Tam da bu, memelere memiş deyip küçültmek, önemsizleştirmek, aile/sokak/mahalle içinde çözüvermek, hakim duygu olan utancı yeniden üretmek cinsel taciz ve istismarın yine, yeni, yeniden üretilmesine el veriyor.

Bu yazı çoktandır aklımda yazılıyordu da bir türlü kağıda (ekrana) dökülmeyi beceremiyordu. Yazı benden çıkana kadar da ülkenin gündemi tekrar tekrar değişti. Ama konu baki. O yüzden de burada.
Her gün bambaşka kadınların ifşalarını okurken ve her bir ifşayla farklı deneyim ve tanıklıkları düşünürken bu yazıyı yazmamak, yazmaktan daha zor gelmeye başladı. Ama yine de yazıyı kendi ismimle yazmak istemedim, çünkü merkezdeki hikâyenin öznesi ben değilim. Bir başkasının hikâyesini anlatmak ne denli bana düşer, bunu ayrıca tartışabiliriz —ama bir yandan da yaşananlar herhangi bir mahallede büyüyen herhangi bir kız çocuğunun olabilecek kadar sıradan. Bu açıdan eminim birçok kadın kendi çocukluğundan tanıyacaktır anlattıklarımı— ve bu yazı tetikleyici olabilir. Ben, henüz ergenliğe girmiş bir kız çocuğuyken, başka bir kız çocuğunun tacize uğramasının bana nasıl anlatıldığını yazacağım. Ve tacizin gündelik hayat içinde sıradanlaşıp olağanlaşmasını. Ve ne kadar önemsiz addedilirse o kadar küçülüp yok olacağına dair inancı. Ve bundan nasıl beslendiğini…
Annem çok konuşmazdı benim. Benimle konuşmaz değildi, genel olarak konuşmazdı. Belki de doksanlarda bu konularda çok konuşulmazdı. Ancak kadın olmak, cinsellik ya da güvenlik üzerine oturup konuştuğumuzu hatırlamıyorum hiç. Çevremde bu konuları ailesiyle konuşmuş bir arkadaşım da yoktu. Nerede nasıl davranılması gerektiğini daha çok bakışlar ve huzursuz sessizlikler anlatırdı. Oysa insanın —hele ki çocukken— sessizliğin yarattığı boşlukları kendisi doldurması illa da doğru bir yere çıkmıyor. Ama elbette ilk olarak sessiz ve ifadesiz kalmak öğreniliyor.
Seray Şahiner’in neredeyse elimden bırakamadan okuduğum son kitabı Vatan Millet Samatya’yı okuyana dek bahsettiğim olayın zihnimde yer ettiğinin farkında bile değildim. Şahiner’in anlattığı yılların ve yerlerin az ötesinde geçen çocukluğumdan çok şey vardı kitapta. Bu yazı için önemli olan noktaysa, Şahiner’in romanda oldukça zor iki şeyi hakkıyla yapması: (1) kız çocuklarının gözünden, sesinden —ve en zoru— sessizliğinden yazabilmek, (2) cinsel şiddeti ve istismarı yeniden üretmeden, estetize etmeden —ama sansürlemeden, hafife almadan, olduğunca sertliğiyle ve gerçekliğiyle yazabilmek.
Annem o gün bana başka bir çocuğun (ismine kolaylık olması açısından Ayşe diyelim) başına gelenleri anlattı. Nedeni ise, bana söylediğine göre, benim de çiçek almayı sevmemdi —bazen çiçek alırdım harçlığımla birkaç tane (geriye dönüp baktığımda bunun sorumlusunun İpek Ongun kitapları olabileceğini düşünüyorum; bir yandan da İpek Ongun okumayalı 25 yılı geçti ama hâlâ çiçek almayı seviyorum— ama bir dükkana girmeden). Ayşe, çiçek almak için kendi mahallesindeki çiçekçi dükkanına girdiğinde çiçekçi onu taciz etmişti. Ama Ayşe’nin deneyimi bana cinsel taciz ya da istismar olarak anlatılmamıştı işte. Çiçekçi “Ayşe’nin memişlerini sıkmıştı” onu dükkanda sıkıştırıp. Ayşe, yanlış anımsamıyorsam, benden birkaç yaş büyük olmalı, yani 14-15 yaşında bir kız çocuğundan bahsediyoruz. Ardından ne olduğunu sormuş olmalıyım. Olayları öğrenen Ayşe’nin anneannesinin çiçekçi dükkanına gidip çiçekçiye bağırıp çağırdığını, Ayşe’nin anneannesinin sözünün dinlendiği; çiçekçinin bir daha yapmayacağı minvalinde sözler dinlemiştim.
