Ev işlerinde “yardım etmek” ifadesi, erkeği hâlâ evin asli sorumluluğunun dışında konumlandırır. Sanki evin düzeninden sorumlu biri vardır ve diğeri ihtiyaç olduğunda sürece dahil olur.

Fotoğraf: Die verlassenen Orte der DDR https://www.facebook.com/photo/?fbid=964576199437706&set=pcb.1932793164104995

“Ne desem yapıyor.”

Bir arkadaşım partnerinden söz ederken bu cümleyi kurdu. Bunu bir şikâyet olarak değil, ilişkilerindeki uyumun göstergesi olarak söylüyordu. Masada kısa bir süre kaldı, sonra herkes başka bir konuya geçti. Ben ise o cümlede takılı kaldım. Çünkü bazı cümleler söylendiği anda değil, sonradan düşündüğümüzde açılır.

“Ne desem yapıyor” ilk bakışta sevgi, anlayış ve paylaşım göstergesi gibi görünür. Birinin diğerinin ihtiyaçlarına karşılık vermesi, sorumluluk alması, yanında olması… Fakat bu cümlenin içinde daha sessiz bir soru vardır: Neden söyleyen kişi hep aynıdır?

Bir şeyi yapmakla, yapılması gereken şeyi fark etmek arasında bir mesafe vardır. Gündelik hayattaki eşitsizliklerin önemli bir kısmı da kimsenin tartışmaya değer görmediği bu küçük mesafelerde kurulur. Çünkü bir evde yalnızca işler paylaşılmaz; hayatın nasıl devam edeceğine dair dikkat, takip ve hatırlama yükü de paylaşılır. Paylaşılmayan şey çoğu zaman tam olarak budur.

Çamaşır makinesini çalıştırmak görünür bir iştir. Ancak çamaşırın biriktiğini fark etmek, hangi gün yıkanacağını düşünmek ya da evde deterjanın azaldığını takip etmek aynı şekilde görülmez. Markete gitmek bir iştir; fakat evde neyin eksildiğini önceden fark etmek çoğu zaman iş olarak kabul edilmez.

Bugüne kadar çoğunlukla ellerin yaptığı işleri saydık. O eller hareket etmeden önce zihinde başlayan emeği ise aynı ölçüde hesaba katmadık.

Gündelik hayat yalnızca yapılan işlerden oluşmaz. Yapılacak işleri fark etmek, onları sıraya koymak, zamanı geldiğinde hatırlamak ve hayatın aksamasını engellemek de bir emektir. Bir evin düzeni çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük takiplerle sürer. Buzdolabında azalan bir şeyi fark etmek, yaklaşan bir randevuyu hatırlamak, misafir gelmeden önce eksikleri tamamlamak… Tek tek bakıldığında önemsiz görünen bu ayrıntılar, hayatın devamlılığını sağlayan görünmez bir organizasyona dönüşür. Bu nedenle bazı yüklerin ağırlığı yaptığımız işten değil, sürekli açık tutmak zorunda kaldığımız dikkatten gelir.

Birçok kadının “Her şeyi ben düşünüyorum.” derken anlatmaya çalıştığı şey yalnızca fiziksel işlerin fazlalığı değildir. Asıl yorgunluk, hayatın küçük ayrıntılarını sürekli takip etmek zorunda kalmaktan gelir. Evde bir şey eksilmesin, biri unutulmasın, bir sorun büyümeden çözülsün diye taşınan görünmez bir takip hâlidir bu.

Bir işi yapmakla, o işin sorumluluğunu taşımak aynı şey değildir.

Bulaşık makinesini boşaltmak bir iştir. Fakat makinenin ne zaman dolduğunu, hangi tabakların temiz kalması gerektiğini ve tekrar ne zaman çalıştırılacağını düşünmek başka bir sorumluluktur. Bir doğum gününe hediye almak görünürdür; o kişinin doğum gününü haftalar öncesinden hatırlamak, ne alınacağını düşünmek ve bunu kimse söylemeden organize etmek ise çoğu zaman fark edilmez.

Eşitsizlik, büyük kararların içinde değil; kimin her gün küçük şeyleri düşünmek zorunda kaldığında ortaya çıkar.

Bu yük çoğu zaman kadınlara bir yük olarak sunulmaz. Aksine, bir özellik gibi anlatılır. Kadınların daha düzenli olduğu, daha detaycı olduğu, daha iyi hatırladığı söylenir. İlk bakışta iltifat gibi duran bu cümleler, eşitsizliği daha kabul edilebilir hâle getirir. Kadınların becerisi övülürken, o becerinin neden sürekli onlardan beklendiği sorgulanmaz.

Kadınlardan yalnızca işleri yapmaları değil, hayatın nasıl işleyeceğini önceden bilmeleri de beklenir. Bu nedenle bir evde unutmak bile eşit dağılmaz. Bir erkek bir şeyi unuttuğunda dalgın olabilir. Bir kadın aynı şeyi unuttuğunda ise daha kolay ilgisiz, özensiz ya da sorumsuz olarak değerlendirilebilir. Aynı unutma eylemi bile toplumsal cinsiyet tarafından farklı okunur.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca büyük yasaklarda ya da açık engellerde ortaya çıkmaz. Kendini çoğu zaman gündelik hayatın küçük ayrıntılarında gösterir: Kimin hatırladığına, kimin takip ettiği şeylerin görünmez kaldığına, kimin hata yapma ya da unutma hakkına sahip olduğuna bakarak.

Patriyarka erkeklere daha fazla şey yaptırarak değil, kimi şeyleri hiç düşünmek zorunda bırakmayarak da işler. Birinin hayatın küçük ayrıntılarını sürekli takip etmesine gerek kalmadığında, başka birinin o ayrıntıları zaten düşündüğü varsayılır.

Bazı insanlar unutabilir; onların unuttuğu şeyi hatırlayacak başka birinin varlığına güvenebilir. Çünkü unutabilmek de bir ayrıcalıktır. Bu noktada “yardım” kelimesi üzerine yeniden düşünmek gerekir. Yardım, ilk bakışta olumlu bir kelimedir; birinin yükünü hafifletmek, yanında olmak, destek olmak anlamına gelir. Ancak ev içinde kullanıldığında fark etmeden başka bir şeyi de anlatabilir: Sorumluluğun hâlâ kime ait olduğunu. Çünkü insan kendi sorumluluğuna yardım etmez; onu paylaşır.

Bir erkeğin yemek yapması, çamaşır yıkaması ya da çocukla ilgilenmesi çoğu zaman hâlâ görünür bir katkı olarak değerlendirilir. Oysa aynı işleri yapan kadınlardan çoğu zaman bir katkı değil, zaten olması gereken bir sorumluluk beklenir. Aradaki fark yalnızca yapılan işte değildir; o işin hangi toplumsal anlamla yüklendiğindedir.

Ev işlerinde “yardım etmek” ifadesi, erkeği hâlâ evin asli sorumluluğunun dışında konumlandırır. Sanki evin düzeninden sorumlu biri vardır ve diğeri ihtiyaç olduğunda sürece dahil olur. Oysa ortak yaşam, birinin diğerine destek olması değil; birlikte kurulan hayatın sorumluluğunu birlikte taşıyabilmektir.

Feminist mücadelenin yıllardır görünür kıldığı mesele de tam olarak budur: Sorun yalnızca kadınların yaptığı işlerin görülmemesi değildir. Asıl soru, bakımın, hatırlamanın ve yaşamı sürdürme sorumluluğunun neden başlangıçtan itibaren kadınlara ait kabul edildiğidir.

Bu nedenle ev, birçok kadın için yalnızca fiziksel olarak yaşanan bir yer değildir. Ev bazen insanın zihninde taşıdığı sürekli açık bir listedir. Gün içinde akla gelen market alışverişleri, ertesi günün yemeğini düşünmek, gece uyumadan önce kontrol edilen mesajlar… Küçük görünen bu ayrıntılar, hayatın devamlılığını sağlayan büyük bir organizasyona dönüşür.

İlginç olan şudur: Bir şey ne kadar iyi yapılırsa, o kadar az fark edilir. Bir ev sorunsuz işlediğinde çoğu zaman düzenin kendisi görünür olur; o düzeni mümkün kılan emek değil.

Hiçbir hayat kendiliğinden akmaz. Bir evin devamlılığı, önceden fark edilen, planlanan ve takip edilen küçük ayrıntılarla sağlanır. Fakat bu dikkat alanı hâlâ büyük ölçüde kadınlara bırakılır. Bu yüzden ev içindeki eşitliği yalnızca kimin ne yaptığı üzerinden düşünmek yeterli değildir. Asıl bakılması gereken, hayatın devamlılığını sağlayan sorumluluğun kimin zihninde taşındığıdır.

Birinin “Ne yapmamı istersin?” diye sorması iyi niyetli olabilir. Ancak bu soru bile sorumluluğun hâlâ kimin üzerinde durduğunu gösterebilir.

Ortak bir hayat kurmak, yalnızca verilen görevleri yerine getirmek değildir. İhtiyaçları kimin fark ettiğine, hayatın akışını kimin takip ettiğine de bakmayı gerektirir.

Gerçek eşitlik, bir erkeğin ev işlerine katılmasıyla başlamaz. Eşitlik, bir evde kimsenin kendisini misafir gibi görmediği yerde başlar.

Bir evin hafızası tek bir kişiye ait olmamalıdır. Birinin sürekli hatırladığı, diğerinin yalnızca hatırlatılınca yaptığı bir düzen ortaklık değil; gündelik hayatın içine yerleşmiş bir eşitsizlik biçimidir.

Belki de artık sormamız gereken soru “Kim ne yapıyor?” değil; “Kim düşünüyor?” sorusudur. Çünkü düşünmek de bir emektir. Bu emek paylaşılmadığı sürece, yapılan işler ne kadar bölüşülürse bölüşülsün, eşitsizlik aynı yerde yeniden kurulur.

Bazı mesailer akşam biter.

Bazıları ise bir başkası düşünmeye başladığında.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.