Ebru Aykut, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde 19. Yüzyıl Osmanlı taşrasında kundaklama ve zehirleme vakaları üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamladı. Toplumsal cinsiyet, tıp tarihi, hukuk tarihi, suç ve ceza tarihi çalışıyor. Kendisiyle, Osmanlı’da değişen kanunlar ve tıp, zehirleme, cinayetler, canına tak eden kadınlar üzerine sohbet ettik. 19. Yüzyıl Osmanlı’sından bugüne “hayatlarına sahip çıkan” kadınları konuştuk.

Kişisel olarak konun ilgimi şöyle çekiyor; 2012’de feministlerin dava takibi üzerine ben bir master tezi yazmıştım. 2000’ler kadın cinayeti davalarının çok takip edildiği bir dönemdi, ben de içindeydim, mahkemelere gidilen, kadın cinayetlerinin kolektif olarak takipçisi olunan, sadece İstanbul değil birçok ilde mahkeme süreçlerinin gündeme getirildiği bir dönem. Ben de tez için mahkemelere çok gittim, tutanaklara baktım, avukat ve aktivistlerle görüştüm. Kamusal olan bir şeyin aslında kamusal olmayan kısmını kamuya açma gibi bir şey yapmaya çalıştım ve neden bu hukuk önünde mücadelenin feminist mücadelenin bir parçası olduğuna değinmek istedim. Senin çalıştığın bu konu, yani Osmanlı cephesinden, hukukun nasıl pratik edildiği, kadınlar cephesinden bunun nasıl bir şey olduğu, kadın erkek eşitsizliği vs. çok ilgimi çekti.

Daha genel anlamda ise senin konunun bizler için bilhassa şöyle bir anlamı var; 2015’te İstanbul Feminist Kolektif (İFK) “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor” ismiyle bir rapor çıkarmaya başladı, bir şekilde erkek şiddetine karşı koyan, meşru müdafaada bulunan kadınları kayıt altına alan raporlardı bunlar. O dönem, kadın cinayetlerinin takibiyle, feminist harekette hukuk ile ilişki bir noktaya gelmişti; hem hukukun mücadele alanını kaplamasına bir itiraz vardı hem de bize gelen talepleri kabul ederek tek tek dava takip etme konusunda politikamız açısından soru işaretleri. Tartışmalar sonucu, İFK raporları bağlamında, birkaç kadının davasını birlikte yürüttük, belki medyada en bilinenleri bunlar, Nevin, Çilem, Yasemin, Hasret davaları. Raporlar bitti ama bir kısım dava sürüyor. Dolayısıyla senin Osmanlı’da kocalarını öldüren kadınlara dair yaptığın çalışma çok ilgimizi çekti. Sen nasıl bu konuyu araştırmaya karar verdin?

Açıkça söylemek gerekirse, ilk başta hiç böyle bir amacım yoktu; zehirleme vakalarını, kocalarını zehirleyen kadınları çalışacağım aklıma bile gelmezdi doğrusu. Feministim, ancak bu konuya ilgim seninki gibi güncel politik bir dikkatin neticesi olmaktan ziyade Osmanlı arşivlerinde araştırma sürecinde şekillendi diyebilirim. Aslında zehirle işlenen cinayetlere dair Türkiye’de olmasa da Avrupa’da genişçe bir literatür mevcut, ama 2007’de tez konumu belirlemeye çalışırken henüz bu literatüre de pek aşina değildim. O vakit Tanzimat sonrası idam cezası çalışmayı düşünüyordum, dolayısıyla eşkiyalık, kundakçılık, taammüden cinayetler gibi ceza kanunlarına göre idam cezası gerektiren tüm suçlarla ilgileniyordum. Osmanlı’da 1840 Ceza Kanunuyla birlikte şerî hukuka göre kul haklarını ilgilendiren, kişilere karşı işlenen suçlar da devlet tarafından düzenlenmeye başlanıyor, bunlar artık kamu davası haline geliyor. Katl töhmetiyle tutuklananlar hem şerî mahkemelerde hem de yeni kurulan meclislerde (1860’lardan itibaren nizamiye mahkemelerinde) ceza kanununa göre yargılanıyor. Yani şerî mahkemede maktulün veresesinin, yani varislerin talepleri ne olursa olsun –katili bedelsiz/karşılıksız affedebilirler örneğin- katil mutlaka ceza kanununa göre de yargılanıp hüküm giyiyor, hapis veya kürek cezası alıyor. Ancak yine de cezalandırmada temel prensip, veresenin şerî haklarının korunması tabii. Örneğin varisler kısas talep etmezse, devlet belli istisnalar dışında ceza kanununa bakarak katili idam edemez. Keza, varisler kısasta ısrarcı oldukları takdirde, devlet idam cezasını başka bir cezaya çeviremez. 1858 Ceza Kanunu ise daha radikal bir dönüşüme yol açıyor.

