Son günlerde sosyal medya, kadınlara karşı şiddet ve cinsel saldırı olaylarında ifşa tartışmalarının iletişim platformu oldu. İfşanın artık gereklilikleri ve olumsuz bir deneyime dönüşebilecek taraflarıyla bir mekanizma haline geldiğini söyleyebiliriz. Kadınlara karşı genel olarak şiddet ve spesifik olarak cinsel saldırı durumunda, sosyal medyanın erişilebilirliği, hızı, yaygınlığı nedeniyle, ifşa ile artık sık karşılaşıyoruz.
İfşaların çerçevesi, hedef aldığı kişi ve kurumlar, ifşada bulunanlar, ifşa eden ve ifşa olunanlarla dayanışanlar ve bu dayanışmanın patriyarkal nedenleri ve sonuçları bize kadınların rızasının geçerliliği, erkeklerin davranışlarının sınırları ile bu sınırları esneten ifşa olunanla dayanışmanın niteliği hakkında çok şey söylüyor.
Son günlerde art arda oluşan yeni bir ifşa dalgasında, 2023’te um:ag Yayınları’nın yayınladığı Türkiye’de Dijital Medya ve Feminizm adlı kitapta yer alan Aslı Kotaman ve Gülüm Şener’in Cemre Baytok ve Deniz Bayram ile yaptığı söyleşiyi, tartışmalara katkı sağlamak amacıyla (ve küçük revizelerle) Çatlak Zemin’de yayınlamak istedik.

Aslı: Sence feminist hareket içinde ifşanın nasıl bir yeri var?
Cemre: Türkiye açısından konuşacak olursak biraz geriye gitmek gerekiyor. Türkiye’de erkek şiddetinin 90’lardan itibaren güçlenen feminist hareketin birinci gündeminden hiç düşmediğini söyleyebiliriz. Erkek şiddetinin son noktası olan kadın cinayetlerini yapılan kampanyalar ve eylemlerle gündemde tutmak, bu sorunun doğru çözümlerini ifade etmek her zaman feministlerin önceliğiydi. Burada erkek şiddeti derken kocaların, partnerlerin, eski kocaların şiddeti ön plana çıkıyordu, ama bir yandan da şu hep anlatılageldi aslında 90’lardan bu yana: Biz erkek şiddetini konuşurken uzaklarda birilerinin başına gelen bir konudan bahsetmiyoruz, tanımadığımız kadınların, çeşitli kesimlerdeki, belli bir sınıftaki kadınların başına gelen bir mevzuyu konuşmuyoruz. Feminist hareket olarak kendi yakın çevremizdeki şiddeti de sorunsallaştırıyoruz. Kendi çevremizdeki erkeklere de söz söylemeye çalışıyoruz diyorlardı özetle. Biz de burada bu tarihi sahiplenerek konuşuyoruz Deniz’le. Çevre derken neden bahsediyoruz? Sosyal çevre olabilir, siyasi parti olabilir, sendikalar olabilir, ortak iş yapılan başka yerler olabilir, işyerleri olabilir, üniversiteler olabilir, her yer olabilir bu. Çünkü bütünlüklü bir patriyarka analizine dayanıyoruz; erkek şiddetinin son aşaması kadın cinayeti, ama oraya gelene kadar aşağılamadan ayrımcılığa çeşitli tür tacizler şeklinde ortaya çıkabiliyor. Bütün bu biçimlerin bu geniş erkek şiddeti skalası içerisinde birbirini mümkün kılan davranışlar olduğunu söylüyoruz. Bu tahlilin en büyük araçlarından bir tanesi de beyan. Kadınların beyanı. Çünkü erkek şiddeti biçimlerinin çoğu zaman tek delilinin kadınların beyanları olduğu argümanını söylüyor feministler. Bugün feminist hareket için “kadının beyanı esastır” kurucu nitelikte bir ilke.
Aslı: Kadının beyanı esastır ilkesinde ne deniyor?
Cemre: Bir ezme-ezilme ilişkisinin sonucunda ortaya çıkan bir deneyim aktarımının bu konuda bir yaptırımda bulunmak üzere harekete geçmek için yeterli olduğunu anlatan bir prensip bu. Yani cinsel taciz ve şiddet vb. hakkında bir yaptırımda bulunmak üzere harekete geçmek için beyanın yeterli olduğunu anlatan bir prensip. İfşa ise bu prensipten sonra ortaya çıkmış yöntemlerden bir tanesi feminist hareket içerisinde.
Aslı: Feminist bir yöntem olarak ifşa, sosyal medyayla nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Cemre: Türkiye’deki sürecin dünyada süregelen dönüşümlerle de çok ilgisi var. 2000’lerin başından, 2010’lardan itibaren aslında feminist hareketin erkekleri ifşa etme pratiklerine bakarsak, çeşitli sendikalar, siyasi örgütlenmeler, sol çevreler vs. içerisindeki kimi insanlar üzerinden olduğunu görüyoruz. Burada o dönemin tartışmasında şu tekrarlana gelen bir sözdü: İfşa, son seçenek. O da şu sebepten, aslında bir kadının ilgili yerlere gidip ya da kendi bulunduğu ortamın içerisinde başına gelen şiddet fiilini açık etmesi ve bunun karşılığında bir yaptırım beklemesinin bir süreç olduğunu biliyoruz. Bunu zaten açık etmek bir mücadele; ortam, hele de erkek egemen bir ortamsa, herhangi bir yaptırım olup olmadığı da bilinmiyorsa. Daha sonrasında bunun üzerinden sürdürülen bir müzakere süreci var. Yani açığa çıkarılmış bir şiddet fiili var. Bununla ilgili kimin ne yapacağına dair bir tartışma süreci başlıyor. O dönemki tartışmalarda bu şikayetlerin cevapsız kaldığı, yani açığa çıkarılan şiddet fiilinin yaptırımsız kaldığı görülüyor. Bunun üzerine kadın örgütleri, feminist örgütler devreye giriyorlar ve ifşa dışında yol kalmadığına kanaat getiriyorlar. Bu da yöntem olarak şiddete maruz kalan kadının ön plana çıkmadığı, feministlerin süreci devraldığı, bir metin hazırlayarak durumu ifşa ettikleri, açık ettikleri ve gelen tepkilere de yanıt verdikleri bir yöntem. Süreçte fail kadar ilgili diğer muhataplar da önemli. Burası bir sendika olabilir. Sendika yönetimi ya da kiminle görüşülmüş ve kimlerin ilgilenmesi gerekiyorsa, onların da ifşa edildiği ve açık edildiği bir metot. Bunun sonunda da aslında dediğim gibi bir muhataplık bekleniyor ve meselenin çözülmesi hedefleniyor. Böylece de aslında şiddete maruz kalan kişinin sürekli aynı konuyla tekrar tekrar muhatap olmasını biraz engellemeye çalışan bir yöntem. Biraz diyorum, çünkü tabii ki bu, umut edildiği kadar kolay olmayabiliyor.
