Kendimi bir leke ürünü gibi hissediyorken neşe üretemiyorum. Fakat artık bu neşesiz halimin beni ferah nefeslerden de alıkoymadığı, politikamı acı üzerinden işletmediğim başka türlü bir aktivistlik öneriyorum kendime.

Ürdün’de Zaatari mülteci kampından 'Art from Zaatari'
Ürdün’de Zaatari mülteci kampından ‘Art from Zaatari’

Hatay’dayım. Bir dükkanın önünden geçerken dükkan sahibinin Suriyeli bir kadına bağırdığını görünce önlem almak için dalıyorum dükkana. Kimin haklı olduğunu anlamam dil itibariyle mümkün olmasa da ne yalan söyleyeyim, bağıran Türkiyeli bir erkek, bağırılan Suriyeli bir kadın olunca karşılaştığım olaylardaki haklılık payı 100’e  sıfır şeklinde seyrettiği için önyargım/fikrim (ben bu terimi her zaman olumsuz bir şeye gönderme yapmak için kullanmıyorum), kadının vatanperest bir milliyetçi erkek tarafından hırpalanabileceği yönünde seyrediyor. Kadın sinirli, adam ondan sinirli, her Türk’ün asker ve milliyetçi doğmasından mütevellit olsa gerek, etraftaki muhtemelen çoğu Arap olan “Türkçü” çoğunluk hepsinden daha sinirli. Her tarafımız erkekler ve erkek gibi kadınlarla sarılıyor. Kavga esnasında diğer dükkan sahiplerinden biri merdivenlerde yine ortalaması ucuz ve makuliyetten yoksun hitabetlerden birini gerçekleştirerek halka sesleniyor: “Bunlar vatan haini. Ülkesini bırakan insandan ne beklenir? Biz bunlara tepki göstermedikçe bunlar işimizi almaya devam edecek, gelip burada istedikleri gibi dolaşacaklar”, diyor. Dayanamayıp “Ne ilgisi var buradaki kavgayla bu insanların vatan haini olmasının?” dememe kalmıyor, arkadaşımla etrafımızı saran bir güruh, “Siz ne işsiniz? Niye ‘bunları’ savunuyorsunuz?” diyerek üstümüze yürümeye başlıyor. Arkadaşım dönüp o önemli cümleyi ediyor sonra bana: ”Nur bak, nasıl da kolay örgütleniyorlar böyle pis meselelerde.”  Oradan uzaklaşırken ben yine ağlamaklı oluyorum. Derdim boğazımı daraltıyor, gelecek denen şey kara bir delik olup önümde beni bekliyor birden.

Yerinden edilme, insanların sosyal ve tarihsel olarak meşru hak sahibi oldukları topraklardan zor kullanılarak edilmeleriyse şayet, hepimiz yerimizden ediliyoruz. Kendini başkasını hırpalamak üzerine inşa eden bu fenalıklar silsilesi, milliyetçilik ve onun erkeklikle bezenmiş kekremsi yapısı bizi var olduğumuz, hak sahibi olduğumuz topraklardan ediyor. Elimizi eteğimizi sokağından, dolmuşundan, köprüsünden, insanından çekmek istediğimiz bu topraklar, bazılarına yurdun dışını işaret ederek, bazılarına “bana ancak evde rahat var” dedirterek, izole ediyor. Oysa ki hepimiz daha fazlasını hak ettiğimizi biliyoruz. “Bu sokaklar bizim” derken devraldığımız politika, bu ülkenin adil bir ferahlıktan yana insanlarının senelerdir yutkunup yutkunup yutamadığı, boğazına takılanların nefessizliğiyle kimilerinin ölüme gittiği bir direniş mirası aslında.

