Kadınlara yönelik erkek şiddetini ‘dini şiddet’ yaftası altına gizlemek, neden tercih edilebilir bir strateji oluyor?

img_3116

Son haftaların en sıcak gündemi, Abdullah Çakıroğlu’nun otobüste yolculuk eden bir genç kadına ‘şort giydiği için’ saldırması oldu. Peki, erkek şiddetinin her veçhesiyle hayatımıza çullandığı zamanlarda, bu olay hangi bam teline dokundu da diğer gündemlerin önüne böylesine geçmeyi başardı? Yanlış anlaşılmasın, yaşanan şiddeti talileştirmek/önemsizleştirmek değil maksadım: Fakat bu olay, bir yanıyla pek çok şiddet biçiminin ne kadar kanıksandığını, ‘yeni’ formların gündemde kendisine yer bulmasının ‘eski’ formlara göre daha kolay olduğunu fark ettiriyor. Öte yandan, olayın şu anda feministlerin tartışmakta olduğu/tartışması gereken pek çok meseleyi birden kestiğini, dolayısıyla üzerinde düşünülmesinin, tartışılmasının, yazılıp çizilmesinin de yararlı olacağını düşünüyorum. Fazla iddialı olmaksızın, bu yazıda daha ziyade ortaya sorular atmakla yetineceğimi, verecek cevaplarımınsa pek az olduğunu baştan belirteyim.

Başörtüsü ve haşemadan sonra şort da, bu olay vesilesiyle, sembolü yoğun giyim eşyaları arasında yerini almış oldu. Türkiye’de yaşayan bizler, şortun neyin sembolü olarak iş gördüğünü durup bir düşünmeye ihtiyaç duymaksızın anlıyoruz: Şort, açık / ‘modern’ / ‘laik’ gibi, birbiri arasında doğrudan geçişkenlik olmayan, ama belli bir bağlamda birbirini çağrıştırma yoluyla sembolik bir anlam kazanan kelimeler silsilesinin bir göstereni. Bu anlam silsilesi, farklı kesimler için farklı anlamlara açılan bir kapı işlevi görüyor; söyleyene ve dinleyene göre, silsilenin devamı özgür/ahlaksız, uygun/uygunsuz, gitgide arzu edilir/kabul edilemez’e varıyor. Bu anlamların bu şekilde sabitlenişi, Türkiye’deki kamusal alanı tamamen kaplamış durumda. Olayın ardından çeşitli cenahlardan yükselen sesler, bu alanın bir panoramasını sunuyor: Başbakan Binali Yıldırım “tasvip etmezsen mırıldanırsın” diyerek şort giymenin aslen tasvip edilmeyecek bir davranış olduğunu teslim etmiş oldu: Kadın Dernekleri Federayonu Başkanı Canan Güllü şort giymenin en en en temel hak ve özgürlük olduğunda ısrar ederek, literatüre ‘dinsel suç’ kavramını hediye etti; Beşiktaş Belediyesi Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Hasan Anıl Cansızoğlu ise kadın erkek herkesi şortlarıyla Beşiktaş’a gelerek eylem yapmaya çağırdı. Naçizane, benim burada çıkan her sese itirazım, kendi kendimeyse sormak istediğim pek çok soru var.

Şort giymenin kendisini tartışmaya kesinlikle niyetim yok, zira ortada tartışmaya değecek bir şey görmüyorum. Yani Binali Yıldırım’a cevaben bir şey söyleme lüzumunu hissetmiyorum.[i] Fakat diğer iki çıkışa ilişkin rahatsızlıklarımı bir tartışma açma gayesiyle seslendirmeyi elzem buluyorum. Yukarıda bahsedilen anlam kalıplarının içine sıkışmaktan hiç gocunmadan şortu bu verili anlamlarla alıp bir bayrağa dönüştürmek ne demek? Bir erkek şiddeti edimini ‘dinsel suç’ diye tanımlama gereği nasıl bir politika yapma tarzına tekabül ediyor? Bu tarz politikaların kadın mücadelesine kazandırdığı ya da mücadeleden alıp götürdüğü nedir?