Meselenin özüne dönecek olursak neden feminist hareket içerisinde beyan ve ifşanın önemi var, açığa çıkan anlatının kıymeti nedir diye soracak olursak, aslında feminizmin özü ile çok ilişkili bir şeyden söz ediyoruz. Beyanın anlatmaya çalıştığı şey, ortaya çıkarttığı kadınlık hali ve deneyimi, feminist hareketin zaten temelindeki olan konu. Patriyarkanın değersiz kıldığı, ezilen tarafın, büyük başlıkla söylersek kadınların hakikati. Dolayısıyla feminist hareket de o beyanlardan açığa çıkan farklı kadınlık deneyimlerinin ve farklı hakikatlerin değerlendirildiği, bunların peşine düşüldüğü, ciddiye alındığı, tanındığı, paylaşıldığı, ortaklaşıldığı bir yerden ilerliyor beyanı ciddiye alarak.
Bugün de bunun benzer şekillerde sürdüğünü görüyoruz, değersiz kılınan, yok sayılan hakikatler var aynı şekilde. Fakat metotlar açısından değişen ve önemli sayılabilecek gelişmeler de var. Sosyal medya, bu metodu ve işleyişleri değiştirip dönüştüren araçlardan bir tanesi. Türkiye açısından baktığımızda 2013’lerden itibaren Twitter’ın (X) daha yaygın kullanılmaya başlandığını düşünürsek, aslında gittikçe daha yoğun bir şekilde Twitter aracılığıyla ifşaları görmeye başlıyoruz. Burada da tabii yöntemsel olarak şöyle bir fark var. Bir kere örgütlenmeler değişiyor, feminist hareketlerin dünyada ve Türkiye’de örgütlenme biçimleri, gruplar, tekil örnekler vs. zamanla farklılık gösterebiliyor. Türkiye’de feminist örgütlülüklerin biçiminin değişmeye başladığı, tüzel kişilik formunda olmayan, bağımsız politik örgütlenmelerin dağıldığı bir dönemle Twitter’ın yükselişi aslında yan yana giden süreçler. Biri diğerinin sonucu anlamında söylemiyorum. İkisini beraber görmenin önemli olduğunu söylüyorum. Tekil ve örgütsüz, nokta atışı hareketlerin sosyal medyada hızlandığı, çoğaldığı bir zaman bu. Bu başka konular için de geçerli. Twitter’ın daha fazla kullanılması, çok daha fazla kesime doğru yaygınlaşması ve daha genç kuşaklar tarafından kullanılması. Ve bu da ifşa denen hareketi, daha sık, olağan, çok fazla organizasyona, plana ve programa dayanmadan yapılabilir bir şey haline getiriyor. Twitter’dan önce Facebook gruplarında da ifşalar yapılırdı, Twitter ondan sonra geldi.
Sosyal medyadaki bu artışın birkaç sebebi var. Hem Türkiye’deki destek mekanizmalarına, hukuktan tutun başka sosyal mekanizmalara olan güven eksikliği -güven de soyut bir kelime değil, pratikteki uygulamadaki sorunlardan kaynaklı olarak olmayan bir güven bu- sonucu veya yaşanan deneyimlerin yarattığı hayal kırıklığı ve sonuç alamamanın sonucu olarak Twitter’da ses duyurmaya çalışıp oradan bir sonuç almaya çalışma hali var. Bu çok önemli bir gelişme ve kimi olaylarda sosyal medyadan duyurmanın sonuç verebildiğini biliyoruz. Mesela sokakta taciz ettikten sonra gözaltına alınmamış bir kişinin Twitter’da ses çıkarılmasıyla gözaltına alınması gibi. Bu yüzden de başvurulan bir yere dönüşüyor, ama bir yandan daha kolay, daha pratik ve daha az güç istiyor belki. Bunu hiçbir deneyimi azımsamak veya yok saymak için değil, önceki senelerin örgütlenme biçimine bakarak ve ifşa hareketleri için yapılan örgütlenmeye kıyasla söylüyorum. Twitter’da ifşa sonrası kişi muhatap ya da hedefte. Bu da adalet ve talep kısmı açısından farklar içeriyor. Kolektif bir şekilde başını sonunu planladığınız zaman taleplerin neler olabileceğini de birlikte konuşarak çıkartıyorsunuz. Tekil ifşa süreçlerinde ise çoğunlukla kişinin bütün süreci belirlediği bir durum var. Tabii ki insanların talepleri bağımsız ve kendileri karar verebilecekleri şekilde olabilir. Ama adalet mevzu bahis ise bu üzerine düşünülmeyi hak ediyor. Yani bir hareketin sonucunda ne olması gerektiği veya ne tür cezalandırma biçimleri olması gerektiği veya nasıl zaman aşımlarının olabileceği konusunda kişiler olarak hepimizin farklı fikirleri olabilir. Bunun standardize olduğu ve ortaklaştığı durumda ise daha tutarlı ve sürdürülebilir bir şeyden bahsedebiliriz. Dolayısıyla, sosyal medya ile de dönüşen, ifşa biçimlerinin tekil ve dayanışma içermeyen örgütlenme süreçlerinin açtığı konular arasında bunlardan söz edebiliriz. Öte yandan şöyle bir soru da var; siz bir bilgiyi bir insana ulaştırdığınız zaman tam olarak ne hedeflersiniz, yani o bilgiyle o insanın ne yapmasını istersiniz? Bu bir soru işareti her zaman. Hele de bu “post truth” çağında. Yani bir bilginin karşı tarafa verilmesi o insanın sizin bakışınıza göre adaletli davranması için yeterli mi? Bunun böyle olmadığını mesela Twitter’da çok iyi görüyoruz. Sadece tekil ve nokta atışı hareketlerin değil, aynı zamanda “post-truth” çok hakim olduğu bir yer Twitter. O yüzden bilginin karşı taraflara iyi bir şekilde dağıtılması, yaygın şekilde verilmesi bile adaleti sağlamak için yeterli olmuyor. Çünkü o aralarda eksik destek mekanizmaları var. Toplumsal hayatın her tarafında gördüğünüz gibi sosyal medya alanlarında da bu eksikliği görüyoruz. O yüzden de aslında bize büyük iş düşüyor. Yani bir deneyimin bilgiye dönüştüğünü bizler yani feminist perspektife sahip insanlar olarak gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz zaman ne yaparız? Bunun şu an çok kolektif bir cevabı olduğunu zannetmiyorum. Düşünmeye devam etmek gerekiyor. Twitter gibi mecralarda bunun cevabını bulmanın biraz zorlu olduğunu düşünüyorum. Ama bu benim kişisel görüşüm.
Aslı: İfşa sürecinde destek mekanizmalarının rolü nedir?
Cemre: İfşanın önemli bir gösterge olduğunu da düşünüyorum. Hem dünya açısından hem Türkiye açısından, tabii ki çeşitli farklar var. O tek tek tweetlerde, kadınların ve LGBTİ+ların, sosyal medyada ezme-ezilme ilişkisi içerisinde ezilen tarafta olan herkesin, diğer toplumsal mekanizmalar tarafından nasıl yalnız bırakıldığını, o toplumsal mekanizmaların aslında ne kadar var olmadığını göstermesi açısından ifşanın önemli bir gösterge olduğunu düşünüyorum. O yüzden de sosyal medya araçları üzerinden bu kadar çok paylaşım olmasının şaşırtıcı olmadığını düşünüyorum.
Destek mekanizmaları derken gidilebilecek, başvurulabilecek, bilgi alınabilecek, şikayet edilebilecek, soru sorulabilecek, danışılabilecek yerlerin eksikliğini kast ediyorum. Üniversite, kamu kurumu, işyeri, kreş gibi kurumlardaki eksikler ve hukuki destek, sağlığa erişim, istihdamda eşitlik gibi sorun alanlarından söz ediyorum. Eksiklerin ve ihtiyaçların görülmediği ve sadece belli varoluşların, belli kadınlık hallerinin kabul gördüğü yerde zaten maruz kalınan şiddet biçimlerinden çıkış yolu da tekleşiyor diye düşünüyorum. Son olarak şunu ekleyeyim. Kurumlar üzerinden söylediğim şeylerin, en başta da değindiğim üzere, kendi sosyal çevrelerimiz içinde ya da kendi içinde bulunduğumuz her tür çevre için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani biz kendi alanlarımızda güçlenme alanlarını ve şiddetin onaylanmamasını ne kadar yapabiliyoruz aslında? İfşada, beyanın açığa çıkma halinde dinleyiciye veya okuyucuya düşen bir tanıklık hali var. O tanıklık halini nasıl üretken bir şekilde kullanabiliyoruz? Twitter’da kendimiz, başına geçip ben düşündüm, şunun tarafından tacize uğradım dediğimizde, kendi arkadaşlık ilişkilerimiz içinde birinin diğerini taciz etmesi durumunda biz ne yapıyoruz? Bu soruyu benim için yanında getiriyor. Bu bütünleştirici alanlarla birlikte ele alınmadığı sürece tekil hareketlerin güçlendirici olma ihtimalinin maalesef daha düşük olduğunu düşünüyorum.
Gülüm: Sosyal medyada ifşanın ne gibi riskleri var?
