LevFem, feminist hareket içinde sınıf bilincini ve emek meselelerini görünür kılmayı, emek hareketi içinde ise feminist bakış açısını güçlendirmeyi amaçlayan politik bir özne olarak hareket etmeye çalışıyor.
LevFem, 2010’lar boyunca sol yayınlar ve hareketler etrafında bir araya gelen küçük bir kadın ve queer grubun enformel bir kolektif olarak şekillendirdiği sosyalist feminist bir örgüt. Bulgaristan’da 2018’de İstanbul Sözleşmesi’nin kabulüne karşı yükselen kitlesel tepkinin yarattığı siyasal iklimde ortaya çıktı. Bu süreçte toplumsal cinsiyet kavramının kamusal alandan dışlanması ve feminist hareketin doğrudan hedef hâline gelmesi, “yeni bir feminist örgütlenme dalgasıyla” başat şekilde ilerledi. Bu koşullar içinde şekillenen LevFem, bugün feminist mücadeleyi kapitalizm ve ırkçılığa karşı tutulan saflarla iç içe konumlandıran ve bu alanı genişletmeye çalışan bir politik özne olarak hareket ediyor. Kendilerini sosyalist feminist bir örgüt olarak tanımlayarak, Bulgaristan’daki sosyalist tarihin hem imkânları hem de bagajlarıyla hemhâl oluyorlar.
Tarihsel uzam, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişki için de önemli. Bu ilişki yalnızca iki ülke arasında 1950’lerden itibaren süren göçlerin değil, Balkanlar ile Türkiye’yi birbirine bağlayan eşitsiz emek düzenlerinin, milliyetçi devlet politikalarının ve baskıcı sınır rejimlerinin de bir yansıması. Bugün her iki ülkede kadın ve göçmen emeği, özellikle bakım, tarım ve hizmet sektörlerinde sistematik olarak değersizleştirilirken; kapitalist, otoriter ve toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı söylemler bu sömürüyü görünmez kılmanın başlıca araçlarından biri olarak işliyor. Böyle bir siyasal konjonktür içinde, feminist örgütlenmelerin süregelen güçlendirici mücadelelerini ve dirençli seslerini mümkün olduğunca görünür kılmak elzem hâle geliyor.
Bu meraklar ile bir araya geldiğimiz LevFem, politik kerterizlerini ve gündelik hatlarda nasıl bir direniş örgütlediklerini son derece açık ve kuvvetli biçimde anlattı. Anlatıları aynı zamanda Bulgaristan’da son dönemde yükselen yolsuzluk karşıtı protestoların şekillendirdiği politik bağlama da temas ediyor. Aşağıda, hem benzer mücadele eksenlerini tuttuğumuz, hem de kendi toplumsal/tarihsel özgünlükleri içinde çalışmalarını sürdüren LevFem’i dinliyoruz:
LevFem nasıl ortaya çıktı ve kuruluşunu şekillendiren politik ve toplumsal bağlam neydi? Bu bağlamda, bugün Bulgaristan’daki feminist örgütlenmenin genel görünümünü nasıl tanımlarsınız? Ülkedeki feminist örgütlerin çalışmalarını belirleyen stratejiler ve gerilimler nelerdir?
LevFem, Bulgaristan’daki feminist hareketin tarihine özgü bir yükseliş ve yenilenme anında, 2018 yılında ortaya çıktı. Bu, İstanbul Sözleşmesi’nin kabulüne karşı son derece örgütlü ve kitlesel bir gerici dalganın deneyimlendiği yıldı. Dini ve muhafazakâr örgütler, partiler ve siyasal aktörler bu kampanyaya öncülük ettiler ve yalnızca birkaç ay içinde toplumsal cinsiyet adaleti, kadın hakları ve LGBTİQ+ hakları etrafındaki kamusal söylemi köklü biçimde dönüştürmeyi başardılar. Kampanya doğası gereği derin biçimde homofobik, transfobik ve mizojinikti; özellikle de İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan, toplumsal cinsiyetin toplumsal bir inşa olduğu tanımını hedef aldı. Bunun sonucunda ülkenin Anayasa Mahkemesi dahi Bulgaristan’da toplumsal cinsiyetin biyolojik bir ikilik olduğu yönünde karar verdi. Bu karardan sonra toplumsal cinsiyet, toplumsal cinsiyet rolleri, cinsiyete dayalı işbölümü ve toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar hakkında konuşmak son derece zorlaştı. Bu gerici dalganın doğrudan bir sonucu olarak, 2018 sonrasında feminist hareketler ve özellikle LGBTİQ+ hakları yoğun saldırıya maruz kaldı; queer ve trans bireylerin yaşamları giderek daha fazla tehlike altına girdi.
Ancak bu feminizm karşıtı tepkinin sonucunda, 2018 sonrasında yeni feminist örgütlerin sayısında da belirgin bir artış yaşandı. Çünkü gerici hareketlerin -hâlihazırda- ne kadar örgütlü ve güçlü olduklarını açık biçimde gördük. LevFem, İstanbul Sözleşmesi’nin kabulüne dair mücadelenin kaybedilmesinin ardından görünür olan bu “yeni feminist dalganın” bir parçasıdır. O dönemde LevFem, 2010’larda sosyal merkezler, sol eğilimli yayınlar ve hareketler etrafında şekillenen bazı Yeni Sol gruplarda bir araya gelen az sayıda kadın ve queer kişinin oluşturduğu enformel bir grup olarak ortaya çıktı. İlk eylemimiz, 25 Kasım 2018 -Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü- etrafında yürüttüğümüz küçük bir çevrimiçi kampanyaydı. Yoldaşlarımızı kadına yönelik şiddet üzerine kısa yazılar kaleme almaya çağırdık. Amacımız, bu konudaki kamusal tartışmayı genişletmek ve yapısal şiddeti toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olarak çerçevelemekti, zira bu boyut kamusal tartışmada neredeyse tamamen eksikti. 1989 sonrası Bulgaristan’daki feminist hareketin modern tarihinde, kadına yönelik şiddet çok dar bir biçimde, romantik ilişkiler içindeki aile içi şiddet olarak tanımlandı ve büyük kadın örgütlerinin çabaları çoğunlukla lobi faaliyetlerine ve şiddet mağdurlarına yönelik sosyal hizmetlerin sunulmasına odaklandı. Oysa biz biliyoruz ki kadına yönelik şiddet bundan çok daha fazlasıdır. Kapitalist sistem içindeki sömürü, kadınlara yönelik bir şiddet biçimidir; ırksallaştırılmış kapitalizm, ırkçı politikalar ve sınır rejimleri yoluyla bu şiddete ek katmanlar ekler; yoksulluk bir şiddet biçimidir ve benzeri pek çok örnek vardır. Sorun çok daha geniştir ve eğer bu sorunla gerçekten yüzleşmek istiyorsak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin tüm boyutlarını mümkün kılan sistemlerle -patriyarka, kapitalizm ve ırkçılıkla- yüzleşmemiz gerekir. Biz bu bağlamda ortaya çıktık ve o günden bu yana iletmeye çalıştığımız mesaj da budur.
Çalışmalarınızda feminist, sosyalist ve ırkçılık karşıtı perspektifleri bir araya getiriyorsunuz. Sosyalist geçmişe sahip ve çok boyutlu bir post-sosyalist dönüşüm geçiren bir ülkede bu mücadeleleri birlikte ele almak neden önemli? Bu bağlamda, bu perspektifler arasında çalışmanın doğurduğu gerilimler ve zorluklar nelerdir?
Örgütümüzü, patriyarka, kapitalizm ve ırkçılığı tarihsel, toplumsal ve politik olarak birbirine eklemlenmiş baskı sistemleri olarak ele alan otonomist Marksist feminizm geleneği içinde konumlandırıyoruz. Bu perspektif, kadınların ve diğer marjinalleştirilmiş grupların deneyimlediği belirli tabiyet biçimlerini, bu kesişen yapılar üzerinden düşünmemizi mümkün kılıyor. Bu geleneği post-sosyalist Yeni Sol açısından önemli buluyoruz. Çünkü bu hat, bir yandan güçlü bir yapısal analizden vazgeçmeden düşünmeyi sürdürürken, diğer yandan sosyalist geçmişteki yapısal kazanımları kabul etmeye alan açıyor. Aynı zamanda, “gerçekten var olmuş sosyalizm”in kapitalizm, patriyarka ve ırkçılıkla mücadelede gerekli olan derin yapısal dönüşümü hayata geçirmekte, somut politika ve pratikler düzeyinde karşılaştığı sınırlılıkları da görünür kılıyor. Bizim için bu sistemlerin karmaşık etkileşimlerini kabul etmemek, sorunların kökenlerini asla anlayamamak ve onlarla etkili biçimde mücadele edememek anlamına gelir. Örneğin, kapitalizmin işgücünün toplumsal yeniden üretimini garanti altına almak için kadınların ücretsiz emeğine (çocuk bakımı, yemek, temizlik vb.) nasıl ihtiyaç duyduğunu kabul etmeden, kadınların patriyarkal beklenti ve stereotiplerden kurtuluşu için mücadele etmek imkânsızdır. Benzer biçimde, kurumsal ırkçılığın düzgün bir işe erişme şansı daha düşük olan ve bu nedenle daha kolay sömürülebilen ırksallaştırılmış emekçileri nasıl var ettiğini anlamadan (bu durum özellikle kadınlar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir), yalnızca kadın hakları için mücadele etmek yeterli değildir.
