Göçmen kadın cinayetleri etrafındaki tartışma “hangi milletten oldukları”na indirgenirken, kadınları korumayan hukuk sistemi, işlemeyen adalet mekanizmaları ve cinsiyetçi göç rejimi sorgulanmıyor. Oysa sorulması gereken soru çok net: Devlet, kadınları / göçmen kadınları neden korumuyor?
Durdana Khakimova’nın İstanbul’da vahşice öldürülmesi, Türkiye’deki kadınların maruz kaldığı erkek şiddetinin ulaştığı boyutları bir kez daha gözler önüne serdi. Bu cinayet sosyal medyada infial yaratırken, kadınlar sokaklarda erkek şiddetine karşı “Öldürülen kadınlar için adalet istiyoruz”, “Göçmen kadınlar yalnız değildir” sloganları ile yürüdü.[i] Diğer kadın cinayetleri gibi Durdana’nın öldürülmesi de münferit ya da istisnai değil; eşitsiz toplumsal cinsiyet ilişkilerinin, cinsiyetçi politikaların, ihmalin ve kadına yönelik şiddet suçlarında cezasızlığın bir sonucudur.
“Göçmen kadınlar yalnız değildir” sözü aslında Türkiye’de göçmen kadınların pek çok açıdan yalnızlığa terk edilmesine, sessizleştirilmesine bir isyanı ifade ediyor. Bunu anlamak için Durdana’nın ve yüzlerce göçmen kadının öldürülmesine zemin hazırlayan koşullara bakmak gerekiyor. Göçmen kadınları sistematik biçimde sessizleştiren, görünmez kılan ve korumasız bırakarak erkeklere bağımlı hâle getiren daha büyük bir ilişkiler ve politikalar bütününün bir parçasıdır. Başka bir deyişle Durdana’nın öldürülmesi, Türkiye’de göçmen kadınların maruz kaldığı yapısal şiddetin en görünür sonuçlarından birisidir.
Göçmen kadınlar nasıl yalnız bırakılıyor?
Orta Asya ülkelerinden gelen kadınların Türkiye’de yoğun olarak bakım ve ev içi işlerde çalıştığı biliniyor. Bunun yanı sıra Sahra-altı Afrika, Filipinler ve Kuzey Afrika gibi daha uzak bölgelerden gelerek Türkiye’de çalışan çok sayıda kadın da var. Özbekistanlı kadınlar bu gruplar arasında en kalabalık olanlardan biri. Göç İdaresi’nin verilerine göre, 2025 yılı başında Türkiye’de 58 bin 400 Özbekistan vatandaşı resmi oturma izniyle kayıtlıydı. Bu sayı, kayıtdışı yaşayan ve çalışanları kapsamıyor; turist vizesiyle girişlere bakmak bile gerçek tablonun çok daha büyük olduğunu gösteriyor.
Bu geniş nüfusa rağmen, çalışma izniyle çalışan göçmen kadınların oranı oldukça düşük. Kayıtlı çalışma ise kadınların güvenliğini sağlamak bir yana, onları işverenlere daha da bağımlı ve kırılgan hâle getiriyor. Başka bir deyişle, işverene bağımlı olan göçmenler ancak onların başvurusu ile sigorta sahibi oluyor ve işten ayrıldığında çalışma izni de sona eriyor. Çalışma ve oturma izinleri, belirli bir standardı olmayan bürokratik bir labirente dönüşmüş durumda. Bu engeller, iş arayan kadınları aracılara ve merdivenaltı acentelere, çalışma süreçlerinde ise işveren aileye bağımlı kılıyor; ağır, güvencesiz ve denetimsiz çalışma koşullarına mahkûm ediyor.
Yedi yıldır İstanbul’da yaşayan ve en azından ikamet kaydı olduğu tahmin edilen Durdana Khakimova’nın öldürülmesi kadınlara, göçmen kadınlara yönelik yaygın bir şiddetin sonucu. Nitekim taciz, şiddet, tecavüz riski neredeyse göçmen kadınların işyerinde, evde, sokakta sıklıkla karşılaştıkları gündelik deneyimlerinin bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak polise gitmek çoğu zaman bir seçenek değil. Çünkü önce kadın sorgulanıyor. “Evli misin?”, “vizen var mı?” gibi sorular, kadını daha baştan suçlu ve şüpheli konumuna itiyor. Şiddet faili değil, kadın sorgulanıyor. Sonuçta pek çok kadın, polise gitmeye bile cesaret edemiyor.
