Bana eksik hissettiren bir erkekti, beni ilk kez yaralayan bir erkekti, içimdeki boşluğu dolduracak olan beni iyileştirecek olan başka bir erkek olmayacak.

Dee Nickerson

“Sevgi neydi?” diyordu ve iki kelimeyle cevaplıyordu o Yeşilçam filminde ünlü oyuncu, ben bu soruya cevap veremiyor cevap arıyorum, bu da beni olanca gücüyle eziyor, o sebeple bu yazıyla karşınızdayım. Öncelikle hepinize şunu haykırmalıyım: Ben, bana nefret ve öfkeyle bakarken yanımda başkalarının çocuklarını coşkuyla ve hevesle, nispet yapar gibi seven hasta ruhlu narsist bir adamın kızıyım, yüzüm tokat izleriyle dolu, hastayım, yaralıyım; adım Meryem. Kişisel olanın politik olduğunu biliyor, kendi gerçekliğimizi ifşa etmekten çekinmeden politik olanı mahkum etmemiz gerektiğine inanıyorum. O sebeple bu yazıda bahsedeceğim her şey, sadece Meryem’le ilgili değil, tüm toplumla ilgili; yaralı bir özneyim yalnızca, buradayım, bu sebeple yazıyorum.

Öncelikle başlık yanıltmasın, hayatımı “sevgiyi aramak”la geçirmedim, aksine yaşamımın büyük çoğunluğu sevgiyi aşağılayan, dışlayan, iten bir yerdeydi. İnsan ilişkilerimde özellikle erkeklere karşı hep öfkeli ve alaycı bir çocuk oldum. Lise bitene değin, erkeklerle romantik ilişkiler kurmak değil, erkekleri yenmek, onları aşağılamak istedim hep. Okul hayatımda erkekleri zorbalamak bana büyük zevk verdi hep bu yüzden. Yaşıtlarımın duygusal kız-erkek ilişkilerini, aşk kavramını küçümseyip alaya alıp dururdum. Sevmek ve sevilmek dahil tüm olumlu duygular dalga geçilesiydi, gülünçtü, bilinçsizce insanlar benden nefret etsin diye uğraşırdım bu yüzden sanki hep; bunun eril şiddet dolu bir evde sevgisiz geçen çocukluğumla ilişkili bir savunma mekanizması olduğunu sonraları anladım.