Bu teorik zemine dayalı politik aktivizm, günümüz Bulgaristan’ındaki feminist alanda yol alırken bazı zorluklar yaratıyor. Son 30 yılda ülkedeki feminist örgütler arasında baskın politik yönelim liberal feminizm oldu. Bu örgütlerin özellikle toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı yasal reformlar alanında elde ettikleri kazanımları teslim ediyor ve saygı duyuyoruz. Ancak aynı zamanda, bu dünya görüşünün, aile içi şiddetle mücadeleyle ve küçük hukuki değişiklikler için iktidardakilerle iyi ilişkiler kurmaya indirgenen bir çizginin ötesine geçen, daha cesur bir feminist gündemin potansiyelini nasıl sınırladığını da görüyoruz. Ayrıca biz açıkça sosyalist feminist bir örgütüz ve bu durum, sosyalizmin kaçınılmaz biçimde baskı ve demokratik inisiyatif eksikliği anlamına geldiği yönündeki yaygın klişeler nedeniyle birçok olumsuz çağrışımı beraberinde getiriyor. Bulgaristan’daki liberal orta sınıf içinde komünizm karşıtı duygular oldukça yaygın; bu durum, özellikle 2018’de İstanbul Sözleşmesi etrafında gelişen feminist dalgadan önce aktif olanlar başta olmak üzere, bazı feminist örgütleri de etkiliyor. Onların okumasına göre, sosyalizm kadınlar açısından bazı olumlu değişimler sağlamış olsa da bu değişimler yukarıdan aşağıya biçimde hayata geçirilmiştir, bu nedenle (Batı Avrupa feminizmine benzer) “gerçek” bir feminist hareket ancak 1990’larda başlamıştır. Biz bu görüşe katılmıyoruz. Bulgaristan’da (ve başka yerlerde) sosyalizm, 45 yıllık yekpare bir blok olmaktan çok uzaktır; bu dönem içinde daha özgürleştirici ve ilerici evreler olduğu gibi daha muhafazakâr dönemler de yaşanmış, Bulgaristan Komünist Partisi içindeki karar alma süreçleri sanıldığından çok daha karmaşık ve nüanslı işlemiş ve kadınlar da parti safları içinde çeşitli feminist kazanımlar için aktif biçimde mücadele etmiştir. Bu mücadeleleri tamamen silmek, kuşaklar boyunca kadınların verdiği emeğe ve kazanımlarına saygısızlık olur.
Öte yandan, sosyalist kimliğimiz çağdaş sol politik aktörlerle ilişkilerimizi de kolaylaştırmıyor. Ülkedeki tek görece güçlü sol parti olan Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP), 2016’dan bu yana oldukça muhafazakâr bir çizgiye kaydı ve İstanbul Sözleşmesi’ne en sert karşı çıkan partilerden biri oldu. BSP’nin ideolojik gelişimi, Bulgaristan’daki seçim sonuçlarının trajik düzeyde olmasına (şu anda %5–7 aralığında seyretmesine) karşın, Slovakya’da iktidarda olan SMER’in gelişimiyle belirli ölçüde benzerlik gösteriyor. Antikapitalist eksende ve kadın hakları konusunda BSP içindeki bazı üyeler ve fraksiyonlarla iletişim kurmak mümkünken, LGBTİQ+ adaletini gündeme getirdiğimiz anda işler çirkinleşebiliyor. Parti dışı sol ise küçük, parçalı ve zayıf; bu bağlamda LevFem şu anda daha büyük, tanınır ve örgütlü kolektiflerden biri.
Son olarak, tahmin edebileceğiniz gibi, queer özgürlük için mücadele eden sınıf bilincine sahip feministler ve ırkçılık karşıtları olarak, temsil ettiğimiz her şeyden nefret eden farklı türden gerici ve muhafazakâr aktörün hedefindeyiz. Bu nedenle, müttefik arayışında alanı akıllıca ve kaynaklarını iyi kullanan bir tutumla kat etmemiz gerekiyor ancak bu imkânsız bir görev değil; şimdiye kadar, daha ilerici (feminist) bazı örgütler, siyasetçiler, sendikalar, emekçiler ve genç aktivistler arasında başarılar elde ettik.
Bugün Bulgaristan’daki feminist emek mücadelesini nasıl tanımlıyorsunuz? Kadın işçiler hangi zorluklarla karşı karşıya? Bir feminist örgüt olarak sendikalar ve emek örgütleriyle ilişkiniz nasıl şekillendi? Feminist perspektifler bu alanlarda nasıl karşılandı?
