KESK’in yürüttüğü “ihraçların toplumsal boyutu” araştırması kadınların yeniden eşlerine, ailelerine bağımlı hale geldiğini, toplumsal rollere daha fazla sıkıştıklarını gözler önüne sermişken benim mücadelem de sadece KHK, OHAL ve antidemokratik uygulamalara direnmekle sınırlı kalamazdı.

Olağanüstü bir yılın neredeyse olağan (!) bir hikayesi benim yaşadıklarım. Haksızlığın, hukuksuzluğun, keyfiliğin bir örneği ve biraz da direnmenin ve koşturmacanın…

Bir yıl önceydi. Uzun ya da kısa bir yıl önce! Yıllarca emek verip, gece gündüz çalışıp mesleğime başlamıştım. Üstüne bir de tıpta uzmanlık sınavını kazanıp psikiyatri asistanı olmuştum. Hekimliğimin üçüncü, asistanlığımın birinci yılıydı. Koştuğum kulvarın sınırlarını ihlal etsem de arada hayatımın koşturmacası belliydi, belirliydi.

Sonra olağanüstü bir şeyler oldu. Hepimizin malumu. Kamu çalışanı olarak güvenceli yaşamlarımız olduğunu düşünürken bir gecede çıkarılan KHK’ler ile binlerce emekçi ihraç edildi. Ben de 1 Eylül 672 sayılı KHK ile ihraç edildim. Üniversite yönetimi “paralel devlet yapılanması ile bağlantılı personel” olduğumu öne sürerek hakkımda 5 Ağustos’ta soruşturma başlatmıştı ancak savunma hakkımı kullanabilmem için hiçbir delil, belge ya da gerekçe sunmamıştı. Soruşturmayla birlikte “soruşturmanın selameti açısından” uzaklaştırılmıştım da. Bu uyduruk soruşturmanın sonucu beklenmeden de ihraç edildim. Sonra 27 Eylül’de evime yapılan polis baskınıyla hakkımda yeni bir adli süreç başladı. Tutukluluk süreci yaşamadım çünkü ev baskını sırasında evde değildim. Adli kontrol ve mahkeme süreçleri derken yaklaşık bir yıl sonra mahkeme sonuçlandı. Bylock kullanıcısı olmakla suçlanıp bylock kullanıcısı olmadığım için beraat ettiğim ve suçsuzluğun ispat edilmek zorunda olduğu bir mahkeme süreci. Bu, yaşadıklarımın kronolojik ve teknik bir özeti.

Üniversite yıllarımdan beri laik, demokratik bir ülke ve eşitlik mücadelesi veren bir kadın olarak “cemaat” suçlamasıyla ihraç edilmiştim. Cadı avının günümüzdeki versiyonu benim gibi binlerce kadının yaşamını hedef aldı. Bir kadın için belki de emniyet kemeri olabilecek ekonomik bağımsızlığım elimden alınmıştı. KESK’in yürüttüğü “ihraçların toplumsal boyutu” araştırması kadınların yeniden eşlerine, ailelerine bağımlı hale geldiğini, toplumsal rollere daha fazla sıkıştıklarını gözler önüne sermişken benim mücadelem de sadece KHK, OHAL ve antidemokratik uygulamalara direnmekle sınırlı kalamazdı. Öncelikle susmamak gerekiyordu. Susmayarak başladım direnmeye. Sendikamla, meslek örgütümle birlikte sorumlular hesap verecek, buradayız, alışmıyoruz, susmuyoruz diyerek demokratik mücadele hakkımızı kullandık. Yok etmeye çalışanlara, açlığa mahkum edenlere karşı başka bir yaşam mümkün diyebilmeliydik. Birçok yerