Ben balkonda sigara içerken yanıma balkondan bir şeyler almak için çok da iyi tanımadığım başka bir komşu kadın geldi. Mesude teyzeyi gösterdi, özellikle rica etti, perdeleri kapamayın diye dedi, gitti.
Bir hikayem var, geçen gün içine girdiğim, aslında sonradan hep içinde olduğumu fark ettiğim. Neden feminist olmak zorunda olduğumu, içimi burkan o hislerle bana bir kez daha hatırlattı. Bu hisleri o kadar şiddetli hissettim ki yazmak zorunda kaldım.
Babaannemin yoğun bakıma kaldırılmasıyla alelacele memleketime geldim.
Babaannem hastanede, biz, hepimiz onun evindeyiz, ondan gelecek iyi haberleri beklemek için zaman öldürüyoruz.
Sıkıldım, balkona çıktım. Karşı camda oturan ve bana bakan yaşlı bir kadın gördüm, Mesude teyzeydi bu kadın. Mesude teyzeyi çocukluğumdan beri tanıyordum, babaannemin karşı komşusuydu, birbirlerine gelip giderlerdi. O kadarını biliyordum daha doğrusu. Mesude teyzenin hikayesini hiç merak etmemiştim.
Ben balkonda sigara içerken yanıma balkondan bir şeyler almak için çok da iyi tanımadığım başka bir komşu kadın geldi. Mesude teyzeyi gösterdi, özellikle rica etti, perdeleri kapamayın diye dedi, gitti.
Perdeler kapamayın… Perdeleri kapamayın… Perdeleri kapamayın…
Perdelerin açık kalmasının bir anlamı vardı. Halamın ya da diğer kadınların feryat figan sesleri onun için bir siren anlamı taşıyacaktı, kötü haberi az öteden bu şekilde alacaktı. Meğer perdelerin babaannem ve Mesude teyze için daha derin anlamları varmış, bunu belki de bir saat içinde öğrenecektim.
İçim rahat etmedi, az önce konuştuğum kadının yanına, içeriye geçtim. Mesude teyze de buraya gelsin, tek başına camda beklemesin kadın diye bir öneri getirdim. Kadın hiç tereddüt etmeden önerimi reddetti. Mesude teyzen gece bu saatte buraya gelemez, akşamları evden çıkmaz o dedi.
Babaannem ve Mesude teyzenin evi arasında, matematiğim kötü olsa da 50 metre kadar vardır. Camlardan evin içi görünüyordu. Benim anlam verememem karşısında, kadın herhalde kendini açıklamak zorunda hissetmiş olsa gerek devam etti: Mesude teyzen çok gençken, köyde kocası ölüyor, 3 erkek çocukla dul kalıyor. Köy yerinde biri bana laf atar, söz olur, çocuklar da erkek bir maraz çıkar diye senelerce akşamları evden hiç çıkmamış, buraya taşınınca da bu böyle sürmüş. 35-40 senedir akşam oldu mu evden dışarıya adımını atmaz. Hatta öğlen çarşıya pazara çıktığında da hep başı önde yürür, araba çarpmasın, ayağı takılmasın diye ben koluna girerim. Başlarda Mesude teyze kaç yaşına geldin, bu mahallede bir şey olmaz, biz varız yanında desek de değişmedi hiç, biz onu böyle kabul ettik diye açıkladı.
Geceleri sokaklarda yürüyebildiğim günler hızlıca gözümün önüne geldi. Geceleri sarhoş yürüdüğüm günler. Geceleri taksimde dans ederek yürüdüğüm günler… Geceleri hiç bilmediğim ülkelerde ve şehirlerde yürüdüğüm günler… Geceleri ağlayarak, gülerek, hızlıca, aylak aylak, bazen tek başıma, bazen arkadaşlarımla yürüdüğüm günler…
Sonra durdum. Geceleri tedirgin yürüdüğüm günleri hatırladım. Bazen sadece bir kadının peşinden girmeye cesaret edebildiğim ara sokakları hatırladım. Bazen cesaret edemeyip taksi çağırdığım, o taksinin plakasını ve canlı konumumu arkadaşlarımla paylaştığım günler aklıma geldi. Tacize uğradığım, tacize uğrama ihtimalimi hissedip rastgele bir arkadaşımı arayıp buluşma planımız varmış gibi davrandığım telefon konuşmaları eşliğinde yürüdüğüm günler. Yolumu değiştirdiğim, uzattığım geceleri…
İçimdeki huzursuzluk devam ediyordu, madem o gelemiyor, biz ona gidelim, biraz otururuz, yalnız hissetmesin dedim. Ablam, kuzenim, ortak tanıdığımız komşu kadın çat kapı Mesude teyzeye gittik. Gelmemize bir parça mutlu olsa da şimdi tarif etmek konusunda yetersiz kaldığım bir üzüntüsü vardı. Bu üzüntü yavaş yavaş akıyordu da yüzünden.
