Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği olarak kuruluş sürecimiz ve faaliyetlerimizi 8 Mart için sözlü tarih olarak düzenlemeye çalıştık. Kadınların kendilerini anlatabilmesini, tarihe belge düşmesini önemsiyoruz, bu nedenle sizinle de paylaşmak istedik.
Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği, pandemi sürecinde derinleşen toplumsal eşitsizliklere, kadın cinayetlerine ve artan erkek şiddetine karşı yan yana gelen kadınların mücadelesiyle doğdu. Zeynep Şenpınar ve Pınar Gültekin’in vahşice katledilmesiyle görünür hâle gelen patriyarkal şiddet, kadınları bir araya gelmeye, sokakları, adliye önlerini ve meydanları dayanışmayla yeniden sahiplenmeye yöneltti. Kapanmaların, izolasyonun ve baskının arttığı bir dönemde kadınlar, yalnızca yaşamak için değil, güvende hissetmedikleri bu kenti dönüştürmek için de örgütlenmeye başladı. Parklarda, mahkemelerde, sokaklarda yürütülen tartışmalar, paylaşılan deneyimler ve kolektif direniş, zamanla bir dernekleşme sürecine evrildi. Bugün Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği, kadınların birbirine güç verdiği, mücadele ettiği ve yaşamlarını savunduğu bir feminist dayanışma alanı olarak varlığını sürdürüyor.
COVID-19 pandemisi, yalnızca bir sağlık krizi değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve politik yapıların kırılganlıklarını gözler önüne seren bir olay olarak tarihe geçti. Bu kırılgan yapılar arasında, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ise pandeminin hem yayılmasına hem de etkilerinin derinleşmesine neden olan önemli bir faktör olarak öne çıktı.
Pandemiyle birlikte gelen krizler, cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı çok boyutlu krizlerle birleşerek bulaşıcı hastalıkların kontrol altına alınmasını zorlaştırdı. Özellikle sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan ayrımcılıklar, kadınların ve “marjinalleşmiş gruplar”ın yeterli bakım alamamasına yol açtı, bu da cinsiyet eşitsizliğine maruz kalan grupların daha fazla risk altında kalmasına neden oldu. Dünyanın birçok yerinde kadınların sağlık hizmetlerine erişiminin kısıtlı olması, salgın hastalıkların yayılma riskini de artırıyor.
Sağlık ve bakım sektöründe çalışanların büyük bir kısmını kadınlar oluşturuyor; bu sektörlerdeki düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve yetersiz koruma önlemleri, kadınların sağlığını tehlikeye atarken pandeminin şiddetini de artırdı. Cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınlar, yüksek riskli pozisyonlarda çalışırken yeterli desteği alamadı, bu da krizin etkilerinin derinleşmesine yol açtı.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, sadece sağlık hizmetlerini değil, bilgiye erişimi ve kriz yönetimini de etkilemektedir. Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri, kadınların eğitime ve bilgiye erişimini kısıtlayarak sağlık farkındalığını azaltır ve kriz dönemlerinde kadınların kendi bedenleri üzerindeki kontrollerini zayıflatır. Kadınların karar alma süreçlerinden dışlanması, toplumsal cinsiyet perspektifine duyarlı politikaların geliştirilmesini engelledi, bu da pandeminin yarattığı tahribatı genişletti.
Kadınların ekonomik bağımlılığı ve yapısal eşitsizlikler, COVID-19’un yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik gibi etkilerini daha da ağırlaştırdı. Yetersiz sosyal güvenlik sistemleri ve kadın emeğinin görünmez kılınması, krizin ekonomik sonuçlarını derinleştirdi. Bu bağlamda, COVID-19’un aniden ortaya çıkan bir felaket değil, yıllardır süregelen eşitsizliklerin tetiklediği bir kriz olduğunu söylemek mümkün.
Pandemi, toplumsal cinsiyet normlarının katılaşmasına ve kadınların şiddet riskiyle karşı karşıya kalmasına da neden oldu. Kapanma dönemlerinde kadınların evde daha fazla zaman geçirmesi, birçok kadın için evi güvenli bir sığınaktan ziyade şiddet gördükleri bir hapishaneye dönüştürdü. Destek hizmetlerinin aksaması ve sığınma evlerine erişimin kısıtlanması, kadın cinayetlerinin artmasına yol açtı. İstatistikler, pandemi sürecinde kadına yönelik şiddetin arttığını ve kadınların korunmasız kaldığını gösteriyor. Bu krizle mücadele, sadece virüse karşı değil, kadınların yaşam hakkını savunmak ve toplumsal eşitsizlikleri gidermek için sürdürülebilir politikalarla da devam etmelidir.
