Bizim sınırlarımızı önemsizleştirmemiz tacizci erkeklere bize “sınırlarını aş” deme ve bunu bir özgürleşme yolu gibi gösterme cüreti veriyor. Konu sınırlar olduğunda hangi sınırlardan bahsettiğimizi sorgulamadığımız takdirde, “özgürleşmiş kadın+/lubunya” olmak uğruna kendi ruhumuzu eril bir özgürlük tahayyülüne kurban ediyoruz.

Rachel Hayes
Rachel Hayes

Geçtiğimiz haftalarda kültür-sanat sektörlerinden başka alanlara taşan yeni bir #MeToo hareketi başladı. Birçok kadın ve lubunya, çoğunlukla cis erkeklerin cinsel taciz ve cinsel saldırı olaylarını ifşa etti. Paylaşılan deneyimler arasında göze çarpan şeylerden biri de erkeklerin tacizin zeminini oluşturmak için kadın+lara “sınırlarını aşmaları” gerektiğini, yoksa “geri kafalı” olduklarını söylemeleriydi. İfşaları takip ederken karşıma çıkan bu söylem bana hiç yabancı gelmedi. 2019-2020 yıllarında yine kültür-sanat sektörlerinde #MeToo hareketi yaşanırken, oyunculuk ve eğitmenlik yapan kadın+lar sosyal medyada çok benzer deneyimler paylaştılar. Bu sırada ben de amatör tiyatro yapan bir kadın olarak sosyoloji yüksek lisans tezim için tiyatro sektöründeki cinsel taciz deneyimlerine ve sessizliğe neden olan mekanizmalara dair bir araştırma yürütüyordum[1]. Bugün fotoğrafçı erkeklerin tacizi ve cinsel saldırıyı normalleştirmek için kullandığı “sınırlarını aşman gerek” söylemi, aynı şekilde oyuncu, yönetmen ve eğitmen erkekler tarafından da kullanılıyordu. Kurulan bağlantı hep aynıydı: Sınırlarını aş, yoksa geri kafalısın.

Görüştüğüm oyuncuların deneyimleri ile kendi gözlem ve deneyimlerimin bana sordurduğu en büyük soru şu: Neden kadın+lar olarak sınırları aşmak zorundayız? Hangi sınırlardan bahsediyoruz ve bu sınırlar nasıl, kim tarafından belirleniyor? Bir kadının kamera karşısında soyunmak isteyip istemeyeceği hangi noktada “geri kafalı” olup olmadığının göstergesi haline geldi? Neden “geri kafalı” olmamak için bu kadar çaba sarf ediyoruz? Bedenimize dair verdiğimiz kararlar, çektiğimiz sınırlar nasıl “geri kafalı” olmanın ölçütü haline geldi? Kendi bedensel ve duygusal sınırlarımızı silmeyi kim bizim önümüzde bir “ilerleme” olarak koyuyor? “Sınırlarını aş” lafı neden taciz kadar kadınları ve lubunyaları kendilerini sorgulamaya itecek güçte bir laf?

“Bedenimizi açmak”: Kime? Niye?

Oyuncu kadınlarla Türkiye’de kültür-sanat sektörlerine dair yaptığım araştırma, özellikle kadın+ların bedenlerine ve sınırlarına dair yaşadıkları içsel çatışmalar, bana güç ilişkilerinin karmaşıklığına dair önemli içgörüler verdi. Araştırmamdaki kadınların çoğunluğu cis kadınlar olduğu için buradan çıkan tartışmaların lubunyalık deneyimine dair söylediği şeyler kısıtlı. Ancak yine de çıkan sonuçların toplumsal cinsiyetin bedenlerimiz üzerinde bıraktığı izlere ve kendimize dair inançlarımızı nasıl şekillendirdiğine dair hepimizi ilgilendiren tartışmalar ortaya çıkardığını düşünüyorum.