leke_gorsel1
Mültecinin Evi, Mert Tugen

O merdiven konuşmasının ucuzluğunun, milliyetçilik kadar, acı ortaklığından muafiyetten de beslendiğini ve kendini o acı ortaklığından muaf tutanların da her gün ortalıkta bir sinir merasimiyle dolaştığını gördüğümde, bu topraklar onlara kalsa gam ederim diyorum. Neşeli kadınların yeri buralar, bu çimler neşeli kadın poposuna dayanak olmalı, bu şaraplar neşeli boğazlardan geçmeli, bu Asi Nehri’nde neşeli kadınların nefesleri türemeli diyorum, bunu biliyorum. Fakat ya bu acı alanına girmenin etkisi? “Güzel yaşamın sınırları, ölen, gömülen arkadaşlarımızın yaşadığı kadar.” diyor Tezer Özlü. Başkasının derdiyle hemhal olmanın neşe sınırını çiziyor. Bugünün kırılganlığında, kendimizi kendi neşemizden yalıtmadığımız bir politika alanı çizebilmenin nadir bir politik direniş vadettiğinin pek tabii farkındayım. Fakat Veysi Erdoğan’ın “herkesin herkese kırbaç olduğu zamanlardı ki onlar, yarasını aynalarda büyüten bir lekeden geldiler” diyerek özetlediği bir halim var. Kendimi bir leke ürünü gibi hissediyorken neşe üretemiyorum. Fakat artık bu neşesiz halimin beni ferah nefeslerden de alıkoymadığı, politikamı acı üzerinden işletmediğim başka türlü bir aktivistlik öneriyorum kendime. Neşem yok belki fakat direndiğim sürece neşesizliğimin kederli bir vazgeçişe evrilmesinin önünde duran sakin bariyerlerim oluyor sanki. Sadece neşeli bir politika üretme vurgusunun, benim gerçeğim ile imkanımın arasına mesafeler diktiğini hissediyorum çünkü. Karşı karşıya bırakıldığımız kara deliklere serinkanlı bakabileyim yeter benim için. Çünkü sahicilik olmadan asıl olana nüfuz edemiyorum.  Benim sahiciliğimde acı alanı da var, neşeden nasiplenmek de. Her ikisine de tamamım. Fakat şunları da biliyorum. Hani o merdivende bağıran ve onu kötülükte ortaklaşarak müridi belleyenler var ya, onlar şu bizim diğerkâm kederimizin dayanışmacı neşesine, elimizi her kaldırdığımızda sırtımızda ağırlaşan devlet yumruğunu alıp önümüze halay diye katmamıza kurban olsunlar. Yahu onlar ne bilir “kadınlar engel tanımaz”ın sevincini, ne bilsinler cezaevine gönderilen kartpostalların tazeliğini? Hangi gün evlerinden kendilerinden başkaları için keder ve inanç duyarak çıkabilmenin onuru nasip oldu onlara? Hangi gün kimseye söylemeden elde kalan son paralarla cepte kalanlar üleştirildi devletten nasibini alanlar için? Onlar ne bilir karşıyı mahcup ederek kendini cennete vardıracak yardımın yerine dayanışmayı seçmenin mutluluğunu? İşte tüm bu hisli mevzular bana hayalâta fazla gömülmeden fakat içimi de yoklukla eritmeden bir hikâye alanı açıyor. Daraldığımda kaçabildiğim, birileri tutuklandığında bakıp nefes aldığım, kırılan kemiklere hakkıyla ağlamak için sığındığım bir alan.

Za’atari Syrian Refugee Camp
Ürdün’de Zaatari mülteci kampından ‘Art from Zaatari’

Erkekler üzerime yürürken bu hayat görgüsünden yoksun hayali cemaatin benim topraklarımda işi olmadığını biliyorum, o an efkâra mahal vermememin politik bir direniş manası taşıdığını da. Fakat madem dünya hayal edebileceğimizden daha derin, acının, kederin bu derinlikten alan değil, bize bu derinlikte yer açan hisler olduğunu düşünüyorum. Kadını acılı hislerle eşitleyen o beceriksiz aklın başka türlü bir direniş metodundan öğrenecekleri var. Varsın neşemiz olmasın. Asıl acı karşısında kederlenmezsek fena. Asıl acı alanıyla her karşılaştığımızda karşısına neşeli politikaları koyma inadımız baskıya dönüştüğünde daralıyor içimizdeki hisli ufkumuz. Hayatı sağaltan şeylerin biri neşeyse diğeri de keder çünkü.  Kendine kelepçeli bir neşeye de, acının içinde ezile ezile boyun bükmeye de mesafeliyim. İlgisi ve manası yazının tümünde gizli bir cümleyle bitireyim. Kürt kadınları bugünlerde ne de güzel direniyor değil mi?

* Başlık, Veysi Erdoğan’ın Leke şiirinden

 

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here