Bunları dinlerken düşündüğüm ilk şey ise, anneannemin asla bir dükkana girip bir adama bağırmayacağı oldu. Demek ki, diyor ergen zihnim, sen böyle bir durumda kalırsan, tek başınasın. İkinci düşündüğüm, çiçekçi dükkanlarının güvenli olmadığı, bak diyor, o da çiçek almayı seviyormuş, ondan gelmiş başına bu. Lüks ya çiçek almak. Bambaşka bir semtte olsa da olay, bir daha kendi sokağımın köşesindeki çiçekçiye girmiyorum. Çiçek alacaksam da kapıdan. Ama mümkünse de sokaktan alıyorum artık çiçek. Şimdi erişkin halimle yazarken şu soru aklımı kurcalıyor: Bu taciz daha “olağan” bir yerde, örneğin bakkalda ya da markette yaşansa, her şey aynı şekilde mi aktarılırdı bana? Bunu düşünmek başka bir olayı anımsatıyor bana. Bundan yıllar önce geçen. Henüz babamın bizimle yaşadığı zamanlar. İlkokuldayım. Tek başıma markete gidebiliyorum. Annem alacağım diğer şeylerle beraber marketten Orkid almamı istiyor. Babam buna itiraz ediyor. Annem zaten küçük olduğumu söylüyor. Ben konuyu anlamıyorum, çünkü Orkid’in ne olduğunu bilmiyorum. Bir kız çocuğunun Orkid almasının ne anlama gelebileceğini ise hiç bilmiyorum. Markete gidip gitmediğimi, gittiysem de ped alıp almadığımı hatırlamıyorum.
Vatan Millet Samatya’yı okumam neredeyse Rayka Kumru’nun Bedenler Sınırlar ve Mahremiyet Hakkında Çocuğumla Nasıl Konuşurum? kitabını okumama denk geliyor. Tüm bunları hatırlarken, vücuda dair isimleri ve biyolojik süreçleri çocuğun bilmesinin ve doğru kelimelerle ifade etmesinin ne denli önemli olduğunu düşünüyorum. Her iki kitapla Ayşe’nin hikâyesi zihnimde tekrar tekrar dönüyor. Şahiner’in karakterlerinin bir kız çocuğunun sütyen takmaya başlamasının (yani büyümesinin) başına neler getireceğine dair yorumlarını hatırlıyorum —ve annemin Ayşe’nin “memiş”lerinden bahsetmesinden geçemiyorum. Meme değil. Küçük, belki sevimli versiyonu onun. Çünkü, meme, memiş dediğimizde küçülüyor. Eril bakışın arzu nesnesi olma ihtimali ortadan kalkıyor. Yok saymak kolaylaşıyor.
Burada meselem annemin kızını yetiştirirken yaptığı kelime seçimleri ve tercihler değil. Onu memelere memiş derken; bu olayı hem çok önemsediğini belli edip hem de olağanmışçasına bana anlatırken; bana anlatması gerektiğini ve benim bundan bir ders çıkarmam gerektiğini bana iyice sezdirirken kötü bir niyeti olmadığına eminim. Kendince, bildiğince, beni uyarmak istediğine. Ama bir yandan da tam da bu, küçültmek, önemsizleştirmek, aile/sokak/mahalle içinde çözüvermek, hakim duygu olan utancı yeniden üretmek cinsel taciz ve istismarın yine, yeni, yeniden üretilmesine el veriyor. Üstelik her anneanne de bağırmıyor. Her Ayşe olanları anlat(a)mıyor. Ve sonuçta kız çocuklarına regl olduklarında, sütyen takmaya başladıklarında ona göre davranmaları ve mümkünse çiçek almamaları söyleniyor. Kadınların pede erişimi ya da eriştiklerinde ne koşullarda almaları gerektiğiyse başka bir yazının konusu olabilir.