Üniversiteye başladıktan sonra kendimi bir bakıma törpülemiştim, ilk kez bir erkekle sevgili oldum ve üniversiteyi bitirdiğim sene bu erkekle olan ilişkim bitti, beş yıl sürmüştü, yıllar boyu çeşitli şiddet türlerine, daha yirmi beşime varmadan demans hastası olabileceğimi düşünecek ve gündelik işlerimi yapamayacak seviyede beyin sisiyle yaşayacak kadar sistematik şekilde gashlighting ve manipülasyona maruz kalmıştım, ilişki içinde iyice hırçınlaşmıştım, sonunda yıllardır aldatıldığımı öğrendim ve korkunç bir sürü şey daha. Yaşamım, sinsi ve aşağılık bir şekilde; yalanlarla, manipülasyonlarla ve duygu sömürüsüyle işgal edilmişti. Bu ilişkiden ve bu ilişkinin dinamiklerinden fazla detaya inerek bahsetmek istemiyorum bu yazıda ancak bu ilişkinin benden çok şey götürdüğünü ve beni kendi benliğime dahi inanılmaz yabancılaştırdığını, bitmesinin üzerinden iki yılı aşkın süre geçmesine rağmen ruh sağlığım üzerindeki etkilerinin hâlâ ciddi biçimde sürdüğünü, hâlâ kendimi tanıyamadığımı, birçok özelliğimi yitirdiğimi ve değiştiğimi söylemeliyim. İlişkiden önceki deli dolu, enerjik, ön planda, aşırı özgüvenli o genç kadın gitmiş; aşırı bitkin, kaygılı, sürekli kendinden şüphe duyan, durgun, “silik” bir görüntü veren bir insana dönüşmüştüm. En kötüsü buydu; bu ilişki herkesin kendini bulduğu, yaşamın en hareketli yaşlarını oluşturan o dönemini benden çalmış ve bana beni kaybettirmişti. Oysa hep hayatı öğrenmeye meraklı, yaşama karışmaya istekli bir kız çocuğu olmuştum ve hayallerim vardı. Beni tüketmesine, yaşamdan izole etmesine, özgüvenimi yerle bir etmesine rağmen, mutsuz olduğum bu ilişkiyi sürdürmekte neden ısrar etmiştim peki onca zaman bunca şeye rağmen, hem de kendime “iyi feminist” derken? İlişki bittiğinde ve tutunacak hiçbir şeyimin kalmadığını hissettiğimde bunu beni geceleri uyutmayan bir takıntı derecesinde sorgulamaya başladım. Ben, koşulsuz sevildiğim sanrısıyla tüm yaşamı, geleceğimi, kendi benliğimi dahi bir kenara itmiş; kendimi, gençliğimi, ömrümün belki de en güzel yıllarını aptal bir ilişkiye adamış, üniversite hayatımı kazık kadar herife annelik/dadılık yaparak geçirmiştim. Sevgiyi bulduğumu sanmıştım, sırf sevildiğim için tüm her şeyi yok saymaya hazırdım. Emek vermeye, ödün vermeye, bir erkeği değiştirmek düzeltmek iyileştirmek için kendimden vermeye hazırdım. Bir daha sevilmeyeceğimi de asla düşünmüyordum elbette, kendimi çok beğeniyordum, zekiydim, güzeldim, bunların farkındaydım; daha önce bana ilgisini belli eden onlarca erkek olmuştu ve hepsini ilgisiz ve umursamaz bir şekilde reddetmiştim, oldukça “sevilesi” biri olduğumu biliyordum, o halde zamanla hiçbir ilgimin kalmadığı bir kişiyle olan, mutsuz olduğum bu ilişkiyi bitirmek neden benim için mümkün değildi? Babasız geçen ömrüm boyunca bana yabancı olan bu duyguyu, bir erkek tarafından sevilme duygusunu, deneyimlediğim ilk romantik ilişkide hayatı kaçırmak pahasına da olsa terk etmek istememiştim, erkekle kurduğum bağ boynuma dolanmış, beni boğuyor olsa da. Duvarlarımı bir kere yıkmış, savunmasız kalmıştım. Bu ilişki biterse nasıl yaşayacağımı kestiremiyordum. “Sevdiğimiz adamlar bizleri arındıracak ve kurtaracaktı. Her şeyimizi sevgiye vermeye hazırdık; çünkü sevginin hepsini bize geri vereceğine inanıyorduk.” [1]

“Kendimi gerçekleştirmek istiyordum. “Kayıp” olmak ruhumun taşıyamayacağı kadar büyük bir yükken, sevgiyi aradım, kendimi güçlendirme arayışında beni destekleyecek ve yoluma devam etmek için gereken cesareti bana verecek bir partner aradım.” [2] Oysa tam tersi olmuştu. İlişki bittikten sonra boğazımda bir yumruyla yaşamaya başladım, tutunacak hiçbir şeyim kalmamış gibiydi, daha bulamadığım kendimi çoktan kaybetmiştim, “gençliğim güzelliğim gitti” diyen yaşlı kadınlar gibiydim, her şeyden geride, hayat karşısında çıplak kalmıştım. Bir şekilde toparladım ve neye yenik düştüğümü anlamaya çabaladım. Bell Hooks’un Duygu Yoldaşlığı / Kadınların Sevgi Arayışı isimli, bu yazıda az önce de alıntı yaptığım kitabını aldım, okumaya başladım ve sevgi ile kurduğumuz ilişkinin çok daha politik ve patriyarkal olduğunu gördüm. Şöyle diyordu Hooks: “Gerçek sevgi ve mükemmel birliktelik, dünyama peri masalları, sonrasında da romantik kitaplarla girmişti. Bu hayal ürünü hikayelerden, ruh eşini bulmanın, bu eşle çocukluğun yaralarının iyileşmesinin mümkün olduğunu öğrenmiştim. Külkedisi esas örnekti. Kader, Külkedisi’ni acının ve adaletsizliğin kurbanı olmaya ittiyse de sevgi onu kurtarmıştı. Pamuk Prenses, Rapunzel ve kaybolup da evinin yolunu bulan tüm hikaye kahramanları gibi çocukluğumun sevgisizliğinden kurtulacağıma inanıyordum. Sevgiyi bulmak yaralarımı iyileştirecekti.” [3] Evet, ben de çocukken/ergenken, çok öfkeli ve her şeyi reddeden bir kız çocuğu olmama rağmen, bir gün bir erkeğin gelip tüm hırçınlığıma rağmen beni sakinleştirip sarıp sarmalayıp severek iyileştireceğini hayal ediyordum hep. Ve düşünmeye başladım; çocukluğum hakkında, sevgisiz büyüyen o muzip kız çocuğu hakkında ve onu var eden o kadın ve erkek, annem ve babam hakkında.

