Yalnız kaldıkları anda kurbanlarının yanı başında beliren canavar, varlığında tüm kadınların baygınlık geçirdiği fakat aynı kadınların aynada kendilerine baktıklarında gördükleri, ölümsüzlük ve bilgi ağacının meyvesini vadeden anti-kahraman tanıdık değil mi?

“Acı enfes olacak.”

1992 tarihli klasik korku filminde koca gözlü, güzel Helen’i kollarında sunağa taşırken yankılı, tıslayan sesiyle böyle söyler Şeker Adam. Bu sondan korkmalı mı? Şeker Adam’ın ağzından çıkan arılar tarafından binlerce kez sokulmaktan, etekleri usulca sıyırmak için kullandığı kanca elin bedeni kasıktan gırtlağa kadar yarmasından ürkmeli mi?

Yalnız kaldıkları anda kurbanlarının yanı başında beliren canavar, varlığında tüm kadınların baygınlık geçirdiği fakat aynı kadınların aynada kendilerine baktıklarında gördükleri, ölümsüzlük ve bilgi ağacının meyvesini vadeden anti-kahraman tanıdık değil mi?

Her ne kadar kült mertebesine erişmiş olsa da doksanlı yılların hızlı tüketim ürünlerinden biri olarak sunulan Şeker Adam, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda İngiliz edebiyatında ortaya çıkan Frankenstein’in canavarı, Drakula gibi infinum malum yaratıklarla paralellik gösteriyor. Helen isimli bir gazetecinin gettolarda kulaktan kulağa fısıldanan Şeker Adam mitini araştırmaya koyulmasıyla başlayan film; akademi, kadın, ırk konularında karmaşık bir resim sunuyor.

Film zamana göre devrim niteliğinde sayılabilecek bir kuş bakışı planla açılıyor. Kusursuz bir Mondrian estetiği içerisinde birbirini dik açılarla keserek dikdörtgenler oluşturan doğrular, saniyeler ilerledikçe yerini kıvrılan, çetrefilleşen, çatallaşan yollara bırakıyor. İnsan elinden çıkmış otoban vasıtasıyla kontrol altına alınan vahşilik, aniden doğanın en dinamik öğelerinden biri olan arıların gökdelenler ardından fışkırmasıyla kendini gösteriyor.

İsminin Helen olmasına şaşılmayacak güzellikteki kadın kahramanla hemen tanışıyoruz. Filmin ilk dakikalarından itibaren Helen’in kendisine sunulan dogmayla yetinmeyen, bilgi açlığı içinde korkusuz bir Havva figürü olduğu anlaşılıyor. Helen’in akademiyi temsil eden kocasıyla derdi var; Trevor bilgi, güç ve saygınlığını genç kızları büyülemek için kullanan, oluşturduğu mini haremin getirdiği tatminle kendini doyuran arketip bir erkek akademisyen. Siyahi kadın arkadaşıyla beraber üzerine tez yazmakta olduğu Şeker Adam mitini yine başka bir erkek Helen’den daha iyi biliyor; yemek masasında koca Trevor’un son derece seçkin olduğu anlaşılan erkek meslektaşı ilk cümlesinden itibaren nesneleştirdiği kadınların zihinsel emeğini yadsıyor. Sırıtarak şöyle buyuruyor: “Eh, en güzel iki doktora öğrencimiz neler yapıyor bakalım? Duyduğuma göre benim en sevdiğim konuyla cebelleşiyormuşsunuz. Yazdıklarınızı kontrol etmek için sabırsızlanıyorum.”[1] Kendisinin kadınlardan on yıl önce bu konuyu derinlemesine işlediğine vurgu yaparak kahkahalara boğuluyor. Akıllara Charlotte Perkins Gilman’ın Sarı Duvar Kâğıdı hikayesindeki devamlı karısını hafife alarak ona gülen John’u getiriyor. Gilman’ın ismi belirsiz kadın anlatıcısı durumu özetliyor: “İnsan evlilikte bunları bekler.”[2]

Kadının sözüne inanmama başlı başına bir tema olarak ortaya çıkıyor. Gilman’ın hikayesindeki kocanın batıl inanç addettiği herhangi bir inanışa ya da düşünceye tahammülü yok. Karısının fikirleri zaten tabiatı gereği hükümsüz, dolayısıyla kadının hasta olduğuna da inanmıyor. Şeker Adam miti tamamen batıl inanca dayanıyor; filmde daha çok kadın ve çocuk tanıklıklarına başvuruluyor. Üstüne basarak kendilerine inanılmadığını söyleyenler ise hep kadın; polisi arayan, otoritelere başvuran, gazetecilere gördüklerini anlatan fakat söylediklerine gülüp geçilen kadınlar.