Deniz: Sosyal medyada ifşanın çeşitli riskleri olabilir tabii ki. Sosyal medya sonuç olarak eşitsiz bir alan ve kadınlara karşı mağdur suçlayıcılığın da hayat bulduğu bir alan. Kadınların kamusal alanda davranış biçimleri, toplum tarafından belirlenmiş çeşitli basmakalıp rollere uygun bir şekilde davranmamasından kaynaklı toplumsal olarak ciddi mağdur suçlama süreçleriyle karşı karşıya kalabiliyoruz. Dolayısıyla bir ifşa gerçekleştirildiğinde, sosyal medya bunun için bir kanal, bir platform olarak kullanıldığında, bu platformlarda da birdenbire on binlerce kişinin kadının ifşası, beyanı hakkında kadına inanmama, kadını yargılama, kadını suçlama, sorgulama, çapraz sorguya çekmesi gibi olaylar meydana gelebiliyor. Bunlar da tabii ki beyanda bulunan, ifşada bulunan kadın açısından belirli bir psikolojik direnç gerektirir. İşte tam da bu yüzden, #MeToo gibi, aslında “Sen ne dersen de, ben seni dinlemeye devam ediyorum. Ben seni dinleyeceğim ve senin için adalet talep edeceğim ve seninle konuşacağım, herhangi bir ifşada her zaman kadının beyanının esas alınmasını talep edeceğim ve hukuk mekanizmalarının erişilebilir olmasını yüksek sesle talep etmeye devam edeceğim.” demek son derece kritik bir öneme sahip. İfşanın diğer risklerinden bir tanesi, özellikle bu biraz önce ifade ettiğim, kadınları fişleme, kadınları suçlama davranışının yanı sıra aynı zamanda bugün sosyal medyada çok sıklıkla karşımıza çıkan bir durum da aslında olayların ciddiyetini kapatmak için çeşitli meseleleri komikleştirme, meselelerin birtakım gifler, çeşitli memeler veya bazı sosyal medya araçlarıyla ciddiyetini ortadan kaldırma, bunlarla dalga geçme ya da kadını ya da kadının deneyimini karikatürleştirme gibi birçok risk de söz konusu olabilir. Son yıllarda özellikle keşfedilmiş bir ifade var: Duyar kasmak. İşte, bu da aslında insanların deneyimlerini hiçe sayan, ortadan kaldırmaya çalışan, ciddiyetsizleştirmeye çalışan, önemini zayıflatan bir ifade ve yorumlama biçimi. Dolayısıyla, aslında sosyal medyada bir kadın ifşada bulunduğunda bu riskler mağdur suçlama, kadını sorgulama, kadını yalanlama, kadına yönelik çapraz sorgu yapma olabilir. Kadının deneyimini, komikleştirme, ciddiyetini ortadan kaldırmaya çalışma, “duyar kasma”, önemsizleştirme, karikatürleştirme gibi riskler de söz konusu olabilir. Bir de sosyal medya kanallarında risk şunlar olabilir: Doğrudan ifşa, eğer tacizde bulunan ya da şiddet uygulayan bir erkeğe yönelik olarak gerçekleştirilmişse, yani erkeğin ismi, kim olduğu belli olacak şekilde gerçekleştirilmişse, bugün özellikle artık tartışmaya açılmış olan, kadın hakkında suç duyurusunda bulunmak, kadının kendi itibarını, erkeğin itibarını zedelemeye yönelik davranışlarda bulunduğunu iddia etmek. Bugün aslında uluslararası alana baktığımızda, ABD’de, İsveç’te, Çin’de, Hindistan’da son yıllarda #MeToo hareketine katılmış, taciz ve şiddet uygulayan erkekleri isimleriyle, cisimleriyle birlikte ifşa etmiş olan kadınlara yönelik açılan davalar var. “İtibar sarsma” (defamation) adı verilen davalar bunlar, bir nevi itibarının zedelenmesine karşı hukuk davaları ya da suç duyurusu şeklinde de söz konusu olabilir. Hakaret etmek iddiası gibi. İşte bütün bu risklere karşı bir gard alabilmek, dirençli olabilmek için bir deneyim paylaşımı yapıldığında sosyal medyada kadınlar arasında ve LGBTİ+lar arasında bir domino etkisi yaratacak #MeToo gibi hareketlere ihtiyacımız var. Bu yüzden de aslında sosyal medyada bugün özellikle feministlerin hem bireysel olarak hem örgütsel olarak yer alması ve sosyal medyada bu deneyimlerin ortaya çıkması, deneyimlerini dile getiren, paylaşan kadınlara destek olması ve biraz önce bahsettiğim risklerden kadını suçlama, mağdur suçlama, kadının deneyimini önemsizleştirme, karikatürleştirme gibi çeşitli risklere karşı dayanışması önemli. Aynı zamanda ifşa edilen erkek tarafından gelecek olan çeşitli hukuki risklere karşı da bazı erkek egemen argümanları feminist ilke ve yöntemlerle yıkmaya çalışmak, bu argümanlara karşı argüman oluşturmak, kadını suçlamaya çalışmanın, kadının deneyimini önemsizleştirmenin ya da kadının deneyim paylaşımının aslında adalete erişimin mümkün olmadığı dünya düzeninde, sosyal medyada bu deneyim paylaşımının kıymetine değinen paylaşımlarda bulunmak ve karşı argümanlar üretmek de son derece önemli. Bu yüzden de aslında #MeToo gibi toplumsal hareketler, örgütlenmeler aslında birlikte olmanın gücünü ve bu risklere karşı birlikte durabilmenin anlamını gösteriyor. Ve ben bunu çok önemli buluyorum gerçekten. Özellikle kadınlar arasında, özellikle bir kadınlık deneyiminden ya da cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa dayalı bir deneyimden bahsediyorsak, öznelerin bir arada olması ve öznelerin bu deneyime sahip çıkması son derece önemli. Çünkü bu deneyimi zayıflatan, kadının beyanına şüpheyle yaklaşılan bir argüman geliştirildiğinde, yani aslında erkek egemen kodları, erkek egemen birtakım inanç ve davranış biçimlerini tekrar eden davranış ve söylemlerde bulunulduğu zaman kadın dayanışmasında gedik açılıyor. Bugün özellikle trans-dışlayıcı feminizmde de bunu görebiliyoruz, ya da kadınların beyanına çeşitli başka retoriklerle yaklaşan ya da kadınların beyanına inanmayan ve inanmadığını kamusal bir şekilde deklare eden, özellikle de belirli bir etki kesimine sahip kadınlar bunu dile getirdiğinde, kadın dayanışması zedelenmiş oluyor. Maalesef ilk başta bahsettiğim o toplumun yargılaması, mağduru suçlaması, kadınlar üzerinde bu tür beyanlarda bulunmaya yönelik bir soğutma etkisi yaratma riski taşıyor ya da ifşa edilenin hukuk davalarıyla, hukuku kullanarak bir karşı saldırı başlatma davranışı söz konusu oluyor. Maalesef kadınların deneyimine, LGBTİ+ların deneyimlerini görmezden gelen, önemsizleştiren kadınlar tarafından bu tür paylaşımlar yapıldığında açılan gedikten daha çok sızabiliyorlar ve bu riskler daha büyük ve daha ciddi hale geliyor.
