Yılgınlık ve suçluluk hislerinin dışında başka şeyler olmalı. Dilini bizim kuracağımız, paylaşmak ve çoğalmakla alakalı şeyler

“Museo Subacuatico de Arte”, Cancun – Meksika

Damızlık Kızın Öyküsü’nü daha yeni bitirdim. Margaret Atwood’un otoriter, muhafazakâr, erkek egemen bir rejimdeki kadının öyküsünü anlattığı bu kitap, feminist distopya olarak görülüyor. Kitapta olayların gerçekleştiği ülkede yaşanan nükleer bir felaket sonrasında doğum oranlarının düşmesi yüzünden doğurganlık döneminde olan bütün kadınlara devlet “el koyuyor” bir nevi, sadece rahim olarak var olabiliyorlar, ülkedeki seçkin ailelerin yanına gönderiliyorlar. Toplama kampına benzer, nükleer atıkların temizletildiği yerlere gönderilmemek ya da öldürülmemek için tek şansları, yanına verildikleri aile için çocuk doğurmak. Kadınların herhangi bir direniş imkânını engellemek için toplumun en alt seviyesine dek müthiş bir gözetleme zinciri kurulmuş. Birbirleriyle konuşmaları bile yasak. Kendilerini sürekli gözetleyen “göz”ler var. Bir nevi sivil polislere benzeyen kişiler, her an her yerden çıkabilir. Kimin göz olup olmadığı bilinmediği için de herhangi biriyle iletişim kurarken sürekli tetikte olunması, şüphe duyulması gereken bir düzen. En ufak biçimde bile kuralların dışına çıkan kişiler kurşuna diziliyor, herkesin görebilmesi için şehirde sergileniyor ölü bedenleri.

Hikâyenin kabaca özeti bu. Ama okurken sürekli merak ettiğim tek bir şey vardı: Tüm bunlar nasıl oldu? İnsanlar nasıl rıza gösterdiler? Öyküyü anlatan kadın, sürekli geçmişe dönerek anlatıyor yaşadıklarını. Sonlara doğru sadece bir iki sayfada anlıyorsunuz neler olduğunu. Parlamento kimliği belli olmayan kişiler tarafından taranıyor, bunun ardından sıkıyönetim ilan ediliyor. “Her şey bu askıya alınma halinde haftalarca sürüp” gidiyor. Gazeteler kapatılıyor, güvenlik önlemleri en üst düzeye çıkarılıyor. Başlangıçta küçük kitleler sokağa çıkıyor, fakat sonrasında devlet yürüyüşler başlar başlamaz ateş açılacağını duyuruyor. İnsanlar eylem yapmaktan vazgeçiyorlar, daha doğrusu bir şeylerin değişeceğine dair umutlarını kaybediyorlar. Sessizleşip, dikkat çekmeden yaşamaya çalışıyorlar. Ne kadar hayret verici geliyor insana okurken, böyle büyük bir değişim bu kadar kolay olabilir mi?

Hikâye çok başka olsa da biz de benzer koşullardan geçiyoruz. Bilinmedik bir şey değil aslında, yavaş yavaş biz de yeni hayatımıza alışıyoruz. Çatışmalara, OHAL’e, sansüre, işsizliğe alışıyoruz. Sessizleşiyoruz, hayatta kalabilmek için, hapse girmemek, işimizi kaybetmemek için direnmekten vazgeçiyoruz. Bu hayatın olağan akışı, korkmak insana ait bir duygu, inkâr edilemez. Peki, başka hiç mi yolu yok? Sanırım bu da bir distopyayı okurken akla gelebilecek ikinci soru. Direniş nasıl mümkün olabilir? Kitapta buna ilişkin net bir şey yok, sadece bir yeraltı örgütü olduğunu okuyoruz.

Kendimiz için düşünürken umudumuzu kaybetmemeliyiz. Evet, olanlar oldu. Ama her şeyin yağmalandığı bir zamanda yapacak şeylerimiz henüz daha bitmiş değil. Ağırlığı altında ezildiğimiz, asla müdahil olmadığımız süreçlerden, olaylardan yorulduk evet. Ama belki biraz da başka yöne bakmalıyız, daha yakınlara. Yılgınlık ve suçluluk hislerinin dışında başka şeyler olmalı. Dilini bizim kuracağımız, paylaşmak ve çoğalmakla alakalı şeyler. En başta sevgi aklıma geliyor. Bireysel alanda kurduğumuz tüm ilişkiler; dostluk, sevgililik, adı her neyse, sevgi ile ilişkili her şey. Çünkü faşizm sadece kamusal alandaki yaşam alanlarını tahrip etmiyor, dayanılmaz hale getirip bizi boğmuyor. Odalarımıza giriyor, zihnimizde yer ediyor, bencilleştiriyor, yalnızlaştırıyor, kendi dünyamıza hapsediyor bizi. İnsanları, yaşadıkları felaketlerle bir başına, nefessiz bırakıyor.

Fakat sevgi, bizim dilimiz olabilir, en azından aramızda bunu yeniden kurmayı başarabiliriz. Şimdiki haliyle değil, iktidarın diline bulanmış haliyle değil. Yeniden düşünebiliriz dayanışmayı, dostlukları yeniden düşünebiliriz. Hayatımızın merkezini sevgiden, bir arada durabilmekten yana kurabiliriz. Böylece yaşananları, tekil insanların kaderleri olmaktan çıkarabiliriz.

Ne demişti şair: “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”[1]

*Didem Madak, Ah’lar Ağacı

[1] Adnan Yücel, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here