Tıpkı şortun kendisine hangi anlamların yüklendiğini bildiğimiz gibi, şort giyen bir kadına yönelik saldırıyı ‘dinsel suç’ olarak adlandırmanın da ortak anlam dünyamız içinde nereye oturduğunu otomatik olarak anlıyoruz. Oysa şort ve din arasındaki bağlantı hiç de o kadar ayan beyan değil, dolayısıyla bir an üzerinde durulmayı hak ediyor. Burada işleyen varsayım serisi, şort giymenin basitçe herhangi bir kıyafet giymekten farklı olarak belli bir hayat tarzını temsil ettiği, bu hayat tarzının ‘dini’ değil laik olduğu, dolayısıyla şort giyen bir insana yönelik saldırının yalnızca ve kati surette şortta temsil bulan bu hayat tarzına yöneldiği. Saldırganın önce serbest bırakıldıktan sonra apar topar, bu kez “halkı kin ve düşmanlığa teşvik” ve “inanç düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engellemek” suçlarından tutuklanışı, bu ‘dinsel suç’ mantığının aynadaki aksi adeta: Keza söz konusu kanun maddelerinin içeriğiyle bu olay arasındaki bağlantıyı kurmak, yukarıda bahsettiğim varsayımlar olmadan imkansız. Doğrudan TCK’den alıntılarsak, burada tanımlanan suçlar, “adet ve şahıs olarak muayyen olmayan toplum kesimi üzerinde kin ve nefret duygularının oluşumuna veya mevcut duyguların pekişmesine etkide bulun[mak]” ve “[c]ebir veya tehdit kullanarak, bir kimseyi dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan ya da bunları açıklamaktan, yaymaktan men [etmek].” Yasada belirtilmiş aidiyetleri (yani din, mezhep, etnisite, bölge…) konusunda hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bir kadın hangi anlamda ‘muayyen olmayan bir toplum kesimi’ne ait sayılabilir? Peki şort giymek hangi inancı ya da düşünceyi dışa vurur? Açık ki, söz konusu ‘kin ve düşmanlık’ın ekseni ancak dindar/muhafazakar’a karşı seküler olabilir, ve şort giymek de laik düşünce tarzını (görünüşe göre dolayımsız biçimde) ifade eder. Yani bu suç edimini ‘dinsel suç’ olarak tanımlayan kadın dernekleri de, saldırganı TCK 216 ve 115’ten tutuklatan savcı da, toplumun aynen bu şekilde yarılmış olduğu kabulünden hareket ediyor. Dahası, her ikisi de var sayılan bu toplumsal ‘bölünme’ üzerinden bir suç tanımı uydururken, yaşanan erkek şiddetini görünmez kılıyor.

Oysa tartıştığımız konunun din olup olmadığını dahi bilmiyoruz; saldırganın verdiği ifadelerde herhangi bir dini referans yerine “Kapalı giyinse tahrik olmazdık.” gibi sonuna kadar ataerkil kalıplar görüyoruz. Velev ki saldırgan, gerçekten de kadınların bedenlerinin belli yerlerinin kamusal alanda görünmemesini savunan bir din anlayışı içerisinden hareket etmiş olsun. Ki evet, bu konunun ortak anlam dünyamızda bu şekilde yer etmesi elbette tesadüf değil; gerçekten de kadın giyim-kuşamı, bedeni, cinselliği ve kamusal alandaki yeri konusunda saplantılı bir İslam anlayışı Türkiye’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde mevcut. Ve evet, son yıllarda Türkiye’de ya bu anlayışı sahiplenen insan sayısı arttı ya da artık kamusal alanda bu anlayışın seslendirilmesi daha kolay/meşru hale geldi. Netice itibariyle hem gündelik hayatta hem de düşünsel ortamda, bu anlayış hem fiziksel hem sembolik olarak daha agresif biçimde dayatılıyor. Bunu yadsımaksızın yine de sormak gerekiyor: Dini bu yoruma eşitleyerek, dini-muhafazakar/seküler denkleminden bu derece emin olarak, politikamızı buradan kurarak yol almak bize ne kazandırır?[ii] Özellikle bu çeşit şiddetin yöneldiği öznenin şort giyen (ya da küpe takan vesaire vesaire) erkek yerine şort giyen bir kadın olmasındaki normalliği görmezden gelmek pahasında din konusuna vurgu yapıyorsak? Yani, kadınlara yönelik erkek şiddetini ‘dini şiddet’ yaftası altına gizlemek, neden tercih edilebilir bir strateji oluyor? Benim buradaki itiraz noktalarımın biri, tartışmaları din/laiklik ikiliğine kilitlemenin tehlikesine ilişkinse, ikincisi de erkek şiddetinin failini bu kadar hevesle saklamanın bizi kaçınılmaz olarak götürüp hapsettiği siyasal ufkun, ‘kadın erkek el ele kadınları kurtarmak (ya da farkındalık yaratmak)’ olması.