Öte yandan, ifşayı daha bütünlüklü değerlendirmek için, çeşitli ifşa örneklerinden hareketle, ifşanın amacının ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kişisel olarak ifşanın motivasyonunun ve amacının “saldırı”, “intikam almak”, “gününü göstermek”, “bütün dünyaya rezil etmek”, “hayatını karartmak” değil, kadınların yaşadıkları şiddet ve taciz sonrası elini uzatabileceği, “bir ihlale maruz kaldım ve bu ihlalin ortadan kaldırılması, yaşadıklarımın sağaltılması için yapabileceklerim ve sonuç alacağım mekanizmalar var” diyebileceği yolların aslında yokluğuna, engebeli olmasına, çıkışsız olmasına karşı ses yükseltme, dayanışma bekleme, değişim talep etme gibi feminist değerlerle ilgili olduğunu, olması gerektiğini düşünüyorum. Şiddet uygulamış, hukuken uyguladığı şiddetle orantılı bir cezayla karşılaşmamış ve davranışlarını kabul ettirmeye çalışmış ünlü bir oyuncunun bir kadına karşı uyguladığı davranışın hesap verilebilirliği sağlanmadan prestijli ve topluma sunulacak bir prodüksiyonda yer almasına karşı çıkmak, hukuken sağlanmayan hesap verilebilirliğin toplumsal olarak sağlanmaya çalışılmasıdır. Polis işkence uyguladığında cezasızlığı eleştiriyor, hesap verilebilirliğin sağlanmasını, sahip olduğu yetki ve görevi bakımından soruşturulmasını istiyoruz. Şiddet uygulayan erkek için neden istemeyelim. İyi bir oyuncu olması (öyleyse), sanat dünyasının kendisiyle dayanışma içinde olması neyi değiştirir?
Gülüm: Kadınlar açısından adalet mekanizmasına erişimde ve uygulamada karşılaşılan güçlükler ve maruz kaldıkları cinsiyetçilik, faillerin cezasızlığı, ceza indirimi uygulanması vb. etkenler göz önünde alındığında #MeToo hareketi hukuki mekanizmaların işletilmesi konusunda nasıl bir fayda sağladı?
Deniz: #MeToo hareketini şöyle yorumluyorum: Kadınlar bütün dünyada cinsel şiddete, şiddete ve ayrımcılığa karşı seslerini duyuramadıkları zaman ve adalet mekanizmasına erişimin mümkün olmadığı, hukuk mekanizmalarına veya çeşitli kamu otoritelerine başvurduklarında farklı cinsiyetçi ve ayrımcı muamelelerle karşılaştıkları için kendi seslerini çıkartabilecekleri bir mecraya yöneliyor. Yöneldiği o yerde, sesinin duyulmasını, dayanışma görmeyi ve yalnız olmadığını hissetme umudu taşıyor. Cinsel şiddete ve şiddete karşı mücadelede hukuk mekanizmalarının bütün tarihsel süreç boyunca hep bir açmazı oldu ve bu açmazların da çok uzun yıllar daha devam edeceğini düşünüyorum. Gerçekten feminist bir dünya kuramadığımız müddetçe… Dolayısıyla kadınlar için hayatları boyunca hukukun birtakım sınırlılıkları karşımıza çıkmaya devam edecek. #MeToo aslında hukukun sınırlılıklarına karşı da mücadele ediyor. Çünkü biz bugün şiddetin öznesi olan erkeklerin kadınlara şiddet uygulamama, kadınlara karşı cinsel suç işlememe yönünde ya da bu suçları işlediklerinde bir yaptırım uygulama konusunda başvurduğumuz ilk merci eğer hukuksa, hukukun sınırlılıkları her zaman aslında kadınların maalesef adalet mekanizmasına erişimleri konusunda onların önüne çeşitli güçlükler çıkarmaya, erkekleri de cezasız bırakmaya devam edecek. Hukuk uygulayıcılarının, hakimlerin, savcıların, polislerin, diğer kamu otoritelerinin ya da hukuk yapıcıların, yasa koyucuların hâlâ kendi cinsiyetçi bakış açılarını hukukun uygulanmasına, hukuku nasıl uyguladıklarına ya da yasa yaparken yasalara yansıtmalarından kaynaklanan hukuki sınırlılıklar var. Yasalar ne kadar iyi olursa olsun hâlâ o yasaların uygulanmamasından kaynaklı sorunlar devam ediyor. Bir diğer sınırlılık olarak ise; hukukun bütün tarihsel süreç içerisinde oluşmuş birtakım evrensel ilkeleri var. Örneğin bunlardan bir tanesi, ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi. Bu tarihsel süreç içerisinde hakim devletin aslında birey üzerinde sınırsız bir devlet otoritesi gücünü kullanamaması, bireyin haklarının savunulmasından kaynaklı olarak ceza hukukuna girmiş temel ilke. Bu ilke, cinsel suçlar açısından bizi çok önemli bir cezasızlık noktasına da taşıyabiliyor. Çünkü cinsel saldırı suçları ve aynı zamanda şiddet, çoğunlukla kapalı alan suçları olarak işlenen suçlardır. Delili çok azdır, tanığı yoktur çoğu zaman ya da bir delil değerlendirmesinden ve delil toplanmamasından bahsedilir günün sonunda. Her zaman kadının beyanının esas alınması ilkesini önceliklendiren bir yargılama usulü, bir soruşturma usulünün benimsenmesi gerekir. Dolayısıyla bu tarihsel süreçte modern hukuk sistemlerinin nasıl oluştuğuna ilişkin çeşitli ilkesel sınırlılıklar, bugün kadınlar için adaleti oluşturmanın önüne engeller kurabiliyor. Peki bu sınırlılıkları nasıl ortadan kaldıracağız? Feminist hukuk mücadelesi ya da feminist mücadele açısından baktığımızda bu sınırlılıkları ortadan kaldırmak için hukuk uygulayıcılarını mevcut iyi yasaların uygulanması ya da mevcut iyi ilkelere göre yasal