1840 ve 1851 Ceza Kanunlarında açıkça tanımlanmayan bazı suçlar –örneğin zehirleyerek adam öldürme ve kundakçılık- 1858’de idam cezası gerektiren suçlar olarak tanımlanıyor. İşte ceza hukuku alanında kapsamlı dönüşümlerin yaşandığı, devletin şerî hukuku ilgilendiren meselelere müdahil olduğu böyle bir döneme bakarken, arşivde katalogları karıştırıp farklı konularla ilgili dava dosyalarını okurken, kadınların işlediği cinayetler ilgimi çekmeye başladı. Sen de biliyorsun mahkeme kayıtlarını, bir jargon vardır, genelde birbirini tekrar eder. Ancak okuduğum, nizamiye mahkemelerinde görülmüş cinayet davalarına ait dosyaların pek çoğunda istintaknameler, yani sorgu tutanakları da vardı. ATA’da ders alırken istintakların önemini uzun uzun konuşmuştuk. Bunlar soru-cevap şeklinde tutulmuş kayıtlar. İlk başta isim, mezhep, meslekle ilgili sorular var. Ardından müstantik –sorgu kâtibi- katil zanlısına cinayeti itiraf ettirmek için sorular soruyor, ifadesindeki çelişkileri ortaya çıkarmaya uğraşıyor. İtiraf ettiyse cinayet motivasyonunu, ona yardım eden, akıl veren veya cinayete azmettiren birinin olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor. Sadece zanlıların değil, davaya müdahil olan davacı ve şahitlerin ifadelerine de ulaşabiliyoruz elbette, mahkeme kayıtları sayesinde.

Özellikle istintaklar, hem 19. yüzyıl Osmanlı sosyal tarihçiliği için hem de feminist tarihçilik için çok önemli kaynaklar, çünkü mahkemelerde verdikleri ifadeleri okuma imkânına sahip olduğumuz bu kadınlar Osmanlı taşrasında, köylerde kasabalarda yaşayan, okuma yazma bilmeyen kadınlar. Bir Halide Edip, bir Nezihe Muhiddin gibi eli kalem tutan, sesini duyurmak için türlü imkânlara sahip kadınlar değiller yani. Bu sorgu tutanakları dışında onlardan geriye kalan herhangi bir yazılı belge, mektup, günlük vs. mevcut değil. İşte istintaklar tam da bu sebeple çok kıymetli. Bu kadınların aksi halde hanenin karanlığında kalacak dertlerini, kaygılarını görünür kılmak için, onların seslerini duyabilmemiz için bize eşsiz bir imkân sağlıyor. Beni heyecanlandıran da bu oldu. Açıkçası cinayet çalışmak biraz tırı vırı bir mesele olarak görülüyor Türkiye akademisinde. Halbuki cinayetler vasıtasıyla büyük ölçüde tarihsel anlatıların dışında kalan “sıradan” –ya da elit olmayan diyelim- Osmanlı kadınlarının hayatına, Saray’ın ya da paşa konaklarının değil, sıradan bir Osmanlı hanesinin içine girmiş oluyoruz. Senin söylediğin şey çok önemli bu açıdan; özel alanda olup biten, dışarıya kapalı olan, kolay kolay kamusallaşma ihtimali olmayan meseleler, bu cinayetler vasıtasıyla kamusallaşıyor. 1960’larda 70’lerde İngiltere’de sosyal tarihçilikle birlikte “aşağıdan tarih” popülerleşti biliyorsun; özneyi merkeze çağıran, ama elit özneyi değil, işçi sınıfını, köylüyü, kadınları ve onların deneyimlerini merkeze çağıran bir tarihyazımı. Osmanlı tarihyazımında da “aşağıdan tarih” belki son yirmi yılın meselesi. Bu perspektifle yapılan çalışmalar günden güne artıyor. Osmanlı kırsalında kundaklama vakalarının ve kocalarını zehirleyen kadınları çalışmanın bu açıdan da küçük bir katkı kuşkusuz.

Şunu da ilave edeyim hemen: Suç çalışan feminist tarihçiler kadınların mağdur oldukları suçların daha çok çalışıldığını ancak çocuklarını öldüren kadınlar, kürtaj ve fuhuş istisna olmak üzere kadınların faili oldukları suçlara tarihçilerin pek de ilgi göstermediklerini söylüyorlar. Kocalarını zehirleyen kadınları çalışmak bu açıdan da önemli bence. Sözün kısası, kadınların fail olduğu zehirleme vakalarıyla ilgili dava dosyalarını incelerken, kadınlar kocalarını niçin öldürüyordu, zehirleyerek öldürmenin avantajları neydi, ilk başta bu gibi hususlara odaklandım. Bu cinayet vakalarının kişisel, toplumsal ve hukuki veçhelerini anlamaya çalıştım. Kadınlar açısından bir çıkışsızlık durumu olduğunu fark ettim. Şerî hukukun düzenlediği evlilik müessesesi kadınlar için oldukça kısıtlayıcı, boşanma imkânı yok değilse de oldukça sınırlı. Hepsini olmasa da pek çok vakayı ortaklaştıran temel mesele şuydu yani: Evlilik içinden çıkılması imkânsız bir cendereye dönüşünce, kadınlar bazen öldürmekten başka kurtuluş çaresi bulamıyorlar.

Bu vakaları incelerken dikkatimi çeken bir diğer husus ise, hukukun açtığı imkânlar oldu. Biraz önce bahsettim, 19. yüzyılda 1858 Ceza Kanunu öncesi iki ceza kanunu daha var, 1840 ve 1851 Ceza Kanunları. Her iki ceza kanununda da zehirleme katl kapsamında tanımlanmıyor, daha sonra 1858 Ceza Kanununda tanımlanacak. Ayrıca her ikisinde de, zehirleme ya da başka yöntemlerle olsun fark etmez, cinayetten hüküm giyenlere çok kısa süreli hapis veya kürek cezaları öngörülüyor. 1858 öncesi taammüden cinayet işleyenler iki yılla yedi yıl arasında değişen hapis cezası alıyorlar mesela. Ama burada ilginç olan şey şu: Zehirleme her halükarda şerî hukuka göre kasıtlı, taammüden cinayet sayılmıyor çünkü zehir alet-i carihadan (yara açan, kesici delici cisim) kabul edilmiyor. Bıçak, tüfek alet-i carihadan sayılıyor ama örneğin sopa, odun şüpheli. Budaklı mıydı değil miydi, odunla ya da sopayla ölen kişinin neresine vurdun da öldü ona dikkat ediliyor. Balta bile şüpheli, zira cinayette kasıt var mı yok mu tayin edilirken baltanın hangi tarafıyla –keskin tarafıyla mı yoksa künt tarafıyla ya da sapıyla mı- vurduğunuz önem kazanıyor. Keza birini boğazını sıkarak öldürmek, hayalarını sıkarak öldürmek de kasıtlı cinayet sayılmıyor. Dayak mesela; el, alet-i carihadan sayılmadığından erkekler karılarını döverek öldürdüklerinde, “iki tokat attım öldü” diyebiliyor. Bu gibi vakalarda da, tıpkı zehirle işlenen cinayetlerde olduğu gibi, varislerin katilin kısasını istemeleri mümkün değil. Burada Hanefi mezhebinden bahsediyorum tabii. Sünnilik içinde farklı fıkıh okulları var ve alet-i carihanın ne olduğu okuldan okula değişiyor. Neticede zehirle işlenen cinayetlerde, zehir alet-i carihadan sayılmadığı için, maktulün varisleri şerî hukuka göre katilin kısasını talep edemiyorlar. Hal böyle olunca katil ceza kanununa göre de idam cezasıyla yargılanamıyor. Yani zehirleyerek birini öldürdüğünüzde kısas ve idam cezası ihtimali ortadan kalkıyor. 1858 Ceza Kanunu sonrası bile durum değişmiyor aslında. Ama tabii yeni kanunla cezalar ağırlaştığından, idam cezası ve kısastan affedilenler ve zehirle cinayet işleyenler önceden olduğu gibi iki-yedi yıl arası değil on beş yıl hapis veya kürek cezası alıyor.

Kocasını zehirleyen bir kadının istintakı

Peki olaylar nerede geçiyor?

Daha önce belirttiğim gibi, 1840’larda kurulan, idari ve cezai yetkilere sahip meclislerde ve 1860’larda kurumsallaşan nizamiye mahkemelerinde görülen davaları inceledim ben. Olaylar Tanzimat sonrasında geçiyor yani. Ağırlıklı olarak 1860’lar ve 70’ler diyebilirim. Coğrafya olarak ise herhangi bir sınırlandırma yapmadım. Zaten tek bir yerde yoğunlaşmıyor vakalar. Adana, Kastamonu, Trabzon, Ankara, Silistre, Kürdistan, Muş, Bosna, Tuna Vilayeti… Vakalar bir iki istisna dışında hep taşradan, köy ve kasabalardan. Bu da anlaşılır bir şey aslında. Zehir tedarik etmek çok kolay. Sıçan otu, yani arsenik, ve aksülümen gibi zehirler bakkaldan, çerçiden, aktardan çok ucuza satın alınabiliyor. İstanbul’da 1850’lerden itibaren zehir satışını düzenlemeye yönelik nizamnameler çıkartılıyor, ancak bu nizamnameler ve kanun hükümleri merkezden uzak köy ve kasabalarda ne kadar hayata geçirilebiliyor işte orası şüpheli. İstanbul’da, payitahtta ise doğal olarak daha sıkı bir denetim söz konusu. Yani taşrada zehirli maddelerin kolayca tedarik edilebiliyor olması, denetimdeki kaçaklar, bu vakalara büyük ölçüde taşrada rastlıyor olmamızın en önemli sebeplerinden biri bence.

Kanunların değiştiği bir dönemi anlatıyorsun, nedir zehir konusunu ilgilendiren hukuki değişiklikler?

19. yüzyıl Osmanlı devletinin yönetim yapısını merkezileştirdiği bir dönem. Hukukun standartlaşmasını, art arda ceza kanunlarının çıkartılmasını da bu merkezileşme teşebbüsünün bir parçası olarak görebiliriz. Örneğin artık taşra meclislerinden çıkan idam cezaları İstanbul’da Meclis-i Vâlâ denilen yüksek mahkemede denetlenmeden ve daha da önemlisi padişahın onayından geçmeden infaz edilemiyor. Bu düzenleme valilerin, yerel otoritelerin gücünün tırpanlanması açısından çok önemli. Sadece hukuk değil tıp alanı da düzenleniyor Tanzimat sonrası. İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane tıp alanındaki reformların merkezi haline geliyor. 1850’lerden itibaren çıkartılan nizamnamelerle tıp mesleği içindeki ayrımlar tanımlanıyor. Bunların hepsinden bahsetmeye imkân yok tabii ama zehir mevzuuyla ilgili olarak şunu söyleyeyim: Eczacıların ilaç şişeleriyle zehirli maddelerin şişelerini ayrı dolaplarda muhafaza etmeleri ve üzerlerine yafta yapıştırmalarına dair bir düzenleme getiriliyor. Bu kriminal zehirlenmeleri değil de daha çok malpractice denilen hatalı ilaç terkiplerinden kaynaklanan zehirlenmeleri engellemek için yapılmış bir düzenleme. Aktarlar, eczacılar, ecza tüccarları ve kökçüler hangi maddeleri kimlere satabilir sıkı sıkıya belirleniyor bu nizamnamelerle. Zehirli maddelerin satışını sınırlandırmak ve denetleyebilmek için kefalet sistemi getiriliyor, belki de en önemlisi bu. Buna dair 1858 Ceza Kanununda da bir madde var hatta. Zehirli maddelerin satışını toptan yasaklamak mümkün değil elbette çünkü bu maddelerin gündelik hayatta kullanım alanları çok yaygın. Bugün de olduğu gibi sıçanotu, fare öldürmek için de kullanılıyor, ilaç yapımında da. Bitlenenler kafalarına sürüyor örneğin. Bazı zehirli maddeler aynacılık, balıkçılık gibi zanaatler için de vazgeçilmez. Bu açıdan zehir satışını yasaklamak mümkün değil ancak nizamnamelerle düzenleyip denetim altına alıyorlar.

Kadınların zehire erişimini zorlaştırıyor mu bu yeni düzenlemeler?

Zorlaştırmış olabilir ama bu soruya net biçimde cevap vermemizi sağlayacak malzeme, veri yok maalesef. Neticede arşivde kadınların bir şekilde zehir tedarik edip cinayet işledikleri veya cinayete teşebbüs ettikleri vakalara ulaşabiliyoruz. Aktara, kökçüye gidip, zehir satın almak isteyip de kefil gösteremediği için alamayan kadınlar var mıdır yok mudur bilemediğimiz için, daha doğrusu bu gibi olağan durumlar, hayatın sıradan akışı belgelere yansımadığı için kesin bir şey söylemek zor. Ama yine de bu düzenlemelerin İstanbul dışında, özellikle küçük köy ve kasabalarda etkisinin sınırlı olduğuna dair belgeler çıkıyor. Kefaletsiz zehirli madde satışının devam ettiğine, aktarların dükkânlarında satmamaları gereken maddeleri bulundurduklarına, müfettişlerin dükkânlara baskın yaptıklarına dair örnekler mevcut. Kocalarını zehirleyen bazı kadınların davalarında aktarlar da yargılanıyor örneğin. Hem şahit olarak mahkemeye çağrılıyorlar, “bu kadın sıçanotunu senden almış doğru mu” diye soruyorlar, hem de “niçin kefil almadan satış yaptın, kanundan nizamdan haberin yok mu” diye hesap soruluyorlar aktarlardan.

Herkes mezhebine, inancına göre mi gidiyor mahkemeye? Zehirlemenin cezalandırılması kısmını biraz daha açar mısın?

Hayır, ceza davalarında gayrı-müslimler de tıpkı müslümanlar gibi şerî mahkemelerde ve nizamiye mahkemelerinde yargılanıyor. Osmanlı’da hakim mezhep Hanefi mezhebi ve daha önce söylemiştim, zehirle işlenen bir cinayette varisler asla katilin kısasını isteyemiyor. Üstelik diyet de talep edemiyorlar. Colin Imber’in “Why You Should Poison Your Husband” (Kocanızı Neden Zehirlemelisiniz) başlıklı bir makalesi var. Imber, zehirlemelerde niçin diyet talep edilemeyeceğini çok detaylı anlatmış. Şöyle bir analojiden bahsediyor Imber: Bir kişi başka birine git filanca kişiyi öldür diye emir verdi diyelim. O kişi bu emri yerine getirmek mecburiyetinde değil, eğer bu durumda öldürürse, cezai sorumluluk öldüren kişiye ait. Yok eğer öldürme emri alan kişi köleyse ve ölüm tehdidiyle karşı karşıyaysa ve öldürme emrini yerine getirmekten başka çaresi yoksa, o zaman cezaî sorumluluk öldürme emrini veren amire geçiyor. Zehirle işlenen cinayetlerde de, bir fincan kahvenin içine zehir koyup hasmınıza verdiğinizde o kişi o kahveyi içmek zorunda değil. Kahvenin içinde zehir olduğunu bilip bilmemesinin bir önemi yok bu noktada. Hasmınız kahve fincanını alıp içtiğinde, kendi eliyle içtiği için, yani zorla içmediği için, zehiri fincana koyan kişiye diyet gerekmiyor. Burada da sorumluluk fincanı eline alıp içen kişide yani. Ancak katil zehirli kahveyi kurbanının ağzına zorla dökerse, ona zorla içirirse, işte o zaman varisler katilden diyet talep edebiliyor. Böyle bir belgeye tesadüf etmiştim. Varisler kadının kocasını iki kere zehirlediğini, önce içine zehir karıştırılmış çorbayı adamın kendi eliyle içtiğini, ancak zehirin tesiriyle hasta olup yatağa düşünce, nihai sonu garantilemek için karısının bu kez zehirli çorbayı kendi eliyle kocasına içirdiğini iddia edip diyet talep ediyorlardı. İspatlanamadığı için kadına diyet gerekmiyor tabii, sadece hapis cezası alıyor.

Yani şerî hukuk önünde zehirleme ne kısas ne diyet gerektiren, cezai risklerin minimum olduğu “mükemmel” bir cinayet yöntemi. 1840 Ceza Kanunu öncesi bu davalar sadece şerî mahkemelerde görüldüğünden, zehirle cinayet işleyenler tazîr cezası alıyor. Kadı’nın takdirine göre değnek cezası ki paraya da çevrilebiliyor, ya da hapis cezası demek bu. 1840’dan sonra ise dediğim gibi, şerî mahkemenin yanı sıra meclislerde ve nizamiye mahkemelerinde ceza kanunlarına göre yargılandıklarından, daha uzun süreli hapis ve kürek cezaları alıyorlar. 1858 Ceza Kanunundan sonra ise zehirle işlenen cinayetler taammüden cinayet kategorisine dahil ediliyor ve cezası idam ancak şer’an kısas gerektirmediği için nizamiye mahkemelerinin elini kolunu bağlıyor bu durum. 1858 Ceza Kanunu’nun Fransız Ceza Kanunu’ndan bir adaptasyon olduğu söylenir. Hatta 19. yüzyıldaki hukuki dönüşümler, bir modernleşme ve sekülerleşme süreciymiş gibi nakledilir. Halbuki Hanefi hukukunun bu ceza kanunu içine yedirilmiş olduğunu görüyoruz. Evet, kesinlikle modern bir kanun ve pek çok maddesi Fransız Ceza Kanunu’ndan adaptasyon. Ancak aynı ölçüde şerî hakları gözeten, garanti altına alan bir kanun. Hiçbir kanun maddesi kişilerin şerî haklarını geçersiz kılamaz diyor daha ilk başta. Neticede 1858 sonrasında da zehirle cinayet işleyenler idam cezası almıyor, ceza kanununda öngörülen idam cezası 15 yıl hapis veya kürek cezasına tahvil ediliyor. Bunun istisnaları var, birkaç kadın kocalarını zehirledikleri için idam ediliyor, şer’an kısas gerektirmeyen bir suç olmasına rağmen. Ama halen bu istisnaları, nasıl olup da bu kadınların idam edildiklerini açıklayabilmiş değilim maalesef.

Peki bu yeni düzenlenen ceza hükümleri, kanunlar, bahsettiğimiz farklı coğrafyalardan sıradan insanlar için erişilebilir miydi? Herkese aynı şekilde ulaşıyor muydu yasalar?

Ceza kanunu metinleri taşra vilayetlerine gönderiliyor tabii ama ceza kanununun filanca maddelerinden haberim yoktu diyerek tam cezai sorumluluktan kurtulanlar var. Mesela 1860’larda mesela Silistre, Rusçuk’ta Ayşe isminde bir kadın aksülümen ile kocasını zehirliyor. Aktarı buluyorlar hemen. Aksülümen civayla karıştırılarak düzgün imalinde kullanılıyor. Düzgün de kadınların ciltlerinin rengini açmak için kullandıkları bir tür kozmetik ürün. Aktar, “bu kadın düzgün yapıp satar diyor, her zaman gelir aksülümen, civa alır giderdi, ben de niye alıyorsun diye sormadım” diyor. “Ceza kanununda kefaletsiz satışı yasaklayan madde var, kefil aldın mı” diye soruyorlar aktara. O da “benim ceza kanunundan, kefil maddesinden haberim yoktu, buraya daha ceza kanunu gelmedi” diyor. Bu yüzden de aktar ceza almıyor. Ta 1902 yılında Mekteb-i Tıbbiye kimya muallimlerinden Vasil Naum Efendi, taşrada zehirli maddelerin satışındaki denetimsizlikle, nizamnamelerin hayata geçirilemeyişiyle ilgili bir rapor yazmış. Anadolu’da yapılan otopsilerden sonra çıkartılan iç organlar, gaita ve istifra kalıntıları tahlil için mektebin kimyahanesine gönderiliyor ve bunlarda sıkça arseniğe rastlıyoruz diyor raporunda. Bu gibi vakaların günden güne arttığını söyleyip, elimize ulaşan bu vakalar yalnızca polise, mahkemelere intikal eden vakalar, kimbilir ortaya çıkmayan daha ne kadar vaka var, belli ki zehirle işlenen cinayetler taşrada bir salgın hastalık gibi yaygın diyor. Bu durumun, zehirli madde satışını denetlemek için 1880’lerde çıkartılan iki nizamnamenin hayata geçirilememesinden kaynaklandığını söylüyor. Bu rapordan sonra nizamnameler taşraya tekrar gönderiliyor. Yani aslında tüm hukuki düzenlemelere iki açıdan bakmak lazım. Bir kağıt üzerindeki hukuk var bir de bunun uygulanması, hayata geçirilmesi. Bu ikisi arasındaki açıyı göz önüne almak lazım. Kanunlar, nizamnameler İstanbul’da çıkıyor ve merkezileşmeye paralel olarak idari ve hukuki açıdan ciddi bir standardizasyon çabası var elbette. Ama geniş imparatorluk coğrafyasında tüm kanun veya nizamnamelerin aynı şekilde, aynı titizlikle uygulandığını varsaymak hata olur.

Osmanlı’da sıradan hayat hikayelerinden söz ediyoruz. Altını çizdiğin özne pozisyonu nasıl oluyor? Zehirleme vakalarında kadınlar için nedir oradaki öznelik?

Kadınların hayatlarını değiştirme gücünü kendilerinde bulmalarında en başta. Bugünden geçmişe bakarken, kadınları daha güçsüz tasavvur etme eğilimindeyiz, sanki kadınlar daha çok eziliyordu, hayatlarına müdahale etme güçleri daha azdı gibi. Tabii kısmen doğru tarafları var; toplumsal koşullar farklı, bir kimsenin kendi hayatına müdahale etme gücü sadece iradi bir mesele değil malum. Yine de kadınları bizden daha güçsüz kabul etmek, biraz bizim yamuk ve teleolojik bakışımızdan kaynaklanıyor. 16-17. yüzyıl çalışan tarihçiler de kadınların mahkemelerde çatır çatır haklarını aradıklarını anlatırlar. Fikret Yılmaz’ın “Fahişe Subaşıya Karşı” diye bir makalesi var, bir fahişenin kaftanı çalınıyor subaşı tarafından “onu geri verin bana” diyor, kadın “ben fahişeyim başıma bir şey gelir” der diye geri adım atar sanıyoruz, ama bakıyoruz hiç de öyle değil. Öğrencilere ben derste bunları anlattığım zaman çok şaşırıyorlar, sanki o kadınlar sessizmiş gibi düşünmeye meyilliyiz. Özne pozisyonu atfetmiyoruz bugünden bakarak.

