hikayelerine tanıklık da ediyoruz, yoldaşlık da. Ve ısrarlı bir şekilde verdikleri mücadeleye yalnızca iddianamelerden, karar metinlerinden bakmayı reddederek; cezayı ortaya çıkaran fiilin çok öncesine, oradaki anlatıya bakıyoruz. Bu bakışla; filmde Havva ve Aylin’i sistematik şiddet döngüsünde kalmış, en nihayetinde kocalarını öldürmek zorunda kalarak hayatlarına sahip çıkmış kadınlar olarak görmüyoruz sadece. Aylin ve Havva’nın evlerine, çocukluklarına, düşlerine ve kabuslarına da eşlik ediyoruz. Havva ve Aylin’in çocuklukları, her biri özgün fakat benzer örüntülerle biçimlenen derin travmalarla dolu. Havva, fiziksel ve psikolojik sınırların ihlal edildiği, sesinin duyulmadığı, görünmez kılındığı bir evde büyürken; Aylin çocukluk yıllarını çevresindeki yetişkinlerin baskıları ve talepleriyle gölgelenmiş bir ortamda geçirir. İkisinin de çocukluğunda yaşadıkları kişisel olmaktan öte, patriyarkanın derin izlerini taşır. Onların çocukluklarına eşlik ederken; kişisel tarihlerinin toplumsal yapıyla nasıl iç içe geçtiğini görürüz. Bahsettiğim iç içe geçme hali, film boyunca takip ettiğimiz bir anlatı stratejisi aynı zamanda. Filmin ilk dakikalarında, Havva ve Aylin’in annelerini anlattığı sekansları görmemiz tesadüf değil bu yönüyle.
“Ben çocukken bana masal anlatan olmadı ya, onun nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum hiç. Anam beş çocukla uğraşmaktan masal anlatmaya zamanı mı kaldı sanki. Onun da zor bir hayatı oldu 13 yaşında evlenmiş, 15’inde beni doğurdu zaten……… Ne çocukluğumu ne bugünümü hiçbir masala benzetemiyorum.”
“Annem masal bilmezdi, okuma yazması da yoktu, o yüzden elimizde okul kitaplarından başka kitap olmazdı, evde okuyamazdım ama cezaevinde sayısız hikaye ve masal okudum oğluma.”
Evin içinde önceki kuşaktan kadının yaşadıklarına bakmadan, yapısal eşitsizliklerle hemhal olamayacağımızı anlarız hemen. Tıpkı Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ta “tarihi yapan el seni de yaptı” önermesi gibi, biz de yönetmenin politik çağrısına, çağrının açtığı imkanlara kulak veriyoruz.[1]
O zaman, Aylin ile Havva’nın hikayelerindeki motiflerin benzerliğini birbirlerinden haberdar olmadan fakat birbirleriyle bağ kurarcasına yazdıkları mektupların yanı sıra; filmde farklı iki anlatının birbirini takip etmek yerine tamamladığı kurgudan da anlıyoruz. İzlerken bu kurguyu fark ettiğimde, “işte böyle de yapısaldır şiddet, sistematiktir, münferit değildir,” gibi peşi sıra cümleler geçmişti içimden. Film sonrası Ceylan’a aktardığımdaysa: “Evet bilerek bu şekilde bir kurgu tercih ettim, çünkü Aylin başlar, ben devam ettiririm, sen üzerine koyarsın, Havva tamamlar,” demişti. Hakikaten öyle. Anlatıldıkça yükler bağlara, anlatılan da bizim hikayemize dönüşür. Bu yüzden, Havva ve Aylin’in yaşadığı şiddet mektuplarında kısa cümlelerle ya da sessizlik vurgusuyla çekimlenir.
Erkek şiddeti çoğu zaman evlerde, iç mekanlarda, kapanmış kapılar arkasındadır. Duyulmaz. Görünmez. Görünmeyenin alanından çıkıp görünür olduğunda ise, görülmez. Görünür olanın görülmeyene dönüştüğü yer, hem hukuk hem devlet pratiğindeki ihmaller/ihlaller zincirine dair pek çok şey söyler. Koruyucu ve önleyici mekanizmaların geciktiğini, kimi zaman hiç işlemediğini görülmeyenin alanında kavrarız davalarda. Orada adalet, kasten kördür. Ve her zaman sorduğumuz çok temel bir soru vardır:
Kadınlar hayatta kalmak için bir eşiği geçtiğinde, hukuk neden yalnızca o anda sahneye çıkan bir olgu hâline gelir?
