Bin yıllara dayalı kökenleri olan kadın düşmanlığı; kadınların bedensel kapasitelerine duyulan öfke, güvensizlik, kıskançlık, nefret duygularıyla ilişkilidir ve bedensel imkanlarını köleleştirme, sömürme, kontrol etme arzusuyla çakışır. Kendini hangi örtü altından gösterirse göstersin bildiğimiz bir şey var: Kadın düşmanlığı, kadınların kendi bedenleri ve hayatları üzerine, başkalarının “söz söyleme” hakkına sahip olduğu yanılsamasıdır. Söz söyleme hakkı ve meşruiyetini elinde bulundurmak, sürekli güç çarpışmaları içerisinde yalnızca kurumsallaştığı ölçüde—yani sistematik olarak zor, baskı, tehdit, bezdirme, ikna araçlarını kullanan yapılar inşa edebildiği ölçüde olanaklıdır. Yoksa çoğu zaman söz konusu olan, yüksek düzeyde çelişkili, yaşamın çeşitliliğine kıyasla oldukça kısır, görüsüzlük ve had bilmezlikle kuşatılmış söylem denemelerinden ibaret. Mizojini, Aristotales’in “özgür vatandaş”ın—köleler ve özgür ya da değil fark etmeksizin kadınlar hariçtir—yönettiği polisinden IŞİD’in kadın köle pazarlarına, Ortaçağ Avrupası cadı avlarından günümüzde cins kırıma dönüşmüş kadın cinayetlerine[1], bekaret ya da etek boyu bekçiliğinden kadın sünnetine [2]uzanarak koca bir tarihi kuşatan bir kavram. Bazı mizah biçimlerinin cinsiyetçilikten öte mizojinik olduğunu düşünüyorum, arkalarına aldıkları tarihsel anlatı bakımından kadın düşmanlığı ile yollarının çok daha büyük ölçüde kesiştiğini.

Bir edebi söylem türü olarak mizah, gündelik hayatın her yanını kuşattığı gibi kitap satırlarında, gazete köşelerinde, tiyatro perdelerinde dolanıp duruyor. Bizim içinse ezici toplumsal koşulların yüküne direnebilme aracı olarak müfredatta. Maalesef biraz da zorunluluktan üretiliyor ve zorunlu mizah kadar acıklı bir şey yok. Koca bir toplum mecburiyetten gülüyor, güldürmeye çalışıyor gibi. Bunu da fevkalade zekice, zengin bir dille yapıyor. Tek tipçi devlet zorbalığı arttıkça mizahi zekanın ucu da iyice sivriliyor. Oldukça gelişmiş görsel-işitsel doküman oluşturma, düzenleme araçları sayesinde de gün içerisinde bir meseleye dair onlarca şey dolaşımdaki yerini alıyor. Bu meselenin bir yanı. Diğer yanı ise hafif muşmula tadında. Dümdüz, hiçbir fikri mesai harcamadan üretilmiş, bildik kalıpları kullanan bir mizah dili, yalnızca belli kodlar—çoğunlukla bir azınlığı aşağılama, bir varoluşu küçük düşürme—üzerinden tekrar edip duran, oldukça sıkıcı ve basmakalıp. İşte, ezber yolla yapılan bu mizah türüne tüm kadınlar hangi görüşte olurlarsa olsunlar karşı çıkmalılar. Çünkü bu tip “ezber mizah”, zorba ve tek tipçi iktidar dilinden hiç de azade değil. Ekseriyetle cinsiyetçilik, kadın düşmanlığı, ırkçılık, homofobi, tek tip beden dayatması gibi alışılagelmiş enstrümanlar ile kendini oluşturuyor ve özgürleşme mücadelesine taban tabana zıt bir söylemi üretip pekiştiriyor.

Ezber mizaha karşı post-modern mizah

Mizah risk almaktır. Çünkü bir yanı kendi zihinsel haritanı, öte yanı toplumsal kodları ifşa eder. Nasıl acı tadı farklı farklıysa—biberin karası, pulu, kurusu, yaşı—ve hissedilirse mizahi iğneleme de öyle hissedilir. Her bir tür başka bir tat. Mizahın uzun yıllar birikmiş önyargılara, cinsiyetçiliğe yaslanan fevkalade sıkıcı versiyonun yanı sıra herkesi güldürebilme kudretine sahip türleri de var. Bu tür Gezi Direnişi ile patlama yaptı. Sonrasında arka arkaya gelen versiyonlarıyla önünü alamadık. Şimdi memleketin her bir travmatik, dramatik gelişmesi böyle bir dolu şaka üretilmesine vesile oluyor. 7 Haziran 2015 genel seçimlerini hiç eden AKP, aylarca süren hükümetsizlikten sonra erken seçim kurnazlığıyla toplumun diğer yarısını ötekileştirme macerasına ivme kattığında (1 Kasım 2015 genel seçimleri) ekşisözlük’te seçim sonuçları hakkında tek satırlık bir yorum vardı: “tolga abi ben basıyorum, basıyorum, Hügo gitmiyor.” Bu cümle, ilkel tuşlu telefon teknolojisine bile hayretle yaklaşılan 90’lar TV programıyla bir defa yolu kesişmiş herkes için komik. Cinsiyeti, ırkı, yönelimi ne olursa olsun bu deneyimi paylaşan herkesi gülümseten bir şaka. Peki ya düz mizaha gerçekten hepimiz gülüyor muyuz?

Linç ile meşrulaştırma, sansür ile ifade özgürlüğü arasında kalın bir çizgi olduğuna inanıyorum: eleştiri. Bu kalın çizgiye basarak eleştirel tutum almaya daha fazla mesai harcanırsa mizahın ille de ezber formlarına sarılmak, onları ifade özgürlüğü olarak savunmak zorunda kalmayacağız. Gezi Parkı Direnişi, ezberden yapılan mizah ile zekice o anın koşulları içinden üretilen, yaratıcı, etkili mizah arasındaki farkı tartışmak için oldukça verimli. Direniş boyunca yollar, duvarlar, dükkan kepenkleri, yer gök şakalar ile dolmuş idi[3]. Bu mizahın en belirgin özelliği belli bir kültürel birikimi, o birikim içerisinden seçme ve yorumlama emeği gerektirmeleri. Tarihsel anlara ve üretimlere atıf yapan ve başka türler ile ilişkisellik kuran bu şakalar, 2000’li yılların favori bilgisayar oyunlarından filmlerine, yerel şive ve dil özelliklerinden futbolculara, şiirlere, şarkılara bir dolu kültürel üretimi mekana çağıran özel bir kullanım tarzına sahip. Haliyle kadınları güldürdüğü kadar erkekleri, heteroları güldürdüğü kadar eşcinselleri, gençleri güldürdüğü kadar orta yaşlıları da güldürebilen kuşatıcı, tesirli bir mizah. Aynı anda sokaklarda, Tayyip Erdoğan’ın annesine ve daha bilumum kadınlık haline küfür eden içerikler, ezber “şaka”lar da vardı. Bunlardan bir ikisine bakmak yeterli olacaktır. “O.Ç. Tayip Erdoğan” söylemine yanıt barikatlarda direndikten sonra park içinde yerlerini alan seks işçisi kadınlardan geldi: “Biz orospular, Tayyip Erdoğan’ın bizim çocuğumuz olmadığından eminiz.” Bir diğeri ise ellerinde boya kovalarıyla cinselliği bir çeşit tecavüzcü zihniyetle eşitleyerek edilen ve kadın bedenine yönelik aşağılama içeren küfürleri silen feministlerin hamlesiydi. O günlerde de konu mizah, ifade özgürlüğü başlığı altında tartışılıp sansür karşıtlığı hattından da meşrulaştırılmaya, savunulmaya çalışılmıştı. Peki ama erkeleri olduğu kadar kadınları da güldürebilen bir mizahi söylem varken dışlayıcı, aşağılayıcı, ayrıştırıcı mizah dilini bir çeşit özgürlük olarak görmek, kabul etmek zorunda mıyız? Bunu tek tipçi devlet ve bildikçi mizah diye özetlemek mümkün. Bu bildik işbirlikçiliğe katlanmak “zorunda mıyız?” Üstelik de son yıllarda yaşananlar ve iletişim teknolojilerindeki radikal dönüşüm bizlere çok daha bereketli, metinlerarası dolaşan, üzerine kafa yorulmuş bir mizah dili yaratma imkanı sunarken kupkuru, dümdüz, emek verilmemiş üstelik de tarih kadar eski mizojiniye sırtını yasladığı da aşikar olan bu tarzda ısrar etmek neden?