Bizim okumamıza göre, feminist hareket ile emek hareketinin mücadelelerini ayrı ayrı yürütmesi, uzun vadeli sonuçları olan tehlikeli bir gelişme. Bu durum, feminizmin konumlandırıldığı alan olarak “insan haklarını” emek haklarından ayıran ve eşitliğin kapitalist sömürüyü sorgulamadan da mümkün olabileceğine bizi ikna etmeye çalışan liberal dünya anlayışının doğrudan bir sonucu. Örneğin, Mart 2019 civarında 8 Mart feminist protestoları gerçekleşirken, hemşireler daha iyi çalışma koşulları talebiyle ulusal bir protesto düzenliyor, engelli çocukların anneleri ise çocukları için daha iyi kamusal bakım hizmeti talebiyle sokağa çıkıyordu. Bu mücadelelerin tamamı ayrı ayrı yürütüldü ve büyük bir ortak gösteri gerçekleşemedi. Daha sonra bazı feminist örgütler hemşireler ve engelli çocukların anneleriyle iletişim kurdu ancak ikinci grup, hemşirelerin eylem sürecinde rol oynayan kilit aktörlerin, İstanbul Sözleşmesi’nin kabulü etrafında ortaya çıkan ve feministleri bir tehdit olarak gören muhafazakâr toplumsal cinsiyet karşıtlığı dalgasından etkilenmiş olması nedeniyle güçlerini birleştirmeyi reddetti. Biz burada açık biçimde, mücadeleler arasındaki liberal ayrımın ötesini görebilen feminist ve emek temelli hareketten yana tutum alıyoruz. Bununla birlikte, güçlü bir gerici gündemin işçi sınıfını giderek daha fazla bölmeye ve ortak gücümüzü zayıflatmaya sebep olduğunu da düşünüyoruz.
Bugün Bulgaristan’daki örgütlü emek hareketi içinde feminist bir okumanın eksikliği, emekçilerin toplumsal cinsiyetin işyeri deneyimlerini hangi özgün biçimlerde etkilediğini kavramasını zorlaştırıyor. Örneğin, kadın emekçilerden sıkça “eşitliği zaten kazandık, erkeklerle aynı haklara sahibiz, feminizmle neden uğraşalım” gibi ifadeler duyuyoruz. Oysa bu tür ifadelerin arkasında, görünmez, yeterince tanınmayan ve düşük ücretlendirilen kadın emeğinin aynı eski hikâyesi yer alıyor: kadınlar ağırlıklı olarak düşük ücretli sektörlerde çalışıyor; doğum izni sonrasında ücretleri durağanlaşıyor; iş arama sürecinde küçük çocukları olan kadınlara yönelik ayrımcılık yaygın (“küçük çocukları olan bir kadın, çocuklar sık hastalanır, onlara bakmak için sürekli izin alır, bununla uğraşamam”); kadınlar ev içinde, geniş ailelerinde ve mahallelerinde ev içi emeğin, çocuk bakımının ve yaşlı bakımının yükünü omuzluyor; süregelen cinsiyet ücret farkı nedeniyle kadınların emekli maaşları erkeklerinkinden daha düşük çünkü emekli maaşları aktif çalışma yaşamları boyunca aldıkları daha düşük ücretler üzerinden hesaplanıyor; ve elbette işyerinde cinsel taciz, çoğunlukla kadınları etkileyen, toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir deneyim.
Bu bağlamda LevFem, feminist hareket içinde sınıf bilincini ve emek meselelerini görünür kılmayı, emek hareketi içinde ise feminist bakış açısını güçlendirmeyi amaçlayan politik bir özne olarak hareket etmeye çalışıyor. Bulgaristan’daki sendikal örgütlenmeler genellikle yalnızca kendi gündemlerine odaklanan kapalı alanlar olarak işlese de, daha ilerici sendikalarla ya da kamu emekçilerini, hemşireleri, sağlık çalışanlarını ve tarım emekçilerini temsil eden, kadınların ağırlıkta olduğu sendikalarla bağlantılar kurmayı ve zaman zaman ortak etkinlikler ve girişimler yürütmeyi başardık. Temsilcilerini etkinliklerimize konuşmacı olarak davet ediyor, protestolarına katılıyoruz; onlar da içeriklerimizin bir kısmını paylaşıyor ve bizi görüşme yapmamız için emekçilerle buluşturuyorlar. Yine de şu aşamada bazı sendika üyeleri ve emekçiler arasında feminist perspektiflere yönelik artan duyarlılığın etkileri daha çok bireysel düzeyde hissediliyor. Elbette bunun uzun bir süreç olduğunun ve sendikalarla/hareketlerle yan yana yürütülecek yoğun bir güven inşası süreci ve emek gerektirdiğinin farkındayız. Hayalimiz, bir gün Bulgaristan’da patriyarkal kapitalist sistemi sorgulayan büyük bir feminist işçi hareketinin ortaya çıkmasıdır. Ancak bu hedefi ciddiye alıyorsak, önümüzde zorlu bir yol olduğu da açıktır.