Aslında tam olarak sevgisiz büyümüş değildim. Annem bana koşulsuz bir sevgi ve şefkat verdi her zaman. Ancak babamın korkunç düzeydeki, erkekliğiyle süslediği o hoyrat sevgisizliği, annemin ılımlı, kendi halinde ve sessiz sakin sevgisini ekarte etmişti. Bunun yanında babamın anneme karşı olan sevgisizliği, şiddeti ve aşağılamaları bilinç dışımda annemi de annemin bana gösterdiği sevgiyi de kıymetsizleştirmişti belki de. Babamın terör estirdiği, annemin her allahın günü ezildiği ve aşağılandığı köhne bir evde; ataerkil bir ailede, şiddet, istismar ve ihmal içinde büyüdüm. Babamın bizimle olan ilişkisi korkunçtu. Ona hiç “baba” diye seslenemedim, bizimle konuşmazdı, bir şey söylememiz gerektiğinde anneme söylerdik, annem ona iletirdi. Babam bizim için hep zorba bir yabancıydı. Annem hep mutsuzdu, babamın eril öfkesine ve şiddetine karşı annemin sessizliği ve pasifliği bende derinlerde anneme ve hatta belki tüm kadınlara, kadınlığa, kendi kadın doğama karşı bir öfke yaratmıştı; bunu da sonraları keşfedebildim. Annem ve babam, beni var eden bu iki ayrı cins iki farklı aşırı uçta duruyordu hep. Biri aşırı öfkeli, uzak, soğuk, acımasız; diğeri yumuşak, şefkatli, anlayışlı, hep sıcak hep yakın. Ne zaman babamın soğuk duvarlarına çarpsam annemin sıcak kucaklamasında buluyordum teselliyi. Babamın tokatladığı yüzümü annem öperek serinletirdi. Bu sebeple kadın ve erkek, bende hep iki ayrı karşı uçta konumlandı. Yaşamımdaki ilk erkek ve kadın figürü zihnimde böyle kodlanmışken, pasifliğine sitem ettiğim, öfke duyduğum anneme benzememek için her şeyi yapabilirdim. Babamın evdeki sorgulanamaz otoritesi “erkek gibi” olmanın daha güçlü daha dokunulmaz olacağına ilişkin algıyı yaratmıştı çocuk zihnimde. Erkeklik hep vahşi ve kudretli olan iken, dişi olmak merhametli, naif ve “ezilen” olmak demekti. Anne/kadın sever ve aşağılanır, baba/erkek nefret eder ve aşağılardı. Bu yüzden kadın doğamla hep bir çatışma içerisine girdim, annem gibi çaresiz olmak istemiyordum, gerekirse acımasız ama güçlü olmak istiyordum; erkeklik kuşkusuz hep daha konforluydu.