Anlatmaya başladı, 40 senedir her gün birbirlerinin hayatta olduğundan, o yataklardan kalktıklarından emin olmak için sabah ilk iş perdeleri açıp birbirlerine selam verirlermiş. Günün ilerleyen saatlerinde öğleden sonra da birbirlerine uğrayıp laflarlarmış. Ağrılarının artması ve teknolojinin gelişmesiyle, bu gelip gitmeler gün aşırı olmaya başlamış ancak her gün balkonlara oturup görüntülü aramaya başlamışlar birbirlerini. O bütün bunları anlatırken kadınların arkadaşlıklarıyla ilgili düşündüğüm ve hissettiğim her şeye tekrar bakıyormuş gibi hissettim. Hem çok güçlü hem çok güçsüz hissetmek gibiydi. Babaannemin hüznü de vardı. Bütün bunları anlattıktan sonra “şimdi, yarın sabah perdeyi açtığımda orada kimse olmazsa ben ne yaparım bir başıma” dedi. Ağlaştık. Sonra eve döndük.
Duyduklarımı sindirmeye ihtiyacım var gibi hissediyordum bu sırada başka tanımadığım bir kadın geldi yanıma. Konuşmasından ve görünümünden göçmen olduğunu anladım. Sabah geldiğimde kısa selamlaşmıştık ama kim olduğunu bilmiyordum. Meğer babaanneme bakıyormuş. Konuşmak istediğini söyledi, ilk sorusu, abla sen avukatmışsın doğru mu, oldu. Evet dedim, noldu? Dün gece hastanede, babaannemi kaybettiğini zannedip ondan ayrılmamak için çırpınan halamı ayırmaya gelen güvenlikleri anlattı. Dinledim. Yine meselenin ne olduğunu anlamaya çalıştım ama anlayamadım. Hastanenin özel güvenliğinin arka cebinde gördüğü kelepçeler onu korkutmuş. Kaçakmış. Sınır dışı ederler, benim için geldiler gibi düşüncelere kapılıp oradan hızlıca kaçmış. Tüm gece, o soğukta hastane kapısından biraz uzakta dışarıda beklemiş. İçerideki kargaşadan kimse onun dışarıda olduğunu fark etmemiş.
Bu hikayeyi duyunca hemen görünmeyen diğer kostümümü giydim, özel güvenliklerin buna yetkisi olmadığını anlattım önce. Ardından nasıl çalışma izni alabileceğini, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimi, göçmen kadınlarla çalışma deneyimim olduğunu, destek olmaktan mutlu olacağımı söyleyip numaramı verdim. İki gündür ilk defa kendini güvende hissettiğini söyledi. Sonra sanki bana bir minnet borcu varmış gibi sürekli çay, kahve getirmeye çalıştı. Kendini bu duygusal emeği vermeye zorunda hissetmesi ve bunu bütün doğallığıyla yapması tüm duygularımın üzerine bir de utanç duygusunu ekledi. Utanması gereken yine başkalarıydı, biliyordum, yine de utandım.
Tanıdığım ve tanımadığım tüm kadınlara bu sistemin borçlu olmasının öfkesini hissettim. Kadınların ne kadar güçlü olduğunu ve bu gücün bizim kurduğumuz dayanışmadan geldiğini, birbirimizi güvende tutmanın sorumluluğumuz olduğunu düşündüm.
İçeriye erkeklerin yanına geçtim, bir kısmı futbol bir kısmı da siyaset konuşuyordu, çayları, tatlıları önlerine gelip gidiyordu. O koltuğa oturduğumda kimsenin benden çay istemeyeceğini biliyordum, beni kabul ediyorlardı ya da ediyor gibi yapıyorlardı. Güncel savaşla ilgili fikirlerimi soruyorlardı. Bana saygı duyuyormuş gibi davranmalarının sebeplerini düşünüyordum ben o sırada. Acaba babam bana yanında yer açtığı ve o beni kolladığı için mi, babama olan saygılarından mı bunu yapıyorlardı? Okuduğum için mi, avukat olduğum için mi, İstanbul gibi bir şehirde yıllardır tek başıma yaşadığım için mi? Bütün bunlar beni onların gözünde daha az mı “kadın” yapıyordu? Yoksa sadece her şey -mış gibi miydi?
Sonra uzaktan bir akrabamız bana “evlilik ne zaman, gerçi baban seni verir mi bilemem, yaşın da geliyor” gibi kendince şakayla karışık sorular yönelterek tekrar bana kadın olduğumu hatırlattı. Kalktım. Kendime bir çay aldım. Balkona geçtim. Mesude teyzeyle göz göze geldik.


