Yılgınlığın pençesine düşmemek için kendi hislerimize odaklanmak yerine dışarı doğru açılmak, uzaktan ve yakından nasıl gözüktüğüne, orada ve burada, şurada nasıl olduğuna, bende veya başkasındaki tesir izlerine bakmak iyi bir yol olabilir.

Onur yürüyüşü ilk kez Olağanüstü Hâl (OHAL) koşulları altında deneyimlendi. Haftanın yoğun programına kıyasla yürüyüş gününün zayıf ve örgütsüz görüntüsü, polisin ileri-geri sürmek yerine biraz gazladıktan sonra doğrudan gözaltılara girişmesi, İstiklal eciş bücüşlüğüyle alışveriş kalabalığının ayakları altında çalkalanıyorken yürüyüşçülerin caddeye dahi alınmaması garip ve karmaşık hisler yaşattı. Tabii bir de bunların hepsini kuşatan bir can kaygısı, canan korkusu var, yıllardır var. Yetkililerin “hassas vatandaş” olarak nitelemeyi bile isteye tercih ettiği nefret gruplarının suç teşkil eden tehditleri ise epey alışıldık. Yıllardır gerçekleşen yürüyüşlerde, yürüyüş kitlesiyle bu suça meyilli gruplar arasında olası bir sürtüşmeye mahal vermemek için aktivistler el ele tutuşup zincir oluşturarak kendi bedenlerini siper ediyorlardı. Bu alışıldıklığı aşan IŞİD gibi bir yapılanma, bu yapılanmanın İstanbul başta olmak üzere pek çok büyük şehri sarmış olması, intihar saldırılarıyla kitlesel ölümleri hedefleyen bu grup hakkında görülen hiçbir davada hiçbir kimsenin tutuklanmaması gibi oldukça büyük bir tehdide rağmen, gökkuşağının çocukları olanca cesaretleriyle -özellikle de son üç yıldır- alanlarını bırakmamak için ellerinden geleni yapıyor.

Polisin son yıllarda geliştirdiği tekniği, kitlenin toplanmasına, basın açıklaması yapıp dağılmasına dahi izin vermemek ve su sıkma, gaz atma, plastik mermiyle kovalama gibi caydırma süreçlerini çok uzatmadan direk gözaltına almak. OHAL’de, akıl almaz gözaltı sürelerini ve o süreçte ters kelepçeden, hakaret ve aşağılamaya kadar uzanan işkence pratiklerinin yaygınlığını barışçıl protestolarda gözaltına alınan arkadaşlarımızdan biliyoruz. Ben gözaltı tehdidinin de bir yerden sonra korku eşiğinin altında kalacağını düşünüyorum. Gözaltı neden korku eşiğinin altında kalmasın ki? Ömründe biber gazı görmemiş kesimler son birkaç yılda toma-akrep-polis helikopteri-plastik mermi uzmanı oldu çıktı zaten. Esas mesele bir araya gelmekte, temas etmekte. İlişki kurmanın, temas etmenin, yeni olasılıkları yoklamanın yollarını birlikte bulabilmekte.

Bu teması kurmaya olanak vermeyeceklerini geçen yıl da ilan eden aynı kesimler -valilik, alperen ocakları, ışid-, onur haftası komisyonunun yeni bir temas biçimi denemesi karşısında kalakalmıştı. Eylemciler dağıldılar, dağıldıkça çoğaldılar, her yer yürüyüş ve her yer yürüyüş için toplanma alanına dönüştü. Tüm şiddet araçlarına sahip olanlara karşı sembolik üstünlük yürüyüşçülerin elindeydi. Kitlesel olarak bir araya gelinmeden bir-çok-temaslılıklar-bütünü örülmüştü. Peki bu yıl birbirimizle nasıl temaslar kurabildik, kurabildik mi? Soru bu.

Bir arkadaş Hormonlu Domates Ödülleri için de benzer yorum yapmıştı, “Eskiden temas kurmak, eleştirmek ve dönüştürmek için verilirdi bu domatesler, sanki giderek cezalandırmak için verilir oldu.” mealinde bir cümle. Velhasıl cezalandırmayı ve tecrit etmeyi değil eleştirip ilişki kurarak dönüştürmeyi, dahil etmeyi; ille de bir araya gelip kitleselleşmeyi değil dağılıp çoğalarak ilerlemeyi de hesaba kattığımızda dünya bir şeye benziyor. Hem bu temaslara, şu an her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz.

Yoğun emekler sonucu, müthiş riskler altında gerçekleştirilen her toplumsal itiraz ve itiraz denemesi çok kıymetli. Yılgınlığın pençesine düşmemek için kendi hislerimize odaklanmak yerine dışarı doğru açılmak, uzaktan ve yakından nasıl gözüktüğüne, orada ve burada, şurada nasıl olduğuna, bende veya başkasındaki tesir izlerine bakmak iyi bir yol olabilir. Lezbifem, geçen yıl İstiklal’i gökkuşağına boyamış, polis ise renkleri barikatla çevirerek alanı gözaltına almaya çalışırken komik görüntülere malzeme olmaktan kaçamamıştı. Bu yıl ise İstiklal’e girme deneyimlerini/ taktiklerini topladığı videolar çekti ve herkesi caddede tanımadığı insanlarla selamlaşmaya çağırdı. Polisin radarından[1] bin türlü yolla kaçanlar, birbirlerinin geydarından[2] kaçmıyor tabii. Onur Haftası komisyonu ve tüm gökkuşağı çocuklarına selamlar.

 

[1] Polis, 25. Onur Yürüyüşü boyunca İstiklal’de kılık kıyafete ve gökkuşağı renkli her türlü nesneye bakarak cinsiyet rolleri dedektörlüğü yaptı. İyi kötü bir radarları var çalışan, diyelim.

[2] Geydar: eşcinsel kadın ve erkeklerin birbirlerini var olan işaretlerden sezerek seçebilmeleri, hiç işaret -toplumsal kodlar, bedensel hareketler, konuşma tonlamaları, bakış ve yüz mimikleri vd.- olmadığı durumda dahi hissi bir bilgi ile birbirlerine açılabilecekleri sinyalleri göndermeleri.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here