Bu yalnızlık ve umutsuzluk, kadınları sessizliğe mahkûm ederken hayatta kalabilmek için bir erkeğin “korumasına” sığınmaya zorluyor. Böylece şiddet döngüsü yeniden üretiliyor.
Görünmeyen cinayetler, açıklanmayan veriler
Bir toplumsal sorunu anlayabilmek için öncelikle onun büyüklüğünü, biçimini ve işleyişini bilmek gerekir. Oysa Türkiye’de kadın cinayetleri konusunda —özellikle göçmen kadınlar söz konusu olduğunda— bu bilgiye sahip değiliz. Her yıl kaç kadının, kaç göçmen kadının, nerede, nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğünü bilmiyoruz. Çünkü bu ölümler çoğu zaman “adli vaka”, “şüpheli ölüm” ya da “intihar” başlığı altında kayda geçiyor. Dosyalar hızla kapatılıyor, ölü bedenler —çoğu zaman diğer göçmenlerin kendi aralarında topladığı paralarla— ülkelerine gönderiliyor ve mesele sessizce unutuluyor.
Kadın cinayetlerine dair verilerin sistematik biçimde tutulmaması ya da farklı adli kategoriler altında eritilmesi, şiddetin gerçek boyutlarını görünmez kılıyor. Devletin kurumları bu konuda neredeyse dilsiz. Medya ve kadın örgütlerinin sınırlı takibiyle derlenen verilere göre, geçtiğimiz yıl Türkiye’de en az 300 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Ancak bu verilerde göçmen kadınlara dair özel bir vurgu yok. Bu durum, göçmen kadınların daha az öldürüldüğü anlamına gelmiyor; aksine, onların ölümlerinin daha az kayda geçtiğini gösteriyor.
Bildiğimiz göçmen kadın cinayetlerinin çoğu medyaya yansıyan haberlerle sınırlı: Ağustos 2025’te İstanbul Ümraniye’de, 35 yaşındaki Özbekistan vatandaşı Nigina Sattarova eşi tarafından öldürüldü. Nisan 2025’te İstanbul Pendik’te, Özbekistan uyruklu Vasılahon Usmanova’nın, partneri tarafından 17 bıçak darbesiyle öldürüldüğü haberlerde yer aldı. Adli raporlar Vasılohan’ın yüksek düzeyde şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Yine 2023 yılında Düzce’de, Özbekistan uyruklu Berno Adilova eşi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Fail olay sonrasında polise teslim olduğu için adli süreç hızlı işledi ancak bu durum vakayı önleyici mekanizmaların yokluğunu ortadan kaldırmıyor.
Benzer biçimde, Kırgızistan uyruklu kadınların da ağır şiddet vakalarına maruz kaldığı biliniyor. Giresun’da, Kırgızistan uyruklu Keremet Nyshanova’nın dini nikâhlı partneri tarafından öldürülmesi (2022); Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde Kırgızistan vatandaşı Ayat Adsız’ın kayınpederi tarafından öldürülmesi (2021) göçmen kadınlara yönelik şiddetin evlilik içi ya da dışıyla sınırlı olmadığına işaret ediyor.
Ormanlık alanlarda bulunan göçmen kadınların çıplak bedenleri, yüksek binalardan düş(ürül)en ve intihar olarak kayda geçen şüpheli ölümler aslında çok da nadir olmayan göçmen kadın cinayetleri dökümüne dahildir: 2024 yılında Karabük’te ölü bulunan Gabonlu Dina (davasındaki tek sanık beraat etti), 2014 Eylül ayında Fatih’te bir apartmanın penceresinden atılan Ugandalı Jesca Nankabirwa, yine Fatuma Naiga (2016), Florence (2014), Ugandalı ikiz kardeşler Violet ve Beatrice (2018), Kamerunlu Amina Tau Cady (İzmir Geri Gönderme Merkezi, 2015)…
Göçmen kadınlara yönelik fiziksel/cinsel şiddetin çoğunlukla sömürüye dayalı cinsel şiddetle iç içe geçtiği görülmektedir. Örneğin 2016’da, Kırgızistan uyruklu Malika Nootieva’nın, garsonluk umuduyla geldiği Antalya’da bir kişi tarafından fuhşa zorlandıktan sonra başka bir kişi tarafından öldüresiye dövülerek yol kenarına bırakılması çok tipik bir kadın ticareti örneğidir. Ağır yaralanan Nootieva uzun süren tedavi ve ameliyatlar sonrasında hayatta kalabildi; olaydan ancak altı sene sonra İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, saldırıyı gerçekleştiren Mustafa Yıldız’ı “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 13 yıl hapis cezasına mahkûm etti. Bu olayda cezanın uzun bir süre sonra açıklanması hukuk sisteminin bu tür vakaları önemsemediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Yine 2023’te, İzmir’in Bayraklı ilçesinde bir evde, derin dondurucu ve buzdolabı içinde Türkmenistan uyruklu Gülkamar Hanimova ile kızları Leyla ve Laçin’e ait olduğu değerlendirilen parçalanmış bedenleri bulundu.