Halbuki bu kadınların direnme gücü var elbette, bütün kapılar kapandığında, bugün olduğu gibi, bir şeylere –mesela cinayete- kalkışıyorlar. İkincisi de bu öznelik kadınların mahkemede verdikleri ifadelerde ortaya çıkıyor, kocalarını zehirleyen kadınların çoğu sorgularında cinayeti açıkça itiraf edip, evet ben yaptım diyorlar. Ben öldürmesem o beni öldürecekti diyor mesela kadınlar, aynı bugünkü gibi. Dertlerini açık biçimde anlatıp itiraf ediyorlar. Tabii hukukun açtığı alana güvenmek de bunun bir yanı olabilir ama dertlerini anlatmak, evet bunu hak ediyordu demek de olabilir. Üstelik, sorgu memurlarının kadınları sürekli “bunu sen kendi başına yapmış olamazsın, sana bir öğreten vardır, zehiri kim verdi” diye sıkıştırmalarına rağmen, hayır ben kendim aldım, ben kendim yaptım diyorlar. Müstantikler, sık sık kadınlara onları cinayete teşvik edenin kim olduğunu soruyorlar, apaçık itiraf olsa bile kadın bunu tek başına tasarlamış ve yapmış olamaz diyerek bir türlü ikna olmuyorlar. Kadınların bazısı bir aşığı olduğundan bahsediyor, bazen zehiri tedarik eden kişinin aşıkları olduğunu da söylüyorlar. Ama mutlaka kocalarının elinden çektikleri cefayı anlatarak, sorumluluklarını da kabul ediyorlar. Bir öznellik inşası açısından ben bunu çok önemli buluyorum. Her ne kadar şiddet dolayımıyla bu şekilde öznellik kazanmak, tam manasıyla güçlendirici bir pozisyon yaratıyor olmasa da.

Bugünden baktığımızda meseleyi şiddet güzellemesine götürmeden ama varolan şiddeti görmek ve kadınların canına tak ettiklerini vurgulamak mümkün. Bir şekilde şiddete karşı koymaları ve bunun toplumsallaşması, bir güçlenme olarak görülebilir. Bunun toplumda duyulur olması, başka kadınlar üzerindeki etkisi, bugün tam bilemediğimiz şeyler ama bu anlamda bir güçlenmeden söz ediyoruz bence. 

Okuduğum bazı vakalarda birbirlerine zehir öneren kadınlar vardı. Yan komşu gelip “kocan seni her gün dövüyor ben sana bir ilaç yapayım bak seni dövebilecek mi bir daha” diyor ve kadına zehir veriyor mesela. Kadınlara zehir tedarik ederek kocalarından kurtulmalarının yollarını öğreten kadınlarla ilgili ilginç tarihsel çalışmalar var. İtalya’da, İngiltere’de yapılmış çalışmalar. İngiltere Essex’te 19. yüzyıl ortalarında bir kadın var mesela, lakabı Sally Arsenic.  Bu canına tak eden kadınlara yol gösteren diğer kadınlar, kadınlararası bir tür dayanışma ağının varlığına dair bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Yerleşik, profesyonel bir ağdan bahsetmiyorum, ama komşunun verdiği zehir vakası için mesela, aynı kadın başkaları için de zehir tedarik etmiş, yol yordam göstermiş olabilir, bilemiyoruz. Her zehirleme vakası mahkemeye intikal etmiyor sonuçta. Ben bu gibi üç-dört vakaya rastladım ve tabii çok heyecanlandım.

Evet bu hikayeleri düşünürken hem birçok hikayenin açığa çıkmadığını hem de açığa çıkanların da her detayını bilmediğimizi akılda tutmamız lazım. Sebepler ve yöntem meselesine geçebiliriz. Hane içindeki iktidar, kadın-erkek ilişkisine dair bu araştırma çok şey sunuyor; dayak, baskı, erken evlendirme, çocuk yaşta ve zorla evlendirme görülüyor bu kadınların ifadelerinde.

Bir de başka erkeklere aşık oluyor kadınlar. Bunu da unutmamak lazım. Ama en çok zikredilen sebep dayak, şiddet.

Metni okurken şöyle hissettim: Ev içi emek de var mesela demin saydıklarımda, baskı kısmında, boşanamama, eşit olmayan haklardan da söz etmeli filan. Ama şöyle karşı karşıya koymayalım derim: sanki bir tarafta tüm baskı ve zulüm bir tarafta başkasına aşık olma durumu. İkincisi bir seçim sanki ve diğerlerinden ayrılıyor. Halbuki o da bir baskının sonucu olduğu için bu şekilde konuştuğumuz bir şey. Yani özgür seçimler olsa başkasına aşık olmak bir konu olmayacak. Bugün de aslında mesela, bazen kadınlar şiddet gördükleri erkekleri öldürdüğünde sorgulayabiliyoruz: şiddet mi görüyordu, tecavüze mi uğradı, yoksa bir gizli / gönüllü ilişkisi mi vardı diye. Sanki biz orada kendi anladığımız anlamda meşru bir sebep bulmalıyız gibi. Hukuken de desteklenebilecek meşru bir şey. Bugünden baktığımızda sanık kadın olduğunda meşru müdafaa zaten çok zor tanınıyor. Bizim buna düşmememiz lazım diyorum.