çalışmaların yapılması konusunda zorlamak önemli. Bu yasal çalışmaları yapmayan ya da mevcut yasalara uygun hareket etmeyen hukuk uygulayıcılarının, polisin, hakimin, savcının beyanda bulunan kadını görmezden gelerek kendi inançları ve kendi yetiştikleri dünyanın onlara yüklediği birtakım değerler üzerinden karar vermeleri halinde bu uygulayıcıların sorumluluğunun harekete geçirilmesi, bu uygulayıcıların yargılanması ise uygulayıcıları hukuka uygun bir şekilde davranmaya mecbur bırakmak için çok kritik. Küresel feminist tarihin önemli bir bölümü buna ilişkin. Modern hukuk sistemlerinin tarihsel süreç içerisinde oluşumu açısından ortaya çıkan birtakım sınırlılıklar da var ve maalesef bugünkü dünyada uygulamada kadınların menfaatleri ile çelişme noktasına gelen o ilkesel sınırlılıkların ise #MeToo gibi hareketlerle birtakım paradigma değişikliklerinin hayata geçmesiyle ortadan kalkacağını söyleyebiliriz. Bu anlamda gerçekten #MeToo son yıllarda çok büyük bir etki yaratmış, hukuk alanında ve toplumsal alanda da birtakım tabuları yıkabilmiş, kadınlara yönelik bazı basmakalıp düşünceleri ortadan kaldırmasa bile en azından yerinden oynatmak konusunda çok önemli bir etkisi olmuş bir hareket. Bir kere bu hareketin küreselliğinden bahsetmek çok önemli. #MeToo bugün dünyada birçok bölgede kadınların sahiplendiği bir toplumsal hareket oldu. Çünkü aslında biz şunu biliyoruz ki, kadına yönelik şiddet, kadınlara karşı cinsel saldırı suçları ve bütün bu şiddet ve saldırı suçlarının gereği gibi soruşturulmaması, kovuşturma süreçlerine tabi tutulmaması, sorumlu erkeklerin, şiddet öznelerinin ve aynı zamanda yasaları gerektiği gibi uygulamayan, adalet mekanizmasının gerektiği gibi çalıştırılmaması sonucunda uygulayıcılara, yani devlet otoritesine, kamu otoritelerine karşı ses çıkarma olarak bütün dünyada, bütün bölgelerde deneyim ortaklığını ortaya çıkardı. ABD’de kadınların #MeToo deneyimleri olarak sosyal medyada paylaştıkları birçok deneyim örüntüsünün, aynı zamanda Türkiye’de ya da herhangi başka bir ülkede var olduğunu görüyoruz. Bu aslında #MeToo’nun küreselliği kadar aynı zamanda patriyarka, yani erkek şiddetinin tesadüfi olmadığı, erkek şiddetinin belirli etnik köken, ırk, ulus aidiyeti, sınıfa özgü olmadığını; tam tersine erkek şiddetinin küresel olduğunu, bunun patriyarka denen küresel bir sistemden kaynaklandığını, sistemli olduğunu, dolayısıyla da sınırları olmadığını gösteren bir hareket oldu. #MeToo kapsamında paylaşılan deneyimlere baktığımızda kadınlar açısından aslında çok önemli, güçlendirici bir yönü şöyle var: Kadınlar adalet mekanizmalarına başvurduklarında, hukuk mekanizmalarına başvurduklarında çok yalnız kalıyorlar, kadınların hukuk alanında mücadele etmeleriyle ilgili çok ciddi bir yalnızlık var. O yalnızlığı da biraz şöyle tanımlayabiliriz: Biraz önce bahsettiğim o bütün küresel, patriyarkal sistem içerisinde maruz kaldığınız bir suça karşı harekete geçmek istediğinizde ilk gittiğiniz yer farklı olabilir. Bu tabii ki olaydan olaya göre değişebilir, bazen arkadaşınıza söylersiniz, bazen ailenize, bazen yakınınızdaki kimseye söylemeden doğrudan polise ya da savcıya gidersiniz. Aslında bir suça maruz kaldığınızda artık diğer insanlardan kendinizi farklı bir yere koyuyorsunuz ve diğer insanlardan durumunuzla ilgili empati yapmalarını ve olması gereken süreçleri özenli bir şekilde işletmelerini bekliyorsunuz. Bu toplumun bu kadar kadınlara yönelik cinsiyetçi, ayrımcı bakış açısının çok sabit, çok köklü ve tarihsel olması ise harekete geçtiklerinde kadınları yalnız bırakıyor. Bu çok farklı şekillerde olabilir: Savcının zamanında harekete geçmemesi, delilleri toplamaması ya da gösterdiği bir davranış biçimi, söylediği bir söz, polisin söylediği bir söz gibi. Sadece kamu otoritelerinden bahsetmeyelim burada, aynı zamanda toplumsal önyargıların kadınları çoğu zaman yalnız bıraktığını söyleyelim. Kadına inanmama ya da hak arama süreçlerinden bir şey çıkmayacağına dair onu umutsuzlandırma ve vazgeçirme gibi birçok uygulama sonrasında aslında maalesef kadınlar maruz kaldıkları bir suça, bir hak ihlaline karşı harekete geçmek istediklerinde çok yalnız bırakılıyorlar. Örneğin benim daha önce incelediğim bir tecavüz davasında tecavüze maruz kalan bir kadınla konuşurken şöyle söylemişti: “Adli muayeneye girdiğimizde savcı da oradaydı. Ben savcının orada yüz ifadesini çok sert ve inanmaz gördüm. Bilmiyorum, bir şekilde yorumladım ve iç çamaşırlarımı çıkarmak istemedim. Orada daha fazla konuşmak istemedim, üstelemek istemedim.” şeklinde. Bazen, bazı kadınların yalnız bırakılması, her zaman sözle veya eylemli bir şekilde olmayabiliyor. Kadınların yalnız bırakılması, aynı zamanda gerçekten kendilerine gösterilmesi gereken bütün o delil toplama, soruşturma, şikayet etme, yönlendirme süreçlerinde