Tacizcilerin büyük bir küstahlıkla kadın+ların önüne “sınırları aşmak” gerekliliğini koyabilmesi, bunun neden ve nasıl kendimizi sorgulatacak kadar güçlü bir koşul haline geldiği sorusunu doğuruyor. Kadın+lar için bu neden üzerine düşünülecek bir talep? Kadın+lar olarak “sınırlarımızı aşmamız” gerektiğini mi düşünüyoruz? Peki öyleyse, burada failler ile aynı sınırları mı kastediyoruz? Biz de “sınırları aşmak” gerektiğine inanıyorsak, aşılan bu sınırların ardında ne olduğunu hayal ediyoruz da bu talep bize makul geliyor? Bu soruların cevaplarını ararken, kadınlar ve lubunyalar olarak nasıl bir özgürleşme tahayyülüne sahip olduğumuzun da izini sürebileceğimizi düşünüyorum.

Tiyatrocularla yaptığım araştırmada kadın+ oyunculardan en çok duyduğum şeylerden biri, hem oyunculuklarını en iyi noktaya taşımak hem de oyuncu olmanın önemli koşullarından biri olduğunu düşündükleri için “bedenlerini açmakta” ne kadar zorlandıkları oldu. “Bedeni açmak” oyunculuk eğitiminin parçası olarak bedenin gündelik sınırlarını aşmaya ve oyuncu bedenini geliştirmeye referans verirken, aynı zamanda cinsiyetli ve içselleştirilmiş bir anlam taşıyordu: Kadınlar bedenleri sınırlı varlıklardır ve onları bu sınırlardan kurtaracak kişilere ve yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu önyargı sadece kadınların yaşadığı taciz deneyimlerinde bir erkeğin onlara “sınırlarını aş” demesiyle ortaya çıkmıyordu. Kadınlar da ataerkinin bedenleri üzerine yarattığı sıkışmışlıktan dolayı bedenlerinin kısıtlı olduğuna inanıyor ve kendilerini “açmaları” ve “aşmaları” gerektiğini düşünüyorlardı.

Tabii ki kadın+lar olarak bedenlerimizin kısıtlı olduğunu düşünmemiz bir kuruntu değil, aksine ataerkinin üstümüze yüklediği ahlak ve namus sınırlarıyla ve içselleştirdiğimiz eril bakış ile yakından ilişkili. Ataerki bizi sürekli namusun veya genel ahlakın kurallarına göre hareket etmeye zorluyor. Ancak kadın+lar olarak biz de o eril bakış ile kendimize bakıyoruz, bedenimizi ve benliğimizi farklı eril bakışların gözüne göre yargılıyor ve şekillendiriyoruz. Özellikle kültür-sanat sektörlerindeki kadınlar ve lubunyalar görünür olmak veya kamera önünde/sahnede göz önünde olmak üzerinden emek üreten ve bunu bilhassa arzu eden kişiler oldukları için, ataerki tarafından en çok sınanan ve suçlu bulunan kişiler haline geliyorlar. Bunun en temel nedeni kadın+lar olarak, kendi geçmişimize göre farklı derecelerde olmak üzere, bedenimizi, cinselliğimizi, kadınlığımızı saklamak üzerine eğitiliyor olmamız. Eril bakış bize görünmez olmayı, göze batmamayı, göz önündeysek de cinselliğimiz yokmuş gibi davranmayı tembihliyor ve bu sınırların dışına çıkanları da farklı taciz biçimleriyle cezalandırıyor. Bunların aksine kültür-sanat sektörleri sözde bu ahlak normlarının olmadığı, bedenlerden normatif olanı değil tam tersini talep eden ve hatta bu ahlak sınırlarından özgürleşme vaat eden alanlar. Dolayısıyla bu sektörlerde üretim yapan kadınlar için görünür olmak ve olmamak arasındaki çelişki sektörel talepler ile başka bir boyut kazanıyor.