“Kim Önemsiyor? Post-Sosyalist Bulgaristan’da Bakım Emeğinin Feminizasyonu ve Toplumsal Yeniden Üretim Krizi” (“Who Cares? Feminised Care Labour and the Crisis of Social Reproduction in Post-Socialist Bulgaria”) başlıklı raporunuz, ülkedeki ücretli bakım emeğine dair güçlü bir analiz sunuyor. Bu çalışmadan hareketle, bugün bakım alanındaki temel mücadele alanlarını nerede görüyorsunuz? Kamusal, erişilebilir ve onurlu bir bakım sistemine doğru ilerlemek için hangi pratik adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Daha önce konuştuklarımızı da hesaba katarsak, bakım sektöründe çalışan 40 kişiyle yaptığımız görüşmelere dayanan Bulgaristan’daki bakım sektörüne ilişkin raporumuz, feminist ve emek hareketinin mutlak çekirdek gündemleri olarak gördüğümüz bakım emeği ve toplumsal yeniden üretim –ve bunların Bulgaristan’daki yetersizliği ile vahim koşulları– hakkında politik ve kamusal söylem ile farkındalığın adeta boşlukta olduğu bir ortamda yayımlandı. Öncelikle, ücretli bakım sektörünü, toplumsal yeniden üretim sistemlerini de kapsayacak biçimde oldukça geniş tanımlıyoruz; buna klinik öncesi sağlık hizmetleri, erken çocukluk ve ilköğretim eğitimi ile sosyal hizmetler de dâhil. Bakım emeği, feministler arasında dahi çoğu zaman birine fiziksel olarak bakma eylemi olarak tanımlanır ancak bizim anlayışımıza göre bakım, toplumsal yeniden üretim merceğinden, yani yaşamı mümkün kılan sistemler üzerinden ele alınmalıdır. Bu kuramsal çerçeve, ilk bakışta birbirinden çok farklı görünen sektörler arasındaki bağlantıları görmeyi mümkün kılarken aynı zamanda, sağlık sistemindeki durumun eğitim sistemindekinden farklı olması ve yaşlı bakımının resmî ve gayriresmî biçimlerde örgütlenmesi nedeniyle, somut politika önerilerini öne çıkarmayı da oldukça zorlaştırmaktadır.
Buna rağmen, Bulgaristan’daki bakım sektörünün tüm alanlarında gözlemlenebilen bazı ortak özellikler bulunuyor. Örneğin bu alanların tamamında işgücü büyük ölçüde kadınlardan oluşuyor ve dahası, bakım alanında ağırlıklı olarak istihdam edilenler genellikle ileri yaştaki kadınlar (50 yaş üstü). Ücretlerin genellikle çok düşük olması nedeniyle gençler bu meslekleri nadiren tercih ediyor. Buna ek olarak, pek çok bakım emekçisi daha iyi ücretler almak amacıyla Batı ve Güney Avrupa’ya göç ediyor; gittikleri ülkelerde de çoğunlukla yine bakım emeği icra ediyor ve bir kez daha ağır çalışma koşullarına ve ırksallaştırılmış ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Bu iki süreç, Bulgaristan’da ciddi bir işgücü açığına yol açıyor; sistemde kalan emekçilerin üzerindeki yükü artırıyor ve ağır bir bakım açığı ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda Bulgaristan’da insanlar nitelikli bakıma giderek daha az erişebiliyor, zira sektörde çalışan kadınlar nitelikli olmaktan çok uzak çalışma koşullarına sahipler. Nitelikli kamusal bakıma erişimin yetersizliği, tek tek aileler içinde (özellikle de kadınlar üzerinde) daha fazla ücretsiz bakım emeği üstlenme baskısı yaratırken, özel hizmet sağlayıcılar da “boşlukları doldurmak” üzere devreye giriyor; böylece nitelikli bakıma erişim, bakım ihtiyacı olanların maddi durumuna bağlı hâle geliyor. Bunlar yalnızca Bulgaristan’a özgü sorunlar değil, Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki pek çok ülke benzer meselelerle karşı karşıya ve bakım emekçisi açığı küresel bir olgu. Ancak Bulgaristan, küresel ekonomide hem merkez hem de çevre ülkelerin bazı sorunlarını aynı anda paylaşması bakımından özgün bir konuma sahip. Bir çevre ülke olarak bakım emekçilerini yurtdışına gönderiyor. Buna karşın, bir merkez ülkeyi andıran biçimde yaşlanan bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hâlihazırda uyguladığı son derece kısıtlayıcı göçmen emek rejimi nedeniyle, göç eden bakım emekçilerinin yarattığı boşluğu göçmen emekçilerle doldurması mümkün olmuyor.