Dört-beş yaşlarındayken kendimi erkek ilan etmiştim, adımı da Emre koymuştum. Evcilik oyunlarında evin babası oluyordum. Benimle birlikte iki kız çocuğu olan anneme “üzülme anne, senin oğlun olacağım” diyor, süslü tokalarla topladığı saçlarımı inatla dağıtıyordum. Geniş ve koyu renk pantolon ve kazak giydiğim, beyaz çoraplarımı bilerek kirletip -daha erkek hissedebilmek için- öyle gezindiğim bir dönemdi bu. Erkekliği kirli çoraplarla özdeşleştirmem hâlâ ironikliğini koruyor elbette. Kirlilik, dağınıklık, renksizlik ve kabalık; güzel bir tespit yapmıştım çocuk aklımla, erkeklik buydu.

Aslında ilk çocukluk dönemimde sevgi kavramıyla olan ilişkim ergenlikteki gibi sert değildi asla. Teyzemin bize gelirken bana hediye ettiği bir bez bebeğim vardı çocukken. Adını “Sevgi” koymuştum, saçları beyazdı, lila renk çiçekli bir elbisesi vardı. En sevdiğim bebeğim ilan etmiştim onu. İki eli ve yüzü ettendi, vücudu bezdi. Sonradan sağ eli kopmuştu vücudundan. Şaşkın ama bana çok hüzünlü gelen bakışları, diğer bebeklerimden farklı ve tuhaf olan bembeyaz saçları ve sonradan sağ elinin vücudundan ayrılması gibi sebeplerle onun hep daha çok sevgiye ihtiyacı varmış gibi geliyordu bana. Benim gibiydi; hüzünlüydü, farklıydı, tuhaftı, yaralıydı, sevilmeliydi! Ruhum paramparça edilmeseydi ben de kalbimde taşıdığım sevgi bebeğini tüm farklılıklarıyla büyütmek, beslemek, sevmek istiyordum.

Pembe ciltle kaplanmış güzel yazı defterime de “O Çocuk” başlıklı şöyle bir şiir yazmışım ilkokulda: “Bir çocuk vardı bir çocuk vardı ki/Baba, baba şefkati nedir bilmemiş/İşte o çocuk/Kavgayla büyümüş/Ağlamaktan gözünde/Bir tek damla yaş kalmamış/Meğer o çocuk/Hayatın kendisiymiş.” Hayat benim için baba sevgisinden mahrum bir çocuk hâlâ. Bu şiiri yazan o kız çocuğunu nasıl sarıp sarmalayacağım hâlâ bilmiyorum.

Ergenliğe girmemle birlikte her şeye karşı yoğun bir öfke duyarak yaşamaya başladım. Yıllar geçtikçe babamın ufak bir kopyası olmuştum istemeden. Aşırı kaba, agresif, doğruyu söylemek gerekirse yer yer zorba sayılabilecek kadar hoyrat biri olmuştum; ortaokul ve lise dönemim hep aşırı uçta geçti. Herkesi her şeyi yargılayan, dalga geçen, aşağı gören, her şeyi saldırı gibi algılayıp öfkelenen biriyken, kadın düşmanı ve şiddet faili olduğu bariz olan babamı, yanaklarımı henüz tokatlamış olsa dahi, hep ayrı bir yerde konumlandırır, olumlar ve içten içe ona savunmalar yazardım. Kötü bir çocukluk geçirdiğini, ailesinin onu sevmediğini, esasında özünde çok iyi, duygusal ve mükemmel bir insan olduğunu, aslında bizi çok sevdiğini ama bunu yansıtamadığını, büyüyünce onunla konuşup onu düzeltebileceğimi söyler dururdum kalbime. Babamın beni sevip sevmediği meselesi benim için bir takıntı halini de almıştı. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; benim tüm ömrüm babamı anlamaya çalışmakla geçti. Ben on beş yaşında bir lise öğrencisiyken bir gün aniden göçüp gitti bu dünyadan. O ölünce her şey daha da karmaşıklaştı. Babasızlık tüm dünyamı şekillendirdi.