aynı zamanda çok farklı şekillerde, eylemsizlikle, harekete geçmemekle, belki bir surat ifadesiyle, belki bir mimikle, belki beden diliyle söz konusu olabiliyor. Maalesef patriyarkanın, erkek egemenliğinin bu kadar yoğun olduğu bir toplumsal düzende belki sadece bunu patriyarka, erkek egemenliği olarak genellememek gerekiyor. Belki daha spesifik olarak şunu söyleyebilirim, aslında kadınların cinsel saldırı suçuna maruz kalması ve bunu şikayet etmeleriyle ilgili bu kadar önyargının olduğu, önyargıların kemikleştiği bir toplumsal düzende kadınlar adalet mekanizmasına başvurduklarında çok yalnız kalıyorlar ya da başvurduklarında bir yalnızlıkla karşılaşacaklarını biliyorlar. İşte #MeToo aslında bütün bu yalnızlığa karşı bir meydan okuma olarak bence ortaya çıktı. Çünkü orada hareketi başlatan hareketin öncülerinin şu deklarasyonda bulunması çok önemliydi: “Senin sesini duyuyorum ve senin yaşadıklarının ne olduğunu biliyorum ve bu yaşadıklarına ben de ortak oluyorum. Benim de böyle olumsuz bir deneyimim var ve sen yalnız değilsin”. Bence kadınlar, bütün o sosyal medya paylaşımlarında yalnız olmadıklarını hissetti. Bütün o deneyimleri okuduklarında ve sadece bir deneyim paylaşımı olarak değil, aynı zamanda yüzbinlerce kadın deneyim paylaşımı yaparken, deneyim paylaşımı yapan her kadının yanında olduklarını, sesini duyduklarını, birlikte olacaklarını, onları yargılamayacaklarını ve ne olursa olsun, onların yaşadıkları için adalet talep etmeye devam edeceklerini yüksek sesle söyledi ve bu yalnızlığı kıran bir hareketti. Kırılgan ve tehlikeye açık zamanlarda yalnız olmadığını hissetmek konuşma, destek isteme, baş edebilme gücünü verir. Bu da kadınların konuşmasına neden oldu. Maruz kaldığınız bir cinsel şiddetle ve şiddetle ilgili konuşmamak, aslında her zaman şiddetin öznesinin, erkeklerin cezasız kalmasına ya da o şiddeti ve ayrımcı pratikleri destekleyen, onlara arka çıkan devlet otoritesinin ve onun aygıtlarının cezasız kalmasına neden oluyor.
Gülüm: Sosyal medyada ifşada bulunan kadınların en çok karşı karşıya kaldığı risklerden birinin mağdur suçlayıcılık olduğunu söyledin. İdeal süreç nasıl olmalı?
Deniz: Bir önceki sorudan devam edersek #MeToo hareketi, bu kadar yalnız bırakılmaya karşı, kadınların sessiz kalmasının neye neden olduğu, erkeklerin şiddet ve cinsel şiddet davranışlarının yanlarına kâr kalması ya da buna karşı harekete geçmeyen özel hükümlere uygun soruşturma yargılama süreçlerini başlatmayan, özel yükümlü cezalandırma süreçlerini işletmeyen devlet kurumlarının, devlet aygıtının aslında yanına kâr kalması gibi, bundan kimin yararlandığını ifşa etmek açısından da önemli. #MeToo’nun ifşa ettiği şeyler arasında aslında bu cezasızlık var. Cezasızlığa karşı ve kadınların kendi yalnızlığına karşı bir meydan okuması konusu. Tabii burada şöyle bir durum var: #MeToo demek, aynı zamanda deneyimlerini paylaşmaya başlamak, ifşa etmek demek. Sadece burada ifşa edilenin ne olduğuna bakmak gerekiyor. İfşa konusunu da sadece topyekün ele almak, belki bu hareketi analiz etmek, yorumlamak açısından çok doğru olmayabilir. Neyin ifşa edildiği de son derece önemli. İfşa etme biçimi son derece önemli. Bir kadın sosyal medyada deneyimini paylaştığında gerçekten maruz kaldığı şiddet uygulayan bir erkeği teşhir ediyor olabilir, ifşa ediyor olabilir ya da bir adalet mekanizmasına başvurduğunda, maruz kaldığı ikincil mağduriyetleri, cinsiyetçi davranış biçimlerini de teşhir ediyor, ifşa ediyor olabilir. Ya da işyerinde cinsel taciz, cinsel şiddet ve mobbinge maruz kaldığında, işyerinin bununla ilgili hiçbir önlem almadığı, hiçbir süreç işletmediği ve işyerindeki adaletsizliğe ilişkin bir ifşa süreci de başlatıyor olabilir. Ama bu ifşaları yaparken bir kere şuna bakmak gerekiyor: Sosyal medyada aslında o ifşanın yapılmasının amacı, biraz önce söylediğim gibi, kadınların yalnız olmadığını deklare etmeleri ve diğer kadınlara da yalnız olmadıkları yönünde bir çağrı yapmak, deneyimlerini paylaşmak, ses çıkarmak, cezasızlık kültürüne karşı ses çıkarmak. Dolayısıyla kadınlar bir ifşada bulunurken, sosyal medya kitlesine karşı bir delil sunmak, bir yazılı delil sunmak zorunda değil ya da birtakım açıklamalarda bulunmak, birtakım sorulara cevap vermek zorunda değil. Örneğin bugün Twitter’da bir ifşa gerçekleştiğinde mağdur suçlayıcı, mağdura şüpheyle yaklaşan hesapların yapmış olduğu yorumlar ve sorduğu sorular “Delilin var mı?”, “Nasıl bir delil gösteriyorsun?”, “Somut delil göster.”, “Burada niye böyle davrandın?”, “Şurada niye böyle davrandın?” şeklinde olabiliyor. Bir suçun, hak ihlalinin ortaya çıkarılmasında görevli ve yetkili makamlar var ve ideal dünyada bu görevli ve yetkili makamların birtakım eğitimler alarak, bir hukuk ve insan hakları tedrisatından geçerek, aynı zamanda bir teknik