Kadınların varoluş mücadelesi, tarih boyunca yalnızca hak talebiyle değil, bizzat yaşamlarını savunmak için de verildi. Cadı avlarından modern hukuk sistemlerindeki erkek egemen düzenlemelere, sanayi devriminde sömürülen kadın emeğinden savaş ve kriz dönemlerinde yok sayılan kadınlara kadar her çağ, kadınları sindirme ve kontrol altına alma mekanizmaları üretti. Ancak her baskı, yeni bir direnişi doğurdu. Türkiye’de her gün yaşanan kadın cinayetleri ve artan erkek şiddeti, bu tarihsel eşitsizliğin en yakıcı yansımalarından biri. Devletin erkek şiddetini meşrulaştıran yasaları da bunun bir parçası. TCK 103-105 maddelerinin pandeminin gölgesinde alelacele değiştirilmeye çalışılması, erkek egemen düzenin krizleri nasıl bir fırsata çevirdiğini açıkça gösterdi. Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü, kadınların varoluş mücadelesinin doğuştan değil, bu sistematik baskıya karşı durarak şekillendiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Pandeminin neredeyse ikinci ayında milli boksör Selim Ahmet Kemaloğlu tarafından öldürülen Zeynep Şenpınar, öldürülmeden hemen kısa bir süre önce şiddete uğrayıp katilden şikayetçi olmuştu. Pandemiye bağlı kapatılma ortamında, katilin tehditleri sonrası güçlü hissetmediği ataerkil devlet düzeninde şikayetinden vazgeçmek zorunda bırakılmıştı. Bu süre zarfında koruma tedbirleri uygulanmamış ve Zeynep Şenpınar göz göre göre katil Selim Ahmet Kemaloğlu tarafından vahşice katledilmişti. Yalnızlaştırılan kampüslerde aile içindeki şiddete ve kapatılmaya geri dönmek istemeyen öğrencilerin sayısı çok azalmıştı: Kampüs nüfusunun, ekseriyetle sağlık bölümlerinde okuyan öğrenciler ile şiddet sarmalına dönmek istemeyen bireylerden oluşan sadece yüzde 20’si. Bu durum Zeynep’in sokak ortasında -pandemi öncesinde en işlek olan mahallede- sesini kimseye duyuramadan yaşamdan kopartılması ile sonuçlanmıştı.
Ardından, Pınar Gültekin’in vahşice katledilmesi, Adrienne Rich’in “Patriyarka, kadınların bedenleri üzerindeki tahakkümle başlar” sözlerini doğrular nitelikteydi; Pınar’ın bedeni, pandeminin yarattığı sosyal gerilimlerin ve erkek egemen kontrolün hedefi haline geldi. Pınar vahşice katledilmiş; yaşamdan kopartılmış diğer kadınlar gibi, adı katledilen kadınlar listesine girmişti. Katil Cemal Metin Avcı ise pek çok fail gibi, kadının itibarsızlaştırılması sonrası mağdur pozisyonuna getirilmişti.
Duruşmalara giren kurucularımızdan biri tanıklığını şöyle anlatıyor; “Üç duruşma boyunca yazışmaların, hesap dökümlerinin incelenmesi istendi ama avukatlara, kadın örgütlerinin talebine rağmen diğer failler bir şekilde soruşturulmadan dosyadan sıyrılabildi. Sadece Metin Avcı katil ilan edildi, annesi babası kardeşi, iş ortağı eski eşi hepsi Pınar’ın didik didik edilen hayatı ile arada kaynatıldı”.
Cemal Metin Avcı’nın 12 Temmuz 2021’de görülen beşinci duruşmada “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi iyi oldu” demesi, “tahrik” savunmasını üç kez değiştirmesi ve mahkemenin Pınar’ın hayatını sorgulayıp gerekçeli kararında adeta failin avukatlığına soyunması gibi detaylar kamuoyunda büyük tepki çekti.