Kadın bedenlerinin parçalanmasını ve ortadan kaldırılmasını içeren bu cinayetler, Türkiye’de aile ve sosyal ağları zayıf olan göçmen kadınların yalnızlaştırılmalarının da bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Nitekim çalışma ya da oturum izinleri ile sorun yaşayan göçmen kadınların çoğu zaman uğradıkları şiddete karşı adalet arayışının engellenmesi, sınır dışı edilme korkusuyla polise şikayet etmekten çekinmeleri, üstüne üstlük bir de Türkiye’nin fuhuş rejimi[ii] tarafından “fahişe” damgası yeme korkusu kadınları hepten sessizleştiriyor. Nitekim çoğu vakada erkeklerin savunularından birisi, göçmen kadınların “fuhuş” yaptığı iddiasına dayanıyor. Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve etrafından şekillenen fuhuş rejimi göçmen kadınları kriminalize etmek için elverişli bir zemin sunmakta. Öyle ki “toplum ahlakını bozan” (göçmen) kadınların öldürülmesini değersizleştirmeye hizmet ediyor.
Göç ettikleri ülkelerde göçmen kadınları gözeten, onlarla dayanışan aile, arkadaş çevresinin yokluğu ve sosyal ağların zayıflığı, kadınlara yönelik bu şiddetin ve cinayetlerin peşine düşülmesini de çoğu zaman engelliyor. İlaveten, vatandaşı oldukları ülkelerin yönetimlerinden, özellikle Türkiye ile aralarındaki ekonomik-politik ilişkileri bozmamak için, ciddi bir eleştiri ya da yaptırım gelmiyor. Nitekim Özbekistan’da sosyal medya dışında neredeyse hiç tepki gösterilmemesi göçmen kadınların yalnızca göç ettikleri ülkelerde değil, kendi ülkelerinde de konuşamadıklarının bir göstergesi.[iii] Bu sessizlik, bireysel bir duyarsızlıktan çok kadınların kamusal alanda söz üretmesini engelleyen baskıcı siyasal ve toplumsal yapıların bir sonucu. Uluslararası eşitsiz ilişkiler ve baskıcı siyasi rejimler sonucu, göçmen kadın cinayetlerine karşı, vatandaşı oldukları ülkelerden ses çıkmaması da bu cinayetleri adeta “normalleştiriyor”. Bu kadar yalnızlaştırılan göçmen kadınların öldürülmesi karşısında, Türkiye’de kadınların sokaklara çıkması, öldürülen kadınlar için adalet talep etmesi ve “göçmen kadınlar yalnız değildir” sloganı çok daha kıymetli bir hal alıyor.
Mağdur suçlama ve devlet sorumluluğunun perdelenmesi
Haberlerde, Durdana cinayeti zanlılarının Özbekistan vatandaşı olduğunun vurgulanması, kamuoyunda “zaten yabancıymış” refleksini de devreye soktu. Bu yaklaşım, cinayeti Türkiye’nin toplumsal ve hukuki bağlamından koparıp sınır dışına itmenin en kolay yolu. Oysa faillerin göçmen erkekler olması, göçmen kadınlara yönelik şiddetin zeminini hazırlayan daha derin ve vahim bir tabloya işaret ediyor. Bu durum, Türkiye’de cezasızlık rejiminin ve kadınlara yönelik şiddetin ne kadar yaygın ve normalleştirilmiş olduğunu gösteriyor. Göçmen erkeklerin de bu sistem içinde kadın öldürmeyi “mümkün” ve “cezasız” görmesi, sorunun bireysel değil yapısal olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Failin “göçmen” kimliği, devletin sınırları içinde yaşayan kadınların güvenliğini sağlama sorumluluğunu görünmez kılmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Tartışma “hangi milletten oldukları”na indirgenirken, kadınları korumayan hukuk sistemi, işlemeyen adalet mekanizmaları ve cinsiyetçi göç rejimi sorgulanmıyor. Oysa sorulması gereken soru çok net: Devlet, kadınları / göçmen kadınları neden korumuyor?