Dediğim gibi, üniversiteye değin erkeklerle duygusal ilişkiler kurmak değil, erkekleri duygusal olarak yenmek ve ezmekti benim için daha cazip olan. Ancak sonraki ilişki ve flört deneyimlerimi analiz ettiğimde fark ettiğim şey; hepsinde düzeltebileceğimi, iyi geleceğimi düşündüğüm, sorunlu tipleri seçmiş olmam oldu. Tüm duygusal ilişkilerimde benzesin veya benzemesin, karşımdaki erkeği babama benzetmeye, onda babamdan bir şeyler bulmaya çalışıyor(d)um. Ancak böyle bir şeyler hissedebiliyor(d)um. Benzemese de, en azından bu ‘ben onu düzeltebilirim’ algısının bende oluşması yeterli oluyordu, babamı hatırlatması için. Bu yanılgıyla seçtiğim tiplerin aslında düzeltilmeye muhtaç olduğu sanrısıyla kafamda güzellediğim babamın görevini miras alan tipler olduğu da açıktı. Babam ile duygusal ilişkilenmeler yaşadığım erkeklerin ortak bir noktası vardı kesinlikle, evet: beni asla hak etmeyen şımarık birer erkekti hepsi. Yazının başında sözünü ettiğim ilk ve şu ana kadar tek olan sevgililik ilişkim bittikten sonra geçirdiğim süreç içerisinde tüm hayatımı ve babamı düşündüm, yargıladım, hesaplaştım ve kalbimdeki tüm sis perdesi kalktı, gerçek apaçık orada duruyordu: Benim babam kötü biriydi. Karmaşık olan bir şey yoktu ortada, üzerine bir ömür düşünecek bir şey yoktu, baban seni sevmiyordu Meryem, baban eril şiddet faili, patolojik narsist bir erkekten (onu her hatırladığımda hâlâ deliler gibi haykırarak ağlama isteğim olsa da) fazlası değildi. Bu gerçekle sonunda yüzleşmek elbette ki çarpıcı olsa da gerekeni yapıyorum, bu gerçeği kabul ediyorum. “Tahakkümün olduğu yerde sevginin var olamayacağını, tutsak olduğumuz, özgürleşmediğimiz sürece aradığımız sevginin bulunamayacağını bize tekrar tekrar anlatacak bir feminist harekete ihtiyacımız var.” [4]

Babamın sevgisizliği, erkeklik pratikleri, bitmek bilmeyen eril öfkesi ruhumu öylesine sakatlamıştı ki, sanıyorum tüm ömrümü içimdeki kız çocuğunu iyileştirmeye çabalamakla geçireceğim. Erkekler için daddy issueları olan bir çatlaktan fazlası olmayacağım. Bir erkekle içinde bulunduğum her duygusal ilişkide kaygı duyacağım, bağlanma sorunları yaşayacağım. Türlü türlü hatalar yapacağım yine belki, muhtemelen, uğruna kendimi hiçe sayacağım sevgiler isteyeceğim yine hayattan, ama yine de içten içe şunu biliyorum ki; bir erkek bana ihtiyaç duyduğum sevgiyi tüm gerçekliğiyle tüm samimiyetiyle vermeyecek asla. Bana eksik hissettiren bir erkekti, beni ilk kez yaralayan bir erkekti, içimdeki boşluğu dolduracak olan beni iyileştirecek olan başka bir erkek olmayacak. Sevgiyi nerede bulacağım bilmiyorum, bir erkeğin yalanlarında bulmayacağım bunu biliyorum, belki de artık bir şeyleri aramaktan vazgeçmeli, annemi güzel bir yemeğe çıkarmalı ve biraz soluklanıp omuzlarımdan öpmeliyim; çünkü en azından, hakikatin burada, yanaklarımda, tokatlanan yanaklarımı gözyaşlarıyla öpen annemin sıcak kollarında olduğunu biliyorum.

“Bir erkeğin kalbi fesat, habis bir şeydir, Meryem. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez.”*

 

*Bin Muhteşem Güneş / Khaled Hosseini

[1-2-3-4] Duygu Yoldaşlığı / Bell Hooks

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.