Şeker Adam’ın yaşam alanı duvarlarında resimler çizili bir modern zaman mağarası. Mağaralar ıssız yerler; sanatın başlangıcı, Platon’un idea alegorisinin öznesi, bilinçaltının metaforu. Hindistan’a Bir Geçit romanında Adele Quested’in yakışıklı Hintli doktorun sesi eşliğinde gözleri yaşlarla dolarak orgazmik bir deneyim geçirdiği yer. Helen, Şeker Adam’ın kenar mahallelerin—bir nevi karanlığın—kalbindeki mağarasına girdiği anda Adele Quested’ı anımsatan bir ürperme yaşıyor. Mağaranın ağzına denk gelecek şekilde çizilmiş Şeker Adam’ın ağzının içinden geçerek odaya giren Helen zaten artık onun avı. Şeker Adam’ın açık ağzı ise sessiz bir çığlık atar gibi; Coetzee’nin Düşman eserinde hikayesi anlatılan dili kesilmiş Cuma’nın duyulmayan sesi Şeker Adam’ınki. O sadece Helen’in duyacağı şekilde konuşabiliyor; toplumda eksik olan sesi bir kolaj gibi kulaktan kulağa yayılan fısıltılar, hakkındaki söylentiler, duvara çizilen grafitilerden oluşuyor. Mağaranın içindeki sessizlik ilkel bir sessizlik; Derrida’nın Limitrophy kavramında açıkladığı insanlar ve hayvanlar arasındaki o sürekli beslenen, çeşitli mekanizmalarla karmaşıklaştırılan, hem Coetzee’nin Cuma’sının, hem bir kölenin oğlu Şeker Adam’ın ötekileştirilerek içine itildiği, hem Adele hem Helen’i içebakışa iten ve tekinsiz bir ürpertiye sebebiyet veren o aynı sessizlik.[3]

Sessiz kurban Şeker Adam, Helen’le olan ilişkisinde sese kavuşuyor; intikam için geri gelen katledilmiş, yakılmış buna rağmen kolektif bilinçten izi silinememiş köle bu kez kendine bir kurban/eş arıyor. Nasıl yirminci yüzyılda Pagan ritüellerini devam ettiren, semtin ortasında ölü bedene veda töreni için dev bir ateş yakan getto sakinlerine bir kurban gerekiyorsa eğitimli, medeni topluma da bir kurban gerekiyor. Helen burada kesişme noktasını oluşturuyor; gettonun fakirlikle çizilmiş sınırlarını haddi olmayarak aşıp içeridekilerin başına türlü felaketler getiren zengin, beyaz bir kadın figürü ile entelektüel, meraklı, tam da bu merakından ötürü başına işler açan, dolayısıyla yine haddini aşan, üstelik burjuvazinin lanetlediği bir canavar erkeğin fısıldayan sesiyle kendinden geçen kadın figürü Helen’de vücut buluyor. Hem ait olunan ekonomik sınıf, hem cinsiyet rolleri açısından Helen’de bir kendini bilmezlik, bir hubris söz konusu.

Filmin diyaloglarında Şeker Adam için Drakula ve Frankenstein’in canavarı benzetmesi yapılıyor. Şeker Adam’ın modern bir Drakula figürü olduğu su götürmez; iki karakter de kendilerine biçilmiş sosyal rollerden mustarip kadınları baştan çıkaran, onlara ölümsüzlük vadeden güçlü erkekler. Şeker Adam aynı zamanda varoluş acısının dineceğinin sözünü veren, hatta bu yolda çekilecek acının Marquis de Sade’ı akla getirecek şekilde övgüsünü yapan bir sanatçı. O, beyaz sevgilisini hamile bıraktığı için linç edilmeden önce bir ressamdı; şimdi de Helen’e sunduğu ölümsüzlük vaadini aynı şekilde fanteziye, kurguya, edebiyata dayandırıyor. Helen’e isimlerinin birlikte anılacağını, gelecek kuşakların onların hikayelerini anlatmalarıyla ikisinin de ölümsüzleşeceğini söylüyor. Frankenstein’in canavarına gelince; varoluşsal yalnızlığını dindirecek bir eş araması konusunda Şeker Adam ile benzeştiği söylenebilir fakat Neslihan Cangöz’ün çatlakzemin’de yayımlanan “Frankenstein ve doğum miti” yazısında düşündürdüğü daha kapsamlı bir bakış açısı mümkün.[4] Cangöz, Mary Shelley’nin, doğumla alakalı şahsi travmatik deneyimlerini canavarın doğuşunun betimlemesine yansıttığını açıklar; “eksik ve yetersiz bakım nedeniyle canavarın yaratıcısını cezalandırdığını veya (onu) yaratıcısıyla karşı karşıya getirdiğini” söyler. Filmde Şeker Adam’la bağlantılı olarak devamlı surette bir duvar imgesi kullanılıyor; ismi duvarlara grafitiyle yazılıyor, öz yurdu Cabrini Green nam-ı diğer “Şeker Adam Ülkesi”ndeki evine duvardaki bir geçitten sürünerek giriliyor ve en önemlisi, kendisi duvarların içinde yaşıyor. Kurbanları, onun duvarların içinden dış dünyaya fırladığını, duvarların içinde hareket ettiğini söylüyorlar; Helen’e de duvarı kancasıyla delerek, delikten fırlayarak saldırıyor. Şeker Adam’ı içinde savunmasız, masumane uyurken gördüğümüz yegane yer ise yine deliğin içinden geçerek sığındığı odası. Oda adeta bir rahim; hem karanlık hem ıslak, yere düşen düzensiz su damlalarının sesleri açıkça duyuluyor. Şeker Adam’ın zorladığı, çeperinde hareket etmeye çalıştığı, içinden çıkmaya çalıştığı bu rahim duvarları gettoya ait. Doktor Frankenstein’in tiksinti uyandıran çocuğuna paralel olarak doğurulduktan sonra iğrenilen bu yaratık, eşitsiz ekonomik ve ayrımcı politik sistemin rahminden doğuyor, o rahmin duvarlarını kancasıyla paralayarak dışarı çıkıyor. “Eksik ve yetersiz bakım” sonucunda bu sistemi cezalandırmak için geri dönüyor. Cangöz’ün bahsettiği “yeni doğana karşı tiksinti, suçluluk, korku” motiflerinin tümünü Şeker Adam’da okumak mümkün.