Mahkeme, Avcı’ya neden panik atak tedavisi gördüğünü sorduğunda, o da askerlik geçmişini anlatmaya başladı: “Askerliğimi Hakkari Çukurca’da, 2008 yılında yaptım. Hatta Aktütün baskını, o büyük Aktütün baskını olduğu zaman oradaydım. Çok çatışmaya da şahit oldum. Beş ölü, üç şehit, iki terörist cesedi… Onları dağdan indirttiler. Askerden gelince altı ay psikoloğa gittim…”
Bu ifadeler, Türkiye’de yargının sadece eril saiklerle işlediğini göstermekle kalımıyor; aynı zamandan “egemen kimlikler”in “tek merkezli” olduğunu ve bu bağlamda üretilen dilin de “tek bayrak-tek vatan” temelinde üretildiğini açığa çıkarıyor. Bu da egemenliğin tek şemsiyede birleşme gibi özellikleri olduğunu gösteriyor. Bu bize şu yadsınamaz hakikati gösteriyor ki; ezilen kimliklerin en büyük ödevi, uğruna mücadele ettikleri ideallerin çıkarı, ancak ve ancak bu tek şemsiye altında birleşmiş “örgütlü kötülük”e karşı safları sıklaştırmak olur. Simone De Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet kitabında, “Kadınların durumuyla zencilerinki arasında büyük benzerlikler vardır; birinciler de, ikinciler de bugün aynı baba koruyuculuğundan yavaş yavaş sıyrılmaktadırlar ve eskiden efendileri olan toplumsal tabaka onları ‘yerlerinde’ yani kendisinin onlar için seçtiği yerde tutmaya çabalamaktadır; her ikisi için de, az ya da çok içtenlikle, bilinçsiz, çocuksu, güler yüzlü ‘iyi zenci’ye, yazgısına boyun eğmiş zenciye ve ‘sahici’ kadına, yani hoppa, çocuksu, erkeğe bağlı kadına övgüler yağdırmaktadır” belirlenimi, yaptığımız bu değerlendirmeyi pekiştirir hale getirmektedir. Fail Cemal Metin Avcı, mahkemenin bu tür söylemlere verdiği önemin farkında olarak, kendisine yöneltilen bir soruyu fırsata çeviriyor ve duruşmanın seyrini değiştiriyor. Pınar bir Kürt kadın, fail ise “teröre karşı” savaşmış bir asker olunca, mahkemenin “haksız tahrik” indirimi için eline yeni bir gerekçe daha geçmiş oluyor.
Peki bu bir ilk mi? Biz kampüslerimizde neleri deneyimliyoruz derken Hafize Gürkan’ın ayrılmak istediği asker sevgilisi Volkan Erdem tarafından öldürülmesi, patriyarka ve militarizmin kriz zamanlarında daha da perçinlenen yapısını ortaya çıkardı. Pandemi, bell hooks’un “Beyaz ataerkil kapitalist sistemin baskısı, kadınların yaşamını her alanda kontrol etmeye çalışır” görüşünü hatırlatarak, kadınların yaşamlarını daha da zorlu hale getiriyordu.
Tüm bunlar yaşanırken “ne yapmalı, nasıl yapmalı” diyen belki de bir avuç kadın, her cumartesi Zeynep’in öldürüldüğü mahallede bulunan parkta oturma eylemleri yapmaya başladı. Eylemlerin salt amacı Zeynep’in katledilmesi değildi elbette. Kadınlar orada oturdukları süre zarfında sıkışmışlıklarını konuşuyor, “nasıl bir kampüs, nasıl bir kent” sorularına cevap arıyor, değiştirilmek istenen TCK 103’ü, kaldırılan İstanbul Sözleşmesini tartışıyordu. Sadece oturan bir avuç kadın çevreden geçen kadınları da bu tartışmaların içerisine çekiyordu.
Kurucu üyelerden birimiz tanıklığını şöyle anlatıyor; “Bir hafta balkondan bizi alkışlayan bir kadın partneri tarafından tartaklanıp evin içine sürüklenmişti. Bir hafta önce ise polis bize şiddet uygulayıp gözaltı ile oturma eylemini bitirme tehdidinde bulunmuştu. Bu erkekler, bu cesareti ataerkil devlet düzeninden, kurumlardan ve kurum temsilcilerinden alıyor, aynı yerde farklı kimliklerin aynı pratikleri göstermesi tesadüfi değil”.