eğitimden de geçerek yapması gereken, sorması gereken sorular bunlar, alınması gereken ifadeler. İfşada bulunan bir kadına karşı “Delilin nerede?”, “O zaman niye böyle yaptın?”, “O zaman niye şöyle yapmadın?” gibi ardı arkası kesilmeyen birtakım sorular sormaya yeltenen ve kendilerini savcı, hakim, hukuk uygulayıcısı yerine koyan ve bu soruları sormakta ve güya kadının beyanını önemsizleştirmeye çalışmakta, kadının ifşasını yalanlamaya çalışmakta olan birtakım böyle savcılık rolüne bürünmüş bazı insanlar olduğunu gördükçe şaşkınlıkla karşılıyorum. Gerçekten bunu bir hadsizlik olarak görüyorum. Çünkü zaten olması gereken şey, kadının bütün o yaşadıklarını doğru zamanda, hukuk mekanizmasına başvurduğunda birtakım soruşturma, kovuşturma süreçlerine tabi olarak aslında gerekli cezanın verilmesi, suçun önlenmesi olması gerekirdi. O, adalet mekanizmasının adaletsizliğine karşı ya da erişilebilir olmamasına karşı ses çıkarıyor. Dolayısıyla bu soruları sorması gerekenler belirli eğitimlerden geçmiş, insan hakları bakış açısına sahip, hukuk eğitimi almış ya da kendi mesleki eğitimlerini almış, tamamlamış ve özel hükümlere uygun birtakım kriterlere sahip kişilerdir. Uygun kriterlere göre yapılması gereken süreçlerdir bunlar. Dolayısıyla Twitter’da bir insanın çıkıp da “Haydi, delilini göster”, “Nedir senin somut delilin? Bununla ilgili açıklama yap” demesinin hiçbir anlamı yok. Sadece mağdur suçlayıcılığın bir göstergesi.
Gülüm: #MeToo’nun adalet mekanizmalarının işletilmesine katkıda bulunduğunu söyledin. #MeToo’yla aslında bir paradigma değişimi mi söz konusu? Bu değişimi, dönüşümü nasıl tarif edersin?
Deniz: #MeToo’nun aslında kadınların sessizliğini bozmak ve erkeklerin ve erkekleri koruyan bir sistemin cinsiyetçi, ayrımcı davranışlarının cezasız kalması, yanlarına kâr kalmasına karşı bir ses çıkarmak ve buna meydan okumak olduğunun tekrar altını çizeyim. Tabii ki #MeToo hareketi, kadınların daha çok konuşmasını, bir şiddete maruz kaldıklarında, cinsel şiddete maruz kaldıklarında kendilerinin suçlu olmadığını söylemelerini ve kendilerini de suçlamaktan vazgeçmelerini sağlıyor. Çünkü kadınlar aslında toplum tarafından o kadar çok suçlanıyor, o kadar çok yargılanıyor, o kadar çok bu tür konularda çapraz sorguya çekiliyorlar ki kendileri de bir süre sonra aslında içselleştirilmiş bir suçlama duygusuyla yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bu da onların zaten daha önce bahsettiğim yalnızlıklarını daha da katmerleyen bir pratik oluyor. İşte o içselleştirilmiş suçluluk duygusunu kadınlar #MeToo hareketi ile birlikte kırdı. Suçlunun kendileri olmadıklarına ve bir şekilde gidip bunu ilgili makamlara iletmeye, “Ben bu suça maruz kaldım, gerekeni yapın.” demeye, bunda utanılacak bir şey olmadığına ve buna karşı yapılması gerekenin susmak değil, tam tersine bunu rapor etmenin gerektiğine dair bir düşünce, bir bakış açısı değişikliği, bir değişim yaşandı. O yüzden #MeToo’yu aslında toplumsal, yani hem kadınlarda bireysel olarak hem de toplumsal alanda bir dönüşüm olarak görebiliriz. Bununla ilgili birçok araştırma, birçok yazı var. Örneğin #MeToo döneminden sonra birçok işyerinin kadınlara karşı şiddet alanında politikalar üretmeye başladığına ve yayınlamaya başladığına dair araştırmalar var. İsveç’te yapılan bir araştırmada, #MeToo hareketi sonrasında kadınların daha çok taciz konusunu rapor etmeye başladığını, ilgili makamlara şikayet etme sayılarının yükseldiğini gösteren birtakım araştırmalar var. İsveç’te tarihsel olarak da, hatta özellikle cinsel şiddet alanında yapılan şikayetlerin çok ciddi bir kısmının cezasız kaldığına, soruşturmaya kovuşturmaya dönüşmediğine dair veriler varken #MeToo’dan sonra soruşturmaya ve kovuşturmaya dönüşen vakaların arttığına dair bazı araştırmalar da var. Ya da daha mikro bir örnek olarak, her ifşa konusu sonrası Cemre ve benim de kurucularından olduğumuz Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği’ne kurumlardan gelen destek taleplerinin yoğunluğu. Öte yandan maalesef düzenin, sistemin bu kadar baskın ve kadınların üzerinde yük olduğu, kadınların ne zaman aslında sistemde bir yırtık açıp oradan bir meydan okuma, ses çıkarma, mücadelelerini yükseltme girişimi olsa, tıpkı Johnny Depp’in trend olarak başlattığı “itibar sarsma” (defamation) davasında olduğu gibi ya da Hindistan’da, Çin’de, İsveç’te seri olarak ortaya çıkan “itibar sarsma” davaları veya hiçbir şey olmamış gibi ünlü bir prodüksiyonda yer alarak -yer verilerek- ölü taklidi yapılması (Ozan Güven’in bir tiyatro oyununda yer alması meselesi) gibi yöntemlerle mücadeleye karşı, mücadeleyi sindirmek için yeni yöntemler ortaya çıkıyor. Yani patriyarka yeni oluşan koşullara bir uyum sağlıyor ve karşı atağa geçmek için kendi sistemini, kendi araçlarını belirlemeye başlıyor.