Bu hikâyenin sonunda çiçekçiye ne oluyor bilmiyorum. Ancak çevreme baktığımda hiçbir şey olmaksızın hayatına ve işine devam ettiğini tahmin ediyorum. Anneannesinin sesi Ayşe’den sonraki kız çocuklarını korumaya yetmiş midir, bilmiyorum. Ayşe’nin anneannesinden önce başka anneanneler gelip o çiçekçiye bağırmış mıdır, onu da bilmiyorum. Ama örneğin bu senaryoda bir babanın ya da dedenin gelip bağırma ihtimali ne —onu da bilmiyorum. Sonuçta taciz ve istismar kamusal alana yansısa bile kadınlar tarafından, kadınlar arasında çözülmesi gerekiyor. Erkekler müdahil olup odak “namus”a döndüğünde, tehlikede olan yine kadınlar oluyor çünkü —ve elbette kırılgan erkeklikler.
Büyüdükçe insan, kendi anneannesi olmayı da öğrenmek durumunda kalıyor. Neyin güvenli olup olmayacağı, ne zaman başına neyin gelebileceği, hangi dükkanda kapıdan ne mesafede durulacağı, minibüsten son inen yolcuyla inmenin çok iyi bir fikir olduğu, sokakta arkadan gelenin ne mertebede tekinsiz olduğu ve bunun kapıların camlarındaki yansımadan tespiti, hangi otobüs duraklarının arkasından yürünemeyeceği, geceleri parktan değil de ana caddeden yürünmesi gerektiği, eve giden hangi sokağın daha aydınlık olduğu, gidilecek yerden ziyade akşam eve dönülecek araç ve saate göre kıyafet seçilmesi gibi bir çok hayatî bilgi kadınların zihinlerinde kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki gibi dolanıp duruyor. Ve zihninde tüm bunlardan sorumlu olan kadın, bir taciz ya da istismarla karşılaştığında, alıştığı yerden dönüp dönüp kendi yaptıklarına (ya da yapmadıklarına) bakıyor.
Ayşe’nin örneğinde yaşadığı her ne kadar hafifletilse de cinsel taciz olduğunu yadsımak kolay değil. Ama başka birçok örnekte de aynı “yok sayarsak gerçek olmamış olur” refleksi, taciz ve istismara yardım ve yataklık ediyor. Aa olur mu, öyle dememiştir / bakmamıştır / yapmamıştır; sana öyle gelmiştir / aman laftan ne olacak … ve yine bu dili konuşan herkesin onlarcasını ekleyebileceği tüm bu cümleler hem yaşananların yadsınmasına hem de taciz ve istismarın bir türlü faile kondurulamamasına neden oluyor.
Fail her zaman mahallenin çiçekçisi olmuyor elbette. Ya da doğrudan memelerini sıkmıyorlar insanın. Bambaşka bir yaşta / meslekte / görünüşte / yerde olabiliyor. Nasıl mahallede konduramazsa, güvenli alan addettiği yerlerde de kondurmuyor insan. Bana öyle geliyor herhalde, diyor. Koskoca adam, dedem yaşında, ne münasebet diyor. Fark etmiyor herhalde elini nereye koyduğunu, diyor. Dediğini yanlış anladım herhalde, diyor… E kendi kendine de bu kadar şeyi dedikten sonra artık şüphe götürmeksizin tacize uğradığında dönüp kendine kızıyor: Bak onca şey olmuş, hepsine bir cevap bulmuşsun, nasıl fark etmezsin diyor. Niye oradaydın? Oysa çiçekçinin hikayesini de biliyordun. Böylece alıveriyor sorumluluğu kendine. Sonunda, sen kendi gördüğüne, duyduğuna daha o kadar inan(a)mazken, kim sana inanır ki, diyor. Çocukken öğrendiğini yapıyor. Gidiyor sessizce. Çiçek almıyor daha.
Konuşmaya cesaret eden herkesin sesiyle ifşalar bu sistemi tersine çeviriyor. Kadınlar, başlarına gelenlerin sorumlusu olmaksızın görülmeyi, duyulmayı seçiyor. Yazının başında da söylediğim gibi: her deneyim hem çok tanıdık hem de hep biricik. Paylaşılan ifşalardaki kadınların ve çocukların deneyimlerine samimiyetle şaşıran bir kadının uzayda yaşamış olması gerek diye düşünüyorum. Bizlerin de henüz uzayda yaşama gibi bir imkânı olmadığından, yakın gelecekte uzaya gitme imkanı olanlarla da mümkünse bir gezegeni daha paylaşmak istemeyeceğimizden, burada bir şeyleri değiştirmeyi başarmamız gerekiyor. Dayanışmayla.