Her hafta sonu yapılan eylemler öncesi esnafla çevreden geçen diğer kadınlar aslında Zeynep Şenpınar ve Pınar Gültekin duruşmalarını çok önceden örgütlemeye başlamıştı. Duruşmalardan önce mekanları ziyaret ediyor, kadınlara duruşmalara dahil olmaları için çağrıda bulunuyorlardı. Duruşmalar belki bir avuç kadın ile örgütleniyordu ama sokaktaki cesaret bulaşıcı idi. Hiç tanımadığımız kişiler de bağırıyor ve eylemleri kendileri örgütlemiş gibi sahipleniyordu. Her duruşma keyfî bir şekilde uzatılıyor, erteleniyordu; bizim olan kurumlara, en insanî ihtiyacımız olan tuvalet ve ısınma ihtiyaçlarımız için bile alınmıyorduk. Müdahillik taleplerimiz suçtan doğrudan etkilenmediğimiz gerekçe edilerek reddediliyordu. Hiçbiri, bizleri adliye önlerinden mücadeleyi büyütmekten alıkoyamadı. Bizleri kurumlara almayarak yıldıracaklarını düşünenlere karşın her duruşma günü adliye önlerinde atölyeler, tartışmalar yürütmeye devam ediyorduk. Çünkü hepimiz birbirimizin çaresi olduğunu biliyor ve güvensiz kentlerde yaşamayı deneyimliyorduk. Bu süreçte birbirini tanımayan ancak birlikte mücadelenin iyileştiren yanına inanan kadınlar olarak, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemde aynı cesaretle, TCK 103-105 için yapılan mor kurdele eylemleri ile Muğla sokaklarını -bizim olan Sınırsızlık Meydanı’nı- pandemi bahanesi ile elimizden alanlara müsaade etmedik. Ve o gün sokağı açan kadınlar aynı meydanda atölyeler düzenlemeye devam etti; hatta bir atölye bitiminde, kilometrelerce uzaktan gelen ancak aynı kaderin dayatıldığı kadınların hazırladığı ve üzerinde “Güvende hissetmiyorum” yazan taşları tüm kamu kurumlarına bırakma eylemi yapıldı. Valilikten belediyelere kadar pek çok kurumun kapıları belki suratımıza kapatıldı ama burada olduğumuzu, güvende hissetmediğimizi ve yakalarında olduğumuzu haykırmaktı bir bakıma amacımız.
Derneğin kendini konumlandırıp özneleştirdiği biricik mücadele alanı kuşkusuz kadın mücadelesi değildi. Kadın mücadelesi bize gösterdi ki, yaşamın her alanında süregelen tahakküm biçimleri birbiriyle bağlantılı. Kadınların maruz bırakıldığı baskılar, emeğimizin görünmez kılınması, toplumsal rollerle sınırlandırılmamız nasıl ki patriyarkanın bir sonucuysa, doğanın talanı da aynı erkek egemen sistemin bir yansıması. Bizleri doğadan koparmaya, yaşam alanlarımız üzerindeki söz hakkımızı elimizden almaya çalışan bu sistem, aslında kadınların bedenleri ve emekleri üzerinde kurulan tahakkümle aynı köklere dayanıyor.
Kadın dayanışması içinde güçlenirken, sadece bireysel haklarımız için değil, toplumsal dönüşüm için de mücadele etmemiz gerektiğini öğreniyorduk. Evlerimizde, işyerlerimizde, sokaklarda olduğu gibi doğa için de ses çıkarmamız gerektiğini tartışıyorduk. Çünkü doğaya yönelen şiddetin, yaşam alanlarımızın talan edilmesinin biz kadınların hayatına doğrudan dokunduğunu görüyorduk. Toprağını kaybeden bir kadın geçim kaynaklarını da kaybediyor; ormanı yok edilen bir köyde kadınların üretim alanları daralıyor, sosyal bağları zayıflıyordu. Tıpkı kentlerde betonlaşmayla kamusal alanların kadınlar için daha güvensiz hale gelmesi gibi, kırsalda da doğanın yok edilmesi kadınların yaşamlarını zorlaştırıyordu.
