Ortada yürüyüş falan kalmamıştı. Neden ikili üçlü dağılmak aklımıza gelmedi bilmiyorum. Sanırım sohbet keyifliydi ve canımız ayrılmak, yalnızlaşmak istemedi.

Gezi’den bu yana sokak hareketine hiç tahammülü olmayan devlet, su sıkmak, gaza boğmak, plastik mermi kullanmaktan hiç de çekinmediği, bununla ilgili hesap da vermediği halde, iki yıldır LGBTİ+ hareket söz konusu olunca iş oraya varmadan, bu tür bir görünürlüğe dahi mahal vermeden, eylem ortamı oluşamadan yıldırarak, bezdirerek, taciz ederek, sürerek, yalnızlaştırarak, kalabalığın oluşmasını engelleyerek yürüyüşü yapılamaz hale getiriyor.

Valilik, yürüyüş izni vermediğini son gün açıklıyor ki insanlar alternatifi örgütleyemesin. Bu sene Trans Onur Yürüyüşünde de aynen böyle olacak gibiydi. Gibiydi ancak yaklaşık yüz kişilik bir grup ellerinde gökkuşağı ve mavi-pembe-beyaz trans bayraklarıyla Pangaltı Metro çıkışında bir araya geldiğinde ortada polis yok, muhabirler vardı. Basın açıklaması, şarkılar, sloganlar ve neşe vardı. Sokaklarda “Ben varım. Buradayım. Hep vardım. Hep olacağım” diyerek polissiz hava sahasında bir süre keyifle yürüdük. Çok sıcaktı, yine de transfobiye, homofobiye karşı ses çıkaran, “Dönmeyiz, dönmeyiz biz bu yoldan dönmeyiz!” diye haykıran coşkulu bir kalabalıktık.

Derken TOMA göründü. T33. Sağa döndük, sonra yine sağdaki bir sokağa. Sloganlar bayağı bir devam etti. Bu sefer “Polis! Fuhuş yap! Onurlu yaşa!”, “Polis defol! Bu sokaklar bizim!” gibi sloganlar da vardı. Yavaş yavaş dağılmaya başladık. Her yeni bir sokağa saptığımızda sayımız azalıyordu. Yakındaki evlere gidenler, güzergâh değiştirenler oldu. Arkamıza baktığımızda, artık vazgeçtiler derken hop beş altı kişilik bir çevik grubu köşeyi dönüp bizi izlemeye devam ediyordu. T33 ara sokaklara girmemişti. Artık yedi kişi kalmıştık. Dolapdere caddesine kadar indik. Bir süredir slogan atmıyor, ne yapsak acaba diye düşünüyorduk. Ortada yürüyüş falan kalmamıştı. Neden ikili üçlü dağılmak aklımıza gelmedi bilmiyorum. Sanırım sohbet keyifliydi ve canımız ayrılmak, yalnızlaşmak istemedi.

Polisin hala bizi takip ettiğini görünce şaşırdık ama artık bayraklarımızı katlamışız, slogan falan yok, bize doğru gelmeye devam etmelerini bir türlü ciddiye alamadık. Dağıldık işte, bitti diye düşünüyoruz. “Taksi çevirelim” dendi. İlk gördüğümüz taksiyi durdurduk. Başka taksi olmadığından sanırım hepimiz ona sığdık ve her yanımız polis doluverdi! İndirildik. Kimliklerimiz toplandı. Güneşte dikilmeye bırakıldık. Gbt’mize bakılacak ve bırakılacağız gibi görünüyordu. Buse canlı yayınla ahvalimizden insanları haberdar etti. Avukatımız Levent hemen geldi. Arkadaşlar aramaya, mesaj atmaya daha o zaman başladı. Bizler de bekletildiğimiz güneş altında bir yandan gullüm (şamata) yaparken bir yandan insanları haberdar ettik.

Tek taksiye sığmıştık. İki devriye aracında Feriköy karakoluna intikal ettik. Karakolda birkaç kişi var. Biz neden oradayız, ne yapılacak, kimsenin haberi yok. Kapı önünde sigara içiyor, sohbet ediyor, etrafa mesajlar atıyor, selfiler çekip, canlı yayın yapıyoruz. Şimdi artık üç avukatımız var. Benim de Lezbifem okuma grubumdan, o sıra yakınlarda olan üç arkadaşım gelmiş, gülüşüyoruz.

Kimliklerimizi dağıttılar. Dediler ki gidebilirsiniz. Aaa tamam. Şugar. “İkili ikili gidin yine almasınlar” dediler. Olur. Çıktık. İleride köşede market var. Önünde dondurma. Hepimiz hak ettiğimizi düşünüyoruz. Bademli mi alalım, magnum mu daha leziz derken hop yine polis. Tutanak tutmayı unutmuşlar! Elde dondurmalar kuzu kuzu döndük. Çok usluyuz.