Buna karşın erkek şiddeti hukuk alanına sızdığında, kadın cinayetlerinin sebebi çoğu zaman öfke, kontrol kaybı ya da haksız tahrik gerekçeleriyle açıklanır. Öldürülen kadının ataerkinin makbul kadın testini geçmesi, hukuk yargılamasının dip dalgasıdır bir bakıma.[2] Hayatına sahip çıkan kadınlar da bu testten geçer. Ne giydikleri, ne konuştukları, ölümle burun buruna geldikleri anlarda dahi tepkilerinin ölçeği, yargılamadaki soruların merkezine oturur. Hayatta kalmayı hak eden makbul kadın ve öldürülebilir—yası dahi tutulamaz olan—kadın dikotomisi kimin cezasız kaldığını/cezalandırılabilir olduğunu belirler çoğu zaman.[3] Tam burada Havva’nın cezaevindeki televizyonda, “cani” olarak bahsedildiği bir haberle karşılaşmasını hatırlayalım. Bir saniye düşününce anlarız.
“Yasa” itaat beklerken; yası dahi tutulamayan yaşam hakkına sahip çıkmanın adı canilik de olabilir, cadılık da.
Her koşulda Aylin ve Havva gibi hayatına sahip çıkan kadınlar, makbul mağdur olmayan kadınlardır. Makbul olmayışları, ideal kadın mitosunu parçalamalarından ileri gelir. Hukuk da onlar için yasaların işlerliğine indirgenecek bir mesele değildir bu yönüyle. Sorulması gereken yasaların ne zaman, nasıl ve kim için temellük ettiğidir. Dahası kadınlar hukuk sistemi içerisinde hikayelerinin tanınması, özneliklerinin kabul görmesi ve pozitif hukuka içkin şiddeti ifşa etmek için de mücadele ederler. Yargılamalarda suç anına kadar süregelen erkek şiddetini saklayan örtük bir ısrar, iş birliği hissedilir. Bu yüzden verilen mücadele, kadınların kendi hakikati ile hukukun sınırlarının karşı karşıya geldiği zemine oturur.[4] Şimdi filmin peşine tekrar düşecek olursak; cadının nerede ortaya çıktığı biraz daha berraklaşabilir.
Cadı, makbul mağdur olmayan kadınların hukukun cinsiyetlendirilmiş sınırlarını aştıkları, kuşaklar boyu süren sessizlik sözleşmesini ihlal ettikleri yerde belirir. Kadınların adalete erişememelerinin sebebi, hayatta kalmayı başarmaları mı? Aylin’in cümleleri bunu en yalın haliyle anlatır bize:
“Kasten adam öldürme… Suçun ismi bile ayrımcı. Adam öldürme. E oysa bu ülkede en çok kadınlar ölüyor. Hayatta kaldım diye burdayım. Olmayan adalet elçileri diyor ki kendini niye savundun? Ölseydin. Hayatta kalana böyle ceza veriyorlar işte. Sen ölseydin diyorlar. Niye sen ölmedin? Niye ölmedin?”
Aylin ve Havva’nın kocalarını öldürdükten sonra hukuk sistemi içinde verdikleri yaşam mücadelesi, bu alanın dilsizliğinin de ifşası bir yandan. Dilsizlik, kadınların sistematik erkek şiddeti sonucu yaşamlarına sahip çıktıkları an, meşru müdafaa olgusuna çarpmasıyla başlar. Suçu ortaya çıkaran koşullara suskun kalan tarafsızlık ideali ile devam eder. Hukukun kadınlara içkin dilsizliği, patriyarkanın baskısını pekiştiriyor olabilir mi? Tarafsızlık atfı üzerinde durmakta fayda var.
Tarafsızlık ideali aslında bir çeşit bakış açısızlık, bir yerden bakmama iddiasıdır.[5] Fakat hukuk bir yerden bakar. Tarafsız bir hakem gibi konumlansa da, egemen olanın perspektifini yeniden üreterek şiddeti tarih içinde bir an’a sıkıştırır. Meşru müdafaada eş zamanlılık arar. Havva, Aylin ve daha pek çok kadın için şiddetin bir an değil sistematik olduğu gerçeği denklemin dışına itilerek tekil birer vakaya indirgenir. Bu yüzden yargılamalarda ısrarla söyleriz. Münferit değil. Ve ısrarımızı tarafsızlık maskesini indirmek için sürdürürüz. Çünkü tarafsızlığın en sinsi iddiası, adaletin kendiliğinden tecelli eden bir olgu olduğu varsayımından geçer. Özneyi politikleştiren tüm süreçlerden azade bir adalet tasarısı, tahakküm ve eşitsizliği nüfuz edilemez kılmanın da yoludur aslında. Oysa kadınlar için adalet yaşam boyu uğraş, emek ve mücadele demektir.