İşte tam da bu yüzden, yıllardır kadın mücadelesi içinde güçlenen birçok arkadaşımız Akbelen Direnişi’ne omuz vermeye devam etti. Çünkü doğayı savunmanın, kadınların hayatını, emeğini, haklarını savunmak anlamına geldiğini deneyimliyorduk. Akbelen’de ağaçlara sarılan ellerimiz, yıllardır şiddete, eşitsizliğe, sömürüye karşı verdiğimiz mücadelenin bir devamıydı. Bu direniş sadece toprağı ve ormanı korumak için değil, patriyarkanın bizden çalmaya çalıştığı yaşamı geri almak için de veriliyordu.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği’nin varlığı, kadınların maruz kaldığı patriyarkal şiddete, ekonomik sömürüye ve toplumsal baskılara karşı yalnız olmadıklarının bir kanıtıdır.
Pandemi sürecinde ev içi emek yükü, feminist literatürde “çifte yük” olarak adlandırılan olguya örnek oluşturacak şekilde arttı; kadınlar yalnızca şiddetin hedefi olmakla kalmadı, aynı zamanda ev içi sömürüyle de başa çıkmak zorunda kaldı. Bu dönemde evlere kapanmak zorunda kalınması, kadınların faillerle aynı ortamda hapsedilmeleri anlamına geliyordu. Bu durum, kadınların fiziksel, psikolojik ve ekonomik olarak daha savunmasız hale gelmesine neden oldu. Kriz dönemlerinde, “Özel olan politiktir” diyen Carol Hanisch’in ifadesi bir kez daha kendini kanıtladı. Kadınların yaşadığı bu deneyimler, kişisel olmaktan çok uzaktı; her biri pandeminin derinleştirdiği politik ve toplumsal baskının bir tezahürüydü.
Üniversiteye Muğla’da okumak üzere gelen kadınların pek çoğu dört yıl boyunca karanlık sokaklarda faillerle aynı kamusal alanı paylaşmaya devam ediyor. Barınma krizi, fahiş yol ücretleri ve turizm endeksli ücretlendirmeler pek çok kadının şiddet sarmalına ve ayrıca fuhuşa sürüklenmesinin temelini ilmek ilmek oluşturuyor. Kent dışından gelip kente çöreklenen, ensesi kalın failler, bizlere ait sokakların, kampüslerin dizaynını hâlâ belirlemeye devam ediyor. Kampüsün hemen sokak bitimine kurulan atış poligonu ve özel harekât eğitim alanı ise eli belinde faillerle yaşamamıza neden olan başka bir militarizm çıktısı olarak varlığını koruyor; içinde yaşadığımız apartman dairelerinden kentin sokaklarına kadar kadınları tehdit altında tutan bireysel-kamusal silahlanmanın bir tezahürü.
Feminist mücadele, bu koşullarda sadece bir hak talebi değil, aynı zamanda varoluş mücadelesi. Judith Butler’ın dediği gibi, “Kırılganlık kolektif bir mesele, dayanışma ise zorunluluk haline gelmiştir”. Kadınlar pandeminin getirdiği adaletsizlikleri deneyimleyerek, şiddete uğrayan her bir kadının acısını duyumsayarak yaşam hakkını savundular, kırılganlıklarını kolektif bir güce dönüştürdüler. Dayanışmalarını, “Bedenlerimiz ve dünyamız üzerindeki tahakküme karşı birlikteyiz” diyerek örgütlediler.
Sonunda, bu hareket Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği’ne dönüştü. bell hooks’un “Feminist teori yalnızca bilgilendirici değil, dönüştürücü olmalıdır” sözüyle ifade ettiği gibi, dernek, pandeminin derinleştirdiği cinsiyet eşitsizliğine ve kadınların yaşadığı şiddete karşı, dönüştürücü bir direniş ve dayanışma alanı haline geldi. Kadınlar burada sadece destek bulmakla kalmadı; pandemi boyunca daha da ağırlaşan şiddet, ekonomik bağımlılık ve hak ihlalleri gibi konularda birbirlerine güç verdiler. “Bir kadının özgürlüğü, tüm kadınların özgürlüğüne bağlıdır” diyen Audre Lorde’un mirası, Muğla’da her kadının sesini güçlendiren bir rehber oldu.
Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği, Zeynep, Pınar, Hafize ve daha nice kadının anısını yaşatan, kadınların birlikte güçlendiği, patriyarkaya karşı direndiği bir feminist umut ve direniş alanı olarak hayat buldu. Bu hikâye, kadınların birlikte daha güçlü olduğunun simgesi olmanın yanı sıra; şiddetin ve pandeminin karşısında en güçlü özsavunma aracının örgütlenme olduğu inancıyla yaşamaya, mücadele etmeye devam ediyor ve etmeye devam edecek.