Post-modern mizah olarak özetlediğim çoklu kaynaklardan beslenerek oluşturulmuş mizahın ikinci ve en önemli kısmı politik olasılıklara imkan tanıyan konumlanışı. İğnelerinin sivri ucuna iktidarı, güçlüyü, norm olduğu iddiası taşıyanı koyması. Bu mizah bir nevi merkezkaç etkisine sahip. Mizahi kuvvet kesildiğinde bile kımıldatan, harekete geçiren bir etkisi var. İktidarı delik deşik etmenin yanı sıra yer verdiği şeyler ise yaşam deneyimlerinin zenginliği, hayatın kendisindeki ve kültür süreçlerindeki absürtlüğü yakalamak. Herhangi bir tarihsel ön yargıya sırt sıvazlatmayan, ezber anlatılarla paslaşmayan bir konumlanış. Bunlar için biri Türkçe, öteki Türkçe-Kürtçe olan Türkiyeli iki örnek gösterebilirim: Zaytung ve Tolaz. [4]

“Cinsiyetçilik evrenseldir,” ile Evrensel cinsiyetçidir arasındaki fark

Sefer Selvi’nin Evrensel gazetesindeki karikatürü vesilesiyle tekrar gündemimize gelen mizah ve cinsiyetçilik konusunda kafa yormak istiyorum. Coğrafyalar üstü, kadın düşmanlığı formalarının evrenselliği ile cinsiyetçiliği üreten (çünkü karikatürü yayınlamakta beis görmeyen) bir pozisyona düşmüş bir muhalif gazete arasındaki yaklaşma ve uzaklaşmaları anlamak için buna ihtiyaç var.

Sefer Selvi, adalet temsili olan kadını hamile göstererek “adaletin bellendiği” çağrışımlı karikatürüne gelen eleştirileri göğüsleyemedi. Ürettiği mizah tarzının dümdüz bu anlama geldiğini kabul etmek yerine karikatürde esasen yozlaşmış ve kirlenmiş adalete dikkat çekmek istediğini, yanlış anlaşıldığını söyledi—hem de kendisinin ne kadar da kadın haklarına destek veren biri olduğunu söyleyerek. Kendisi, Ali Rıza Binboğa’nın “En büyük feminist benim, başka büyük yok,” dediği şarkıya da eşlik ederken mutlu biri olabilir o halde. [5]Bu süreçte bazı kadınlar, eleştiriyi doğrudan Evrensel’e saldırı olarak okudu. Bazıları karikatürü eleştirenlere cevaben sansür üzerinden argüman üretmeye çalıştı. Eleştirenlerden bazıları eleştirirken dozu kaçırınca kelle avcısı gibi görüldü. Oysa basitçe AKP’nin yasama ve yargı uygulamaları “adalet heykelinin karnını şişirdi” diyen karikatür, bana, kadınlara yönelik saldırıları, tecavüzleri, çocuk istismarlarını hatırlattığı kadar karikatürleştirilip bellenen bedenin yine kadın bedeni, aşağılananın kadınların doğurganlık imkanı olduğunu hatırlatıyor ve Selviciğim adalet heykeli kadını hamile çizerek “adaleti bellediler” esprine kadınların büyük bir kısmı gülmüyor, gülemiyor. Gerçekten özgürlükten, mizahtan anladığımız bu mu? Toplumun yarısını oluşturan kadınların—hadi tamamını olmasın—birçoğunun kanını donduran bu karikatürden vazgeçmek bu kadar mı zor? Yediden yetmişe hiç kafa yormaksızın herkesin anlayacağı dümdüz bir anlamı olan, zekasız ve hiç de komik olmayan bu karikatürü yayımlarken ve tepkilere rağmen saatlerce kaldırmazken Evrensel’in payına düşen de cinsiyetçiliğin evrenselliği vurgusu. Bu karikatürdeki cinsiyetçiliği bir bakışta (ve çok bakışta) görememek, göze inen evrensel cinsiyetçilik perdesinden. Gözlerdeki birçok perdeyi emek emek kaldırmaya çalışan bir yayın organının kendi payına düşen hesabı yapması gerekirdi. Bunun yerine eleştirileri baypas edip, hadi bastırmayı demeyeyim de, sümenaltı etmeyi tercih ettiler.