Devlet; evlilik, vatandaşlık, çalışma ve oturum izinleri yoluyla göçmen kadınların bedenini ve emeğini erkeklere, işverenlere ve aracılara teslim ediyor. Nitekim oturum ve çalışma izinlerine başvurudaki bürokratik engeller, işverene bağımlılık, evliyse erkeğe bağımlılık, merdivenaltı iş bulma acentelerine bağımlılık göçmen kadınları sessiz sedasız ağır koşullarda çalışmaya ve yaşamaya zorluyor. Erkeğin üzerinden hane kayıt sistemi ile erkeğe bağımlı kılınan mülteci kadınlar için de benzer koşullar söz konusu. Kadınları zaten bağımsız özneler olarak görmeyen mevcut yaklaşım, göçmen kadınları bütünüyle yok sayıyor. Halbuki kadınların, hukuki göçmenlik statüsünden bağımsız olarak kendilerini savunabilmeleri için, sorgulanmayacaklarını, sınırdışı edilmeyeceklerini ya da cezalandırılmayacaklarını bilerek uğradıkları toplumsal cinsiyete dayalı şiddet biçimlerini şikayet edebilmeleri gerekiyor.
İşyerlerinde, sokakta, evde taciz, şiddet ve tecavüz ise neredeyse göçmen kadınların tümünün karşılaştığı “olağan” durumlar. Bu şiddeti olağanlaştıran ise politika ve uygulamada göçmen kadınların görülmemesi, vize/çalışma izin belgelerine kısıtlı erişim, kayıtsız ve güvencesiz çalışmanın yaygınlığı, eşitsizliği üreten toplumsal cinsiyet rejimi ve göçmen kadınlara yönelik damgalanma gibi kabaca birkaç sebep sıralayabiliriz. Nitekim uğradıkları şiddet sonucunda polise gitmeye cesaret eden kadınlar çoğu zaman hiçbir sonuç alamıyor. Örneğin Antalya’da göçmen kadınların yerli erkeklerle yaptıkları evlilik/ilişki deneyimlerini araştırdığımız bir çalışmada[iv], Kırgızistan vatandaşı göçmen bir kadın, şiddete uğradığında polise gittiğini ama “evli değilsin” denilerek önce kendisinin sorgulandığını söylüyor (Coşkun, 2023). Daha sonra “beni yarım saat bile oturtmadılar” diyerek gerisin geri evine gönderildiğini söylüyor. Polisin “evli misin”, “vizen var mı” gibi soruları ile önce kendilerinin sorgulanacağını bilen göçmen kadınlar sessizleştiriliyor, yalnızlaştırılıyor. Toplumsal ahlaka ve göçme statüsüne dayalı bu sorgulamalar hak arayanı sessizliğe ve yalnızlığa mahkum ederken onlar da umutsuzca bir erkeğin “korumasını” bulmaya çalışıyor. Evlilik içindeki göçmen kadınlar ayrı, evlilik dışındakiler ayrı biçimlerde şiddete maruz kalıyor.
Özbekistanlı insan hakları savunucusu Gulnoz Mamarasulova’nın da vurguladığı üzere kadınlara yönelik şiddet vakalarında toplumsal tepki çoğu zaman failin eylemlerine değil, mağdurun yaşam tarzına, davranışlarına ya da “ahlaki” tercihlerine yöneliyor.[v] Kadının vahşice öldürülmüş olması dahi bu sorgulama pratiğini durdurmuyor, aksine, cinayet sonrası söylemler aracılığıyla mağduriyet tersine çevrilerek failin sorumluluğu görece görünmez kılınıyor. Bu durum, kadına yönelik şiddetin yalnızca bireysel suçlar dizisi olarak değil, ataerkil normlar tarafından yeniden üretilen ve meşrulaştırılan yapısal bir toplumsal sorun olarak ele alınması gereğini ortaya koyuyor.
Türkiye’ye gelip izinsiz çalışarak “milli serveti yurtdışında kaçıran”, “para için erkeklerle birlikte olan”, “kolay kadın”, “yuva yıkan” ya da “onlar alışık böyle çalışmaya” gibi egemenin gerçekliğinde şekillenen göçmen kadınlara dair söylemler de göçmen kadınlara yönelik şiddeti besliyor, normalleştiriyor, geniş bir toplumsal kesimi bu şiddete ortak ediyor. Bir kadının evlilik dışında sevgilisinin olması, internette tanıştığı bir erkekle görüşmesi ya da fuhuşla ilişkilendirilmesi, kadınların / göçmen kadınların ölümünü değersizleştirme çabasına ekleniyor. Söylemsel düzeyde de inşa edilen bu sembolik şiddet, kadınlara yönelik ekonomik, psikolojik ve fiziksel şiddetin de zeminini hazırlıyor. Başka bir deyişle cinsiyetçi, göçmen karşıtı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üreten söylemler aracılığıyla toplumu şiddetin ortağı hâline getiriyor.
Sonuç: Gerçek katil kim?
Durdana Khakimova’yı öldüren yalnızca elindeki bıçakla bir erkek değildir. Onu öldüren;
– Göçmen kadınları görünmez kılan göç politikalarıdır.
– Kadınları güvencesizliğe, erkeklere ve yalnızlığa mahkûm eden toplumsal cinsiyet rejimidir.
– Şiddeti önlemeyen, cezalandırmayan ve hatta normalleştiren erkek egemen adalet, cezasızlık düzenidir.
– Her gün üretilen cinsiyetçi söylemler ve göçmen karşıtlığıdır.
Bu nedenle Durdana Khakimova gibi göçmen kadınların gerçek katilleri bireysel faillerle sınırlı değildir. Asıl katil, kadınların yaşam hakkını, emeğini ve bedenini sistematik biçimde değersizleştiren devlet politikaları ve ataerkil toplumsal yapıdır. Bu yapılar değişmedikçe, göçmen kadın cinayetleri “olağan” adli vakalar olarak, adalet ise her defasında bir çöp konteynerinin dibinde kalmaya mahkumdur.
[i] https://catlakzemin.com/korumadiniz-onlemediniz-durdona-khokimova-katledildi/
[ii] Kelly, Coy ve Davenport’a (2009, s. 5) göre fuhuş rejimi, fuhşun/seks işinin toplumda nasıl düzenlendiğini ve anlamlandırıldığını belirleyen; yasalar ve uygulamaların yanı sıra tarihsel bağlam, politik ve felsefi yaklaşımlar, ahlaki kabuller ve toplumsal cinsiyet düzeni gibi farklı toplumsal ve siyasal boyutlarına referans verir. Kelly, L., Coy M. and Davenport, R. (2009, s.5). Shifting Sands: A Comparison of Prostitution Regimes Across Nine Countries, Child & Woman Abuse Studies Unit (CWASU). London Metropolitan University.
[iii] Özbekistan’da da kadına yönelik şiddetin son yıllarda ciddi biçimde arttığı, resmi ve uluslararası kaynaklarca dile getiriliyor. Resmi verilere göre 2025 yılının ilk yarısında Özbekistan’da 48.303 şiddet vakasının kaydedilmiş. Bu rakam, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 121 artış anlamına geliyor. Ayrıca 930 kadının tekrar koruma kararı aldığı bildirildi. Human Rights Watch’un 2024 tarihli raporu ise yasal reformlara rağmen uygulamada kadınları koruma mekanizmalarının yeterince etkili olmadığı vurgulanıyor. Haber link: “Türkiye’de Özbekistanlı bir kadının ölümü sonrası protesto gösterileri düzenlendi” https://www.ozodlik.org/a/33659597.html
[iv] Coşkun, E. (2023) “Sınır ötesi Evlilikler, ‘Ataerkiyle Pazarlık’ ve Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet: Türkiye’deki Kırgızistanlı Kadınlar Örneği”. Fe Dergi 15: 2: 120-52. https://doi.org/10.46655/federgi.1232840. https://dergipark.org.tr/tr/pub/federgi/article/1232840
[v] Link: https://www.instagram.com/p/DUAEUMFDYQo/?hl=tr&img_index=1 Haber link: “Türkiye’de Özbekistanlı bir kadının ölümü sonrası protesto gösterileri düzenlendi” https://www.ozodlik.org/a/33659597.html