Evet, ek olarak, kadınların arzusunu da yok saymamak lazım. Bugün nasıl arzuluyorsak, kadınlar o zaman da arzuluyordu. Bir vakte kadar mutlu evlilik sürdürüp hayatının bir döneminde başka bir adama aşık olabilir bir kadın. Zaten kocası da bakmıyordu dövüyordu, o yüzden başkasına aşık oldu demek de problemli. Evliliği katlanılmaz kılan şey illa ki dayak şiddet olmak zorunda değil. Başka bir adamı arzuluyor ama boşanmaya kocası razı olmuyor. Böyle vakalar da çok. Bir de tabii çok küçük yaşta evlendirilenler, rızası dışında kaçırılanlar ve ailelerin kendi aralarında anlaşmasıyla evlendirilen kadınlar var.

Kadınlar boşanamıyor mu peki?

Boşanamıyorlardı diyemeyiz ama oldukça kısıtlı. Erkekler, üç kere boş ol dediklerinde, talak-ı selase ile mahkemeye bile gitmeden karılarını boşayabiliyor. Kadınlar içinse boşanabilmek için belli kriterler var. Kocanın iktidarsız olması lazım ya da cüzzam, cünun gibi bir illetinin olması lazım. Ama örneğin dayak boşanma gerekçesi değil. Dayak şikâyeti durumunda koca ikaz ediliyor. Ben bir vakada rastlamıştım, kadın kocasını “beni dövüyor” diye şikâyet etmiş, sonra ikinci defa şikâyet ettiğinde adamı alıp 3 gün hapse atıyorlar, sonra bırakıyorlar. Bir de tabii kadın kocasını ikna edebilirse boşanabilir. Bütün haklarımdan vazgeçiyorum, hatta üzerine para veriyorum diye teklif ederse kocasına hul yöntemiyle boşanabilir ama bu elbette varlıklı veya aile desteği olan kadınlar için mümkün. Evlenmeden önce müstakbel kocasıyla evlilik sözleşmesi yapan kadınlar da boşanabiliyordu tabii. Örneğin adam diyor ki gidip de şu kadar süre dönmezsem ya da karıma bir fiske vurursam boş sayılsın. Kadınlar için boşanma kapıları tamamen kapalı olmasa da çok sınırlı kısacası, özellikle yoksul ve kimsesiz kadınlar için istenmeyen evliliklerden kurtulmanın yolu yok, eğer koca hiçbir şekilde rıza göstermiyorsa. O yüzden bu cinayetleri bir çaresizlik olarak görüyorum ben. Bir öfke patlaması da değil, öfke patlamasıyla kocanızın yemeğine zehir koymazsınız. Bir tasavvur süreci var burada.

Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri ve cinayetler kısmına gelelim. Yani çorbaya, kahveye zehir koymak meselesi. Hiç hayal edemiyoruz herhalde, adamın çorbaya zehir atarak karısını öldüreceğini. Bugünün mutfaktaki bıçağı o zehir sanki. Ben bir yazı yazmıştım, erkekler bugün kadınları defalarca bıçak saplayıp öldürüyorlar, ceplerinde hep bir bıçak oluyor bu erkeklerin ve mahkemelerde cepteki bıçak gayet olağan karşılanıyor. Kadınların işlediği cinayetlerdeyse, ekmek bıçağıyla yaralama, evde şiddet anında mutfaktaki bıçağı kapma hali var ki mahkemelerde sorgulanan bir şey oluyor. Bu karşıtlığı da mağdurlaştırıcı bir yerden elbette söylemiyorum. Sonuç olarak erkek şiddetinin veya “öldürmeseydim öldürecekti” sözünün tarihe böylesine geçişini hanede, mutfakta olup bitenler açık ediyor. Senin araştırman da bunu ispatlıyor.

Evet doğru diyorsun. Ek olarak o dönem erkeklerin işledikleri cinayetlerden de bahsedeyim madem. Öncelikle, tabii erkeklerin faili olduğu zehirleme vakaları da var, ama bunların sadece 3-4 tanesi karılarını öldürüyor, çoğu başka erkekleri öldürüyor.

Karılarını veya kızkardeşlerini öldüren erkeklerin davalarını da çok okudum, pek çoğu namus davasıydı. Kızkardeş veya karısının kendi namusuna halel getirdiğini gördüklerini söylüyorlar. Yatakta filan da görmesi gerekmiyor bu arada, zina ispatı zor bir şey zaten. “Karım başka bir kasabaya gitmiş” diyor, “bahçede bir başka adamla konuşurken gördüm” diyor, “bekçiyle ilişkisi varmış duydum” diyor ve bunu gerekçe gösteriyor mahkemede. 1858 Ceza Kanunu öncesi “istikmal-i ırz ve namus” gerekçesiyle işlenen cinayetlerde, katiller cezadan muaflar. 1858 Ceza Kanunu ise cezai müeyyide getiriyor ilk kez, mazuriyet ve muafiyet arasında bir ayrım yapıyor. Bu tarihten itibaren namus gerekçesiyle karılarını, kadın akrabalarını öldürenler cezadan tamamen muaf tutulmuyorlar ama yine de mazur sayılıyorlar, üç yıla kadar hapis cezası veriliyor. Erkeklerin işlediği kadın cinayetlerinde namus çok ön plana çıkıyor. Şöyle gerekçeler de ileri sürebiliyorlar tabii. Masada oturuyorduk, yemek yiyorduk, çocuk ağladı, sustur çocuğu dedim susturmadı, vurdum kulağına öldü gibi hikâyeler. Erkeklerin işlediği kadın cinayetlerinde genellikle tasarlama yok. Bugün de sıkça gördüğümüz gibi cebinden bıçağı çıkarıp öldürebiliyor.