Evrensel’de yer alan karikatürü çizen Sefer Selvi başta olmak üzere, tecavüzün şakası olmaz diyerek karikatürü eleştirenleri sansür üzerinden kıskaca almaya çalışanlar, ifade özgürlüğüdür deyip kestirip atarak eleştirel sesi boğanlar, eleştireceğim derken nedensel bağları kurmayı ihmal edenler hep bir olup inceltilmiş ve kuşatıcı mizahın bildikçi mizaha karşı savaşında  neyin savunusuna giriştiklerini iki kere düşünmeli. Hepimizi güldüren bir mizah mümkünken bu aşağılayıcı, küçük düşürücü mizah tipine tamah etmeyelim. Selvi’nin mizahına karşı, bir vapurun güvertesindeki korkuluğunun tahtasına zarifçe iliştirilmiş, kısacık ve insanı hüzünle gülümseten anonim bir mizah ile bitireyim: Olmasaydı Solumuz Böyle. Vapurda keyifle çay içerken görülünce müstehzi gülümsemeler yaratan bu örnekleri çoğaltırken belli bir zümreye düşmanlığı yeniden üreten her türlü mizahı eleştirerek törpülemeye, bu mizahın çürüklerini göstermeye devam edeceğiz.

[1] Olağanüstü hal ilan edilen Temmuz 2016’dan Aralık 2016’ya kadar öldürülen kadın sayısı 147. Ocak, Şubat, Mart, Nisan 2017 dahil edilince OHAL koşulları altında katledilen kadın sayısı 250’nin üzerinde.

Evrensel Gazetesi, Aralık 2016, “OHAL döneminde 147 kadın katledildi”, .https://www.evrensel.net/haber/299930/ohal-doneminde-147-kadin-katledildi, Son erişim: 17.05.2017.  Bianet, “Bianet Şiddet, Taciz, Tecavüz Çetelesi Tutuyor”, http://bianet.org/kadin/bianet/133354-bianet-siddet-taciz-tecavuz-cetelesi-tutuyor, Son erişim: 17.04.2017.

 

[2] Kadın sünneti, klitorisin belli bir kısmı ya da tamamı ya da hem klitoris hem iç dudaklar kesilerek yapılan, cinsel açıdan kadınları sakat bırakan özellikle Afrika’da yaygın olmakla birlikte Orta Doğu’nun bazı bölgelerinde ve bazı Asya ülkelerinde görülen cerrahi bir operasyon. Kadın sünneti, Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü ve bazı ülkeler nezdinde genital sakatlanma olarak adlandırılıyor. Konu hakkında verilerden oluşan bir derleme için https://onedio.com/haber/bir-orta-cag-iskencesi-olan-kadin-sunneti-hakkinda-bilmeniz-gereken-her-sey-527010

 

[3] Listelist, “Gezi Parkı Direnişini Anlatan 110 Duvar Yazısı”, Haziran 2013, http://listelist.com/gezi-parki-direnisini-anlatan-83-duvar-yazisi/, Son erişim: 17.05.2017.

 

[4] http://www.zaytung.com/ , https://twitter.com/tolazorg

 

[5] https://www.youtube.com/watch?v=FdnhYb-vCa0

 

 

 

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here