Bunların ötesinde, önümüzde duran iki büyük zorluk daha olduğunu görüyoruz. İlk olarak, bakım sektörüne ilişkin kolektif bir kavrayışın olmaması; bakım işleri çoğunlukla, kadınların “özgeci” kendinden feragatinin ve hatta kendini feda edişinin doğal kabul edildiği “insani meslekler” olarak görülüyor. Aynı şekilde, bakımın bir insan hakkı ve kamusal bir değer/çıkar olduğu yönünde ortak bir kamusal tanıma da rastlanmıyor. Dahası, İstanbul Sözleşmesi etrafında gelişen muhafazakâr hareketlenmeyle birlikte güçlenen yeniden gelenekselleştirici söylem içinde, kadınların bakıma daha yatkın olmalarını sağlayan “doğal niteliklere” sahip oldukları varsayılıyor. Bu fikirler yalnızca önyargı değiller, hem işyerinde hem de ev içinde bakım emeğinin maddi koşulları üzerinde doğrudan etkileri oluyor. Bunun sonucu olarak birincisi bakım mesleklerinin feminizasyonu ve erkek emekçilerin bu alanlarda yetersiz temsili, ikincisi bu sektörlerde düşük ücret, düşük statü ve kötü çalışma koşulları ve son olarak da ev içindeki bakım emeğinin eşitsiz biçimde dağılması ortaya çıkıyor ve bu emek büyük ölçüde kadınlar tarafından üstleniliyor.
Bu karmaşık sorunların tümünü çözecek tek bir sihirli formül bulunmuyor; ancak bir yerden başlamak gerekiyor. Analizimizde, bu karmaşık durumun aşamalı olarak ele alınabilmesi için kısa, orta ve uzun vadede atılması gereken bir dizi adımı tespit ediyoruz. Öncelikle, bakım emekçilerinin karşı karşıya olduğu zorluklara dikkat çeken yaygın bir bilgilendirme kampanyasına ihtiyaç var. Bu kampanya, “doğallaştırılmış” kadın bakım emeği ile bakım sektöründeki düşük ücret ve kötü çalışma koşulları arasındaki bağlantıları ve ülke çapındaki bakım açığını ele almalı, bu alandaki emeğin maddi karşılığına ve kamusal olarak tanınmasına yönelik somut talepler ortaya koymalıdır. Bu doğrultuda, bir birimimiz hâlihazırda raporun ülke genelinde sunumunu yapıyor ve bu talepleri feminist gruplar ile bakım sektöründeki sendikaların üyeleriyle birlikte şekillendiriyor. İkinci olarak, bakım emekçilerinin ücretlerinin genel olarak artırılması hayati önemde. Bununla birlikte özel ve kamusal sektörler arasındaki farkların ve özellikle sağlık alanında meslek hiyerarşileri nezdindeki ücret uçurumlarının azaltılması da gerekiyor. Mevcut iktidarların askerî üretimi ve güvenlikleştirmeyi büyük ölçüde sübvanse eden bütçeler onaylamasını kabul edilemez buluyoruz; zira bu durum, bakım sektörü dâhil olmak üzere diğer tüm alanlarda doğrudan kemer sıkma politikalarına yol açıyor. Özellikle Bulgaristan açısından, yaklaşık yirmi yıldır uygulanan tek oranlı vergi politikası nedeniyle bir vergi reformuna ihtiyaç var. Vergi yükünü bugün olduğu gibi çalışan yoksulların omuzlarına değil, işletmelere ve ekonomik elitlere yükleyecek, artan oranlı bir vergilendirme gerekiyor. Dolayısıyla bakımı, toplumu mümkün kılan temel unsur olarak savunan feminist bir girişim, en azından militarize kapitalizmi dizginlemeyi (ve elbette daha sonraki bir aşamada bütünüyle tasfiye etmeyi) hedefleyen bir ekonomi için politik taleplerle de ilişki kurmalıdır. Üçüncü olarak, sektörde çalışanlar ve onları temsil eden örgütlerle birlikte kararlaştırılacak, toplumsal cinsiyet, yaş, etnisite gibi temellere dayalı ayrımcılıkla mücadele etmeyi amaçlayan etkili politikalara ihtiyaç var. Son olarak, analizimize göre uluslararası düzeyde, bakım emekçilerini kendine çeken daha zengin ülkelerin, Bulgaristan gibi bakım emekçilerini göç yoluyla gönderen ve ciddi bir bakım açığı yaşayan daha yoksul ülkelere yönelik olarak ödemesi gereken, dayanışmaya dayalı bir bakım vergisine ihtiyaç bulunuyor. Bakım emeği açığını kapatmamız gerekiyor. Böyle bir kampanyanın ilk olarak Avrupa Birliği içinde gelişmesini hedefliyoruz çünkü Bulgaristan’daki sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve siyasetçilerin bu meseleyi kendi seferberlik ve lobi faaliyetlerinin merkezine alma imkânı bulunuyor. Ancak AB düzeyinde başarı sağlanması hâlinde, bu kampanya küresel düzeye de taşınmalı ve sömürgeci kapitalizm bağlamında daha geniş bir tazminat mücadelesinin parçası hâline gelmelidir: Büyük hayaller kuruyoruz.
Balkanlar’daki feminist örgütlenmeyi düşündüğünüzde, aklınıza hangi ortak zorluklar ve imkânlar geliyor? Bulgaristan, Türkiye ve Yunanistan gibi, çoğu zaman benzer politik ve toplumsal biçimlerde feminizm karşıtı tepkilerle hemhâl olan komşu ülkelerdeki hareketler arasında dayanışma ve işbirliğini nasıl tahayyül ediyorsunuz?
Balkanlar, (nasıl sayıldığına bağlı olarak) 12 ülkenin bulunduğu, en az dört farklı dil grubunu ve çok küçük bir coğrafyaya yayılmış çeşitli etnik ve dinsel toplulukları barındıran son derece özgün bir bölge. Latin Amerika örneğinde olduğu gibi ortak bir dili bile paylaşmıyoruz ve kendi aramızdaki koordinasyon ve örgütlenme ancak İngilizce üzerinden gerçekleşebiliyor. Aynı zamanda, politik geçmişleri birbirinden çok farklı ülkelerden söz ediyoruz: imparatorluk projeleri, anti-emperyalist mücadeleler, sosyalizmle çok farklı deneyimler yaşamış eski Doğu Bloku ülkeleri, eski Batı Bloku ülkeleri, askerî diktatörlükler ve darbeler, komşular arasında yaşanmış soykırımlar, savaşlar ve etnik temizlikler; daha yakın dönemde ise NATO ve AB üyeliği hatları üzerinden oluşan bölünmeler. Her 200 kilometrede bir geçmişteki şiddetli çatışmalardan geriye kalmış gömülü iskeletlerle karşılaşmak mümkün; bu durum politik örgütlenmeyi son derece zorlaştırıyor ve milliyetçi duyguları yaygın hâle getiriyor. Tüm bunlara rağmen, çok benzer tehditlerle karşı karşıya olduğumuzu açıkça görebiliyoruz: Hırvatistan’dan Bulgaristan’a, oradan Türkiye’ye uzanan hatta neredeyse birebir kopyalanan muhafazakâr toplumsal cinsiyet karşıtı anlatılar, giderek daha sağcı hâle gelen ve otoriterleşen hükümetler, göçü engellemek amacıyla sınır bölgelerinde artan devlet şiddeti, devletleri kuşatan köklü yolsuzluk ve oligarşik kapitalist yapılar.
Balkanlar aynı zamanda Sırbistan’daki öğrenci hareketi, Romanya ve Bulgaristan’daki yolsuzluk karşıtı protestolar, Yunanistan’daki çiftçi grevleri, Türkiye’deki Erdoğan karşıtı protestolar ile ülkenin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi etrafında gelişen emekçi ve feminist hareketler, Avrupa’da bir fırtına yaratan Slovenya çıkışlı (ve pan-Avrupa) “Benim bedenim, benim kararım” kampanyası ile son yıllarda güçlü toplumsal hareket dalgaları üretmiş bir bölge. Geçmişte karşı karşıya olduğumuz mücadeleleri birbirine bağlamaya çalışan girişimler de oldu; bunların en önemlisi yaklaşık on yıldır aktif olarak Balkan güzergâhı boyunca yürütülen göçmen dayanışması kampanyasıdır. Daha yakın dönemde ise feminist ağ olan Essential Autonomous Struggles Transnational (EAST) ortaya çıktı. LevFem’in koordinatör kolektiflerden biri olarak yoğun biçimde içinde yer aldığı EAST, COVID-19 pandemisinin hemen ardından, toplumsal yeniden üretim alanında karşı karşıya olduğumuz mücadelelere dair bir paylaşım alanına sahip olabilmek için, Doğu Avrupa’dan ve ötesinden feminist örgütler ile emek ve göçmen örgütlerini birbirine bağlamaya yönelik bir girişimdi. Bu ağ, bölgede farklı ülkelerde neler yaşandığını daha iyi anlamamıza, birbirimizle dayanışma kurmamıza ve başkalarının stratejik deneyimlerinden öğrenmemize imkân tanıyan ortak bir altyapı işlevi gördü. Ne yazık ki ağ bugün artık aktif değil, ancak bu tür ortak koordinasyon ve paylaşım alanlarına bölgemizde açıkça ihtiyaç duyulduğu ortada. Dolayısıyla muhtemelen buradan başlamak gerekiyor.
Son olarak, son 30 yıl boyunca -en azından pek çok postkomünist ülkede- “Batı’ya yetişmemiz” ve iyi bir yaşam sürebilmek için daha (Batılı) Avrupalı olmamız gerektiğine ikna edildik. Ancak Bulgaristan’daki mevcut protestolar, bu anlayışta bir kırılmaya işaret ediyor. Protestolara katılan pek çok kişi arasında Bulgaristan’ın “düzgün bir Avrupa ülkesi” olması yönündeki talepler açıkça görülse de, bunun ötesinde bir şeyler de söz konusu. Örneğin protestoların “Z kuşağı” protestoları olarak tanımlandığını görüyoruz. Bu tanımlama kendi başına son derece sorunlu ve sokakta yaşananları hiç temsil etmiyor (zira protestocular arasında Z kuşağı kesinlikle en kalabalık grup değil). Ancak bu, ulusal ve Avrupa ölçeğinin ötesine geçen, Bulgaristan’ı özellikle Küresel Güney’deki gençler arasında yükselen küresel protesto dalgasına bağlayan bir kolektif kimlik yaratma ve harekete geçirme girişimi olarak da okunabilir. Biz, kolektif tahayyülde yaşanan bu kaymanın bölge genelinde üretken olabileceğini düşünüyoruz. Belki de ulusal olanın ve (beyaz) Avrupalı kimliğin ötesine geçen, bizi hegemonlara ve güç sahiplerine değil, daha ziyade “yeryüzünün lanetlileri”nin mücadelelerine bağlayan kimlikler üzerine düşünmeye başlayabiliriz -tıpkı Sovyetler Birliği’nin dünya çapında emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı mücadelelere destek vermesi gibi. Belki de daha üretken sonraki yol, tarihsel karmaşıklıklar ve travmalarla şekillenmiş deneyimlerimize yaslanan, ancak geçmişle sınırlı kalmayıp, acılarını anlayabileceğimiz ve birlikte mücadele edebileceğimiz dünyanın diğer paryalarıyla bağlar kurmayı hedefleyen kolektif bir Balkan kimliği inşa etmeyi içerebilir.
Geleceğe baktığınızda LevFem’in öncelikleri neler? Önümüzdeki dönemde hangi politik ve örgütsel alanlara odaklanmayı planlıyorsunuz?
Bakım ekonomisi üzerine yürüttüğümüz çalışmaları genişletmeye devam etmek ve mümkünse 8 Mart civarında, bakım sektörlerindeki koşulların iyileştirilmesine yönelik talepler içeren bir kampanya yürütmek istiyoruz; ideal olarak bunu daha geniş bir örgütler koalisyonuyla koordinasyon içinde yapmayı hedefliyoruz. 8 Mart, Sofya’da genellikle kentli aktivistlerin düzenlediği küçük bir gösteri olarak gerçekleşiyor. Bu iyi bir başlangıç noktası, ancak çok ama çok daha büyük olması gerekiyor; bakım emekçileri, ofis çalışanları, kendi hesabına çalışanlar, yoksul kadınlar gibi hayatın her alanından kadınların katıldığı ve baskıcı patriyarkal, kapitalist ve ırkçı sistemlerin tasfiyesini talep ettiği bir eyleme dönüşmesi gerekiyor. Daha büyük, daha görünür bir kampanya yürütme konusunda henüz deneyimimiz yok, bu nedenle bu süreç bizim için hem zorlayıcı hem de heyecan verici olacak.
Bunun yanı sıra, feminizm ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlere karşı mücadele kapasitemizi de geliştirmek istiyoruz. Bu, bizim için her zaman bir öncelik oldu ancak şimdiye kadar daha çok tepkisel davrandık; muhafazakârlar bize saldırdı, biz de karşılık verdik. Proaktif stratejiler üzerine de düşünmemiz gerekiyor ve böyle bir proaktif stratejinin önemli bir tarafında, tabanımızı genişletmemiz ve daha önce politik olarak aktif olmayan daha fazla insanı harekete katılmaya ikna etmemizi sağlayacak bir politik eğitimin de olması gerekiyor.