Birçok kadın ve lubunya, feminist ve queer dayanışmayla bu ahlak sınırlarından nasıl özgürleşebileceğimiz üzerine kafa yoruyoruz, bunu yaparken de bedenimizle ve cinselliğimizle barışmaya çalışarak bizi kısıtlayan “sınırları” reddediyoruz. Ancak “kadınların sınırları vardır ve aşılması gerekir” varsayımında iki sorun var: Birincisi, bedenlerimizi en rahat ve özgür hissettiğimiz haline getirmek için kurtulmak istediğimiz ataerkil sınırlar ile bedenimizi ve benliğimizi korumak için çektiğimiz haklı sınırlar birbirlerinden farklı şeyler. İkincisi, eğer sınırlarımızı aşmak bedenlerimizi ve benliğimizi özgürleştirmenin bir yoluysa bu yolun öncüsü ve rehberi erkekler olmayacak. Kendi bedenlerinin erkeklik tarafından ne kadar kısıtlandığını hayal dahi edemeyen birçok erkeğin kadınlara sınırlarını aşma dersi vermeye çalışması da tam olarak ataerkinin erkeklere lütfettiği iktidar ve beraberinde gelen körlüğün göstergesi. Bu ifşaların bize gösterdiği en önemli şeylerden biri, bu sektörlerde kendilerini “genel ahlak”tan arınmış gören birçok sanatçı erkeğin görünür olmayı arzu eden kadınları “ahlaksız”, dolayısıyla taciz edilebilir olarak görmeleridir.

Özgürleşmeyi yeniden düşünmek

Birbirinden tamamen farklı iki “sınır” anlayışının birbirine karışması failler için sömürülebilecek bulanık bir alan yaratıyor. Biz de kadın+lar olarak da bizi koruyan duygusal, bedensel, psikolojik sınırları önemsiz ve kurtulmamız gereken şeyler haline getirebiliyoruz. Bizim sınırlarımızı önemsizleştirmemiz de tacizci erkeklere bize “sınırlarını aş” deme ve bunu bir özgürleşme yolu gibi gösterme cüreti veriyor. Konu sınırlar olduğunda hangi sınırlardan bahsettiğimizi sorgulamadığımız takdirde, “özgürleşmiş kadın+/lubunya” olmak uğruna kendi ruhumuzu eril bir özgürlük tahayyülüne kurban ediyoruz. Ancak ulaşmaya veya mesafe koymaya çalıştığımız “sınırlarını aşmış kadın”, “özgür kadın”, “edepli kadın”, “edepsiz kadın”, “bedeni ‘açık’ kadın” ya da “kezban” kadın gibi çeşitli kadınlık arketipleri de içselleştirdiğimiz erkek bakıştan ve onun kadınlığı kategorize etme biçiminden azade değil.

Sınır kavramı etrafında dönen belirsizliğin bir taciz aracına dönüşmesi, aynı zamanda ataerkinin mücadelelerimizi nasıl kendine yonttuğunu da gösteriyor. Kültür-sanat sektörü ve diğer alanlardaki iktidar sahibi erkekler kadınları sadece taciz etmekle kalmıyor, üstelik kadınların kendi bedenleriyle ve cinsellikleriyle barışma, özgürleşme, kendini kanıtlama mücadelelerini sömürüyorlar. İfşalarla karşılaştığımız korkunç vakaların ağırlığı biraz geçtikten sonra, gerilik-ilerilik veya aşmak-aşamamak gibi yine ataerki tarafından önümüze koyulmuş ikiliklerin dışında bedenlerimizi, kendiliğimizi, arzularımızı nasıl özgürleştirebileceğimizi konuşmak da mücadelenin bir parçası olmalı.

[1] Aydın, Hazal. Gender, Contested Intimacies, and Subjectivities in the Field of Theatre in Turkey. 2021. Koç University, Master’s Thesis.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.