Aylin ve Havva’nın hikayelerindeki mücadeleyi de hayatta kalmanın ötesine geçip buradan okursak; yaşamak istemelerinin yalnızca ölmemeye değil, yaşamı yeniden kurmaya, eşitsizliklere nüfuz etmeye dair güçlü bir irade barındırdığını fark etmiş oluruz.
Bu bakışla, filme tekrar dönelim. Son dakikalarında, Havva ve Aylin’in uzun uzun lunaparkı anlattığını, çocukluklarını anımsayarak lunaparka bugünden baktıklarını görüyoruz. Lunapark hareketi, ışığı, canlılığıyla bir düş mekan. Filmin sonlarında karşımıza çıkması tesadüf değil sanırım. Mekanın imgesini derinleştirdikçe, Aylin’in de Havva’nın da rahatladığını hissediyoruz. O zaman, hikayelerine, geleceği de düşünerek bakmaya davet edildiğimizi fark ediyoruz. Biz lunaparktaki oyunun, jeton bittiğinde devam etmek istemenin geçmişte kaldığını sanırken; Aylin bizi mücadeleye, yaşamı yeniden kurmaya çağırıyor.
“En çok balerini severdim, ilk ona binerdim. Aniden yükselip alçalmasına bayılırdım. Hızlıca dönünce dünya da dönüyor gibi hissederdim. Daha sonraları, anladım ki hayat da balerine benziyor aslında. Çıksak da, düşsek de, olduğumuz yerde dönsek de istersek, istersek dimdik durabiliriz.”
[1] Adalet Ağaoğlu’nun “tarihi yapan el seni de yaptı” önermesine yer vermeme, Jale Parla’nın “Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı” isimli metni vesile oldu. Metinde, kadın romancıların kişisel tarihle toplumsal tarihinin iç içe geçtiği bir roman stratejisi izlemesinden, Ağaoğlu’nun önermesine atıf yapılarak bahsediliyor. Cadı Üçlemesi +15 için de, yönetmenin aynı stratejiyi izlediğini ve kadınlar için özel olanın epeyce politik olduğunu gösteren bir aktarım biçiminin tercih edildiğini düşünüyorum.
Parla, J. (2004). Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı. S. Irzık ve J. Parla, (Ed.), Kadınlar Dile Düşünce: Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet (s. 179-200). İstanbul: İletişim Yayınları.
[2] Eylem Ümit Atılgan’ın (2019), “Şehrazat, Homo Sacer ve İstanbul Sözleşmesi” isimli makalesi, makbul kadın/makbul olmayan kadın atıflarına dair çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor. Yazıda, iktidarın makbul olmayan kadınlardan arındırılmış yaşam kurgusunu yalnızca siyaset eliyle değil, hukuk aracılığıyla da tesis etmeyi amaçladığını farklı mahkeme kararlarından görme imkanı buluyoruz.
Erişim: https://viraverita.com/sehrazat-homo-sacer-ve-istanbul-sozlesmesi/
[3] Butler, J. (2005). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü (B. Ertür, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.
[4] Özgür Sevgi Göral bu yazısında; hayatına sahip çıkan kadınlar için tanınma mücadelesinin alanı olarak yargılama süreçlerini feminist avukatların tanıklık ve gözlemlerine de yer vererek ayrıntılı olarak aktarıyor
Göral, Ö. S. (2024). Hayatta Kalmak, Ayakta Kalmak, Adaleti Aramak: Ağır Ceza Mahkemeleri’nde Makbul Mağdur Olmayan Kadınlar. F. Şenol ve S. U. Çubukçu (Ed.), Alışın, Her Yerdeyiz!: Mahcup Feministlerden Feminist Aktivistlere (s. 243-278). Ankara: Dipnot Yayınları.
[5] Iris Marion Young, pozitif hukukun tarafsızlık idealini feminist yöntemle yapı bozuma uğratarak; bu idealin baskın grupların evrensellik iddiasında bulunma yollarını ve bakış açılarını maskelediğini, eşitsizlikleri üreten karar mekanizmalarını pekiştirdiğini savunur.
Young, I. M. (2023). Adalet ve Farklılık Politikası (N. Özdemir, Çev.) (s. 150-178). Ankara: Fol Yayınları.