Peki böyle bir şiddet edimini gerçekleştiren bir kişinin cezalandırılmasının mevcut hukukta tek yolu söz konusu maddelerse, bununla barışık mı olmalıyız? Mesela biz feministler, tarihsel olarak başta Kürtler olmak üzere muhalifleri yargılamak ve tutuklamak için kullanılmış bu ‘bölücülük’ suçunun erkek şiddeti davalarında kullanılması karşısında ne hissediyoruz? Dünyanın çeşitli yerlerinde tartışılmakta olan, erkek şiddetinin nefret suçu kapsamına alınması tartışmalarına neresinden dahil oluyoruz?[iii] Ceza hukukunun cinsel/cinsiyetçi suçlara müdahalesinin genellikle zaten ezilen konumda olan grupları daha da fazla baskı altında tutmak için kullanıldığı pek çok tarihsel örnek[iv] hafızalarımızda canlıyken, bizler ceza hukukundan neler bekliyoruz? Saldırıya uğrayan genç kadının medyaya yansıyan ifadelerinde tanık olduğumuz korkusunu, çaresizliğini ve öfkesini gözetecek ama başka ezme/ezilme ilişkilerini katmerlemeyecek bir ceza hukuku nasıl mümkün olur?

Umalım ki Çatlak, bu konuları tartışabileceğimiz bir zemin olsun.

[i] Öte yandan, ülkenin başbakanının ‘hukukta olaylara kitabi bakılmasından’ ve ‘toplumsal tarafa bakılmamasından’ yakınmasını son derece tüyler ürpertici buluyorum. Linç kültürünün yukarıdan aşağıya inişi demek ki böyle olacaktı.

[ii] Her ne kadar Türkiye’deki politik ortamın analizlerinde artık klişe hale gelmiş olsa da, kutuplaşma meselesini ciddiye almak gerekiyor. Çünkü unutmamak gerekir ki, oturmuş olduğu klişe yerin ötesinde, din üzerinden kutuplaş(tır)ma bir iktidar stratejisi: başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’nun pek çok köşesinde bilfiil uygulanmakta olan, ve iktidarlar açısından başarılı, toplumsal olaraksa apokaliptik bir strateji. Dinle ilgili işlemekte olan başka iktidar stratejileri de elbette mevcut, ve bunları tartışmak kesinlikle gerekiyor ama tartışmayı açarken hangi ön kabullerden yola çıktığımıza da bir dönüp bakalım.

[iii] Geçtiğimiz aylarda, İngiltere’nin Nottingham kasabası, laf atmak, rızasız fotoğraf çekmek vs. gibi kadınlara yönelik çeşitli cinsiyetçi hareketleri nefret suçu kapsamında cezalandırılabilir olarak tanıdı. Amerika’nın çeşitli yerlerinde de benzer yasalar mevcut.

[iv] Akla ilk gelen, küresel Batı’da ‘aile içi şiddet’ konusundaki yasaların ağırlıklı olarak ırksal ve etnik azınlıkları hapsetmek için kullanılması. Daha güncel bir örnek, New York’ta ‘toplu taşıma araçlarında bacaklarını açarak oturma’nın suç olarak tanımlanmasından beri, polisin bu yasayı siyah ve Latino gençleri terbiye etmek için kullanmaya başlamış olması. Daha eve yakın bir örnek olarak, TCK’nin uzun süre kadın cinayetlerini ‘namus cinayeti’ ve ‘töre cinayeti’ olarak ayrıştırıp, ‘töre’nin taşıyıcıları olarak Kürtleri daha ağır biçimde cezalandırması verilebilir.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here