Asıl gözaltı bundan sonraymış. Biraz sonra cep telefonları toplandı. Polisin içinde Buse’yi takip edenler olsa gerek, face’den yaptığı yayına uyanmışlar. Karakoldakiler her şeyden bihaber, neden alındığımızı soruyorlar. Başkomiser geldi. Bizim sigara izinleri kalktı. En son ikişerli sıraya konmuştu halbuki, yuvarlanıp gidiyorduk. Sohbetimizi çekemedi, geldi bağırış çığırış. Gürültü yapmayacakmışız, etrafı rahatsız etmeyecekmişiz, nasıl bağırıyor. Demin sohbetin keyfini süren genç polisler tırım tırım uzadı, şov belli ki onların eğitimi için. Levent’i dışarı çıkarmaya kalktı. Olmadı tabii. Levent 149 diyor başka bir şey demiyor. “Sen mi bana öğreteceksin 149’u!” “Evet öğreteceğim, çünkü belli ki bilmiyorsunuz!” Ah içimizin yağları nasıl eriyor. Başkomiser kendi kendini madiledi (gıcıklık/ pislik yaptı). Levent de bir adım geri atmadı. Madiliğe madilik demiştik aramızda, onlar üstümüze gelirse biz de onlara zorlaştırırız. Birazdan bir şey olmamış gibi süreci başlattı. Levent’e de bir ara “Kusura bakma” demiş!

Üst araması olacak. Tabii ekip oldukça karmaşık. Kimlikler, isimler, renkler… Çok belli ki memurların kafası da karışık. Bu grup “nasıl” yani? Hepsi mi “öyle”? “Ya size bakıyoruz sanki hiç…?” ne diyeceğini, ne soracağını da bilemiyorlar. Levent beyanlarımızı soruyor. Kimler üst araması için kadın memur istiyor, kimler erkek? O konuda karakol şov yaptı. Kimi istiyorsak, beyanımız neyse o. Beyaz önlüklü bir doktor kadın geldi, kadın tarafından aranma talep edenlere. Bir odaya alındık. Aynı başkomiser geldi. Baktı. “N’apıyorsunuz siz?” dedi. “Var mı üstünüzde bir şey?”,  “Yok”. “Çıkın” dedi, çıktık. Karakol kamerasında arama yapılacak odaya nizami olarak alındığımız kayıt olduktan kelli ötesi mühim değilmiş demek. Sonra hastane. Klimalı polis otosu. Şevval neden kelepçelenmediğimizi soruyor. “Ne yapsak kelepçelenirdik?” Cevap “İnisiyatif.” Yani kelepçelenmediğimizde, kelepçelendiğimizde, ters kelepçelendiğimizde “inisiyatif”, aklımızda bulunsun… Hastane’de soruyorlar, “İyi misiniz, şiddet gördünüz mü?” “İyiyiz. Görmedik”. Yine de az biraz başkomiserin gıybetini yapıyoruz, madem sordunuz, bize göre aklı pek yerinde değil, çevresindekiler için tehlike arz ediyor.

Tekrar karakol. Bir sigara içebiliyoruz. İfadeler tamam ve bitti. Dışarıdayız.

Ne oldu? Neden alındık? Neden bırakıldık? Onca kâğıt, onca mesai neden harcandı? Kime ne faydası oldu? Caydırıcı mı oldu şimdi bizim için? Yo… Dayanışmalar kuvvetlendi. Çok tatlı bir ekiptik, sohbet ettik, güldük, eğlendik. Bağırma çağırma anlarında hiç ajite de olamadım. Baktım arkadaşlarım da öyle. Levent de bağırıyor ama kendini duyurmak için. Her şey karikatürize. Tiyatro. Ama neden?

Daha zor koşullarda ve daha uzun sürelerde gözaltılar var. Nezarethaneye konulan, ters kelepçe yapılan, çıplak arama tehdidi olan…

Tüm bu sistemin şiddetinin, kendi kırılganlığından olduğunu görmek bana iyi geldi. Çok yolumuz var, ama yola da çıktık çoktan. Yok sayamayacakları noktalara geldik. Örtüp saklayamıyorlar, başka yerden çıkıyoruz. Bağırıp susturamıyorlar, biz daha çok bağırıyoruz, madiliğe madilik. İnatla, ısrarla, sürekli, mola vermeden, bazen yavaş, bazen koşarak, bazen dondurmamızı yalayarak, var olarak, burnunuzun dibindeyiz, buradayız, gitmiyoruz diyerek, biz bu yolu yürürüz.

Aşkla var oluyoruz, nefretle bitmeyiz.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here