Hukukun nasıl baktığı kısmında benzerlik olduğu kadar fark var: TCK’nın değişmesi sonrası haksız tahrik indirimi çıktı ve çok fazla kadın cinayeti davasında erkekler bu indirimi alıyor. Ama kadınların durumunda, şiddet başvurusu yapmış, tedbir kararı aldırmış, sığınağa gitmiş filan tüm bunlara rağmen hukuken bir anlamı olmuyor. Senin araştırmanda, ilginç ki kadın bunu yapar mı deniyor. Şimdi ise sanki bir korku var, kadınlar cezalandırılmak isteniyor, erkekler affediliyor. 

Benim incelediğim vakalarda failliği yok sayma var. Kadınların bunu yapabileceğini hayal bile edemiyorlar. “Nakısat-ül akl olan taife-i nisadan” deniyor, yani aklı kısa olan kadın kısmından olduğundan yaptığı şeyin sonuçlarını öngörememiş gibi ifadeler mahkeme mazbatalarında dahi geçiyor. Kundaklama vakalarında da aynı şey var. Kadınlara yönelik bu önyargıyı mahkeme tutanaklarından, o resmi dilin içinden bile takip etmek mümkün. Ceza kanunu cezai sorumluluk açısından kadın ve erkek arasında fark yoktur, kadın ve erkek farklı yargılanamaz diye belirtmesine rağmen, mahkemede hakimler takdir yetkilerini kullanıyor, “kadın kısmı”ndan olduğundan böyle bir cinayeti tek başına işleyemeyeceğini düşünüyor ve ceza indirimine gidiyorlar. İslam hukuku da devreye giriyor burada tabii. Bir kişinin cinayette işbirlikçisi olduğuna dair şüphe hasıl olmuşsa, o kişiye idam cezası verilemez örneğin. Bu noktada şunu da belirtmek lazım: Kadınlar bu önyargıları kendi lehlerine çevirmeyi çok iyi beceriyorlar, öznelliğin nasıl ortaya çıktığına dair iyi bir örnek bu. “Ben zaten kadın kısmıyım ne bilirim” diyor mesela, aklım ermediğinden yaptım, filanca kişi bana fincana şunu koy dedi koydum diyor. Bu tabii bir savunma stratejisi de olabilir. Ya da ceza indirimi almak için başvurulan bir taktik. Bu arada suç ortağı olduğu iddia edilen erkeklerin, sevgililerin vs. hiç birisi ben de bu işin içindeyim diyerek sorumluluğu kabul etmiyor. Destek veya teşvik ispatlanamadığı için de ceza almıyorlar. Bu kadınlar hep sap gibi ortada kalmış anlayacağın.

Cinayet gerçekleşmezse ne oluyor mesela?

13-14 yaşlarında bir kızla ilgili, ismi Hatice, bir belge okumuştum. Kocası da 19 yaşında, adı Halil. Kayınvalideyle birlikte yaşıyorlar. Hatice Halil’i şerbetine aksülümen karıştırıp zehirlemiş. Hatice ifadesinde, gerdek gecesi Halil’in kendisini “bakire değilsin” diyerek dövdüğünü söylüyor, daha sonra da zehirlemiş kocasını. Kayınvalide yetişiyor ve hemen yoğurt yediriyor oğluna. Halil neticede kurtuluyor. Dava sırasında Halil’e soruyorlar, “Halil sen karını boşamak ister misin” diye, “yok”, diyor “istemiyorum, onun aklı ermedi” diyor. Hatice’ye soruyorlar “öyle dövüp sövmeye devam edecekse istemiyorum” diyor, “ama eğer iyi geçinecekse razıyım”. Tekrar birleşiyorlar ama Hatice cinayete teşebbüsten yine de 3 yıl hapis cezası alıyor.

Cinayet işlediğini reddeden kadınlar ne yapıyor?

Bu soruya da başka bir örnekle cevap vereyim yine. Hersek Sancağı, Trebin’den Simona isimli bir kadının davası. Kocasını zehirlemiş, kayınbiraderi dava açıyor, adamın ismi Toma. Kadın ifadesinde bana diyor cazu geldi, “cadı”, dedi ki “ya Toma’yı alacağım ya kocanı”, “Toma’yı bırak kocamı al dedim, o da aldı” diyor ama sonra inkâr ediyor bu ifadesini. Bu kadın hakkında hüküm vermek için önce ahali kilise meydanında toplanıyor. “Ata bağlayalım sürüyelim” diyen var, “toprağa gömelim, taşa tutalım” diyen de, sonra “hiçbirini yapmayalım, sürelim Nemçe’ye” diyen birine uyuyorlar. Kadını Avusturya’ya sürmüşler ama altı ay sonra geri gelmiş. Geri gelince Toma şikâyetçi olmuş. Kadını ailesi de reddediyor filan sonuçta 15 yıl hapis cezası almış. “Aklımı kaybettim, bir şey hatırlamıyorum” diye ısrar ediyor Simona ama ahali önünde bir kez itiraf ettiği ve şahitler olduğu için cezayı alıyor. Cinayeti işlediği şüpheye hacet kalmadan kesinleşip yine de suçunu inkâr eden kadınların kullandıkları savunma stratejilerinin başında geliyor bu “aklımı kaybettim” ifadesi. Bazısı da beni itirafa zorladılar, sen kadınsın sana bir şey olmaz dediler, itiraf ettim aslında ben yapmadım diyor.

Peki kocalarını zehirleyen ve 15 yıl ceza alan kadınlar 15 yıl yatıyorlar mı?

Onu tam olarak bilemiyoruz. Af çıkabiliyor. Affedilmek için dilekçe verebiliyorlar. Ama kadınların ceza aldıktan sonra neler yaşadıklarını, kadın hapishanelerinde neler olduğunu hiç bilmiyoruz…

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here