Filmin ilk sekansından itibaren önemli bir yer kaplayan arı ve iğne motifi Helen ile Şeker Adam’ın metaforik birleşme sahnesinde erotik bir hal alıyor. Siyahları linç etme geleneğinin kök saldığı bir toplumda, burjuvazinin ileri gelen beyaz erkekleri tarafından diğer siyah erkeklere ibret olması amacıyla bedeni yüzlerce arıya sokturularak, penetre edilerek öldürülmüş Şeker Adam’ın şimdi sırası geliyor; bir yandan kancasıyla Helen’in eteğini kaldırırken bir yandan beyaz kadının bedenine yüzlerce iğneyi bu sefer kendisi batırıyor. Helen’in daha hastanedeyken sakinleştirici iğneler batırılan bedeni bu sefer de arıların iğnelerine maruz kalıyor. Şeker Adam kendisine uygulanan fallik şiddetin intikamını umumi tuvaletlerde başka erkeklerin penisini keserek ya da aynı şiddeti bir kadına transfer ederek alıyor. Kendisiyle artık özdeşleşmiş arılar, sarı sülfür rengi, şeytani çağrışımları içinde barındırıyor, tıpkı Charlotte Perkins Gilman’ın öyküsünde onu tiksintiyle ürperten duvar kağıdının rengi gibi. Şeker Adam gettonun duvarları arasında sürünürken, Gilman’ın öyküsünde anlatıcının alter egosu kadın, İngiliz kırsalında görkemli bir sayfiye evinin duvarları arasında sürünüyor.

Filmin sonunda, evi dahi Şeker Adam’ınki ile özdeş olduğu vurgulanan Helen, Şeker Adam ile füzyonunu tamamlıyor; bir Salem cadısı gibi yakılmayı ya da Jane Eyre’in tavan arasındaki deli kadını olmayı kabul etmiyor ve intikam için geri geliyor. Görkemli dönüşünde, sadakatsiz kocasından intikam almaya yemin etmiş deli kadın Medea esintileri de hissediliyor. Filmin başında uzun uzun baktığı aynanın ardından Şeker Adam çıkıyor çünkü Helen aslında kendine bakıyor: Philip Glass’ın eşsiz müziği eşliğinde filmde pek çok kez tekrar edildiği üzere: “O, her zaman sendin Helen.”[5]

[1] İngilizce orijinal senaryonun tamamı: http://www.script-o-rama.com/movie_scripts/c/candyman-script-transcript-tony-todd.html

[2] “The Yellow Wallpaper” hikayesinin orijinal dilinde tam metni: https://www.nlm.nih.gov/theliteratureofprescription/exhibitionAssets/digitalDocs/The-Yellow-Wall-Paper.pdf

[3] Limitrophy’nin bir tanımı için: Derrida, Jacques (2008). Marie-Louise Mallet, ed. The Animal that Therefore I Am. Translated by David Wills. New York: Fordham UP. s. 29–30.

[4] https://catlakzemin.com/frankenstein-ve-dogum-miti/

[5] “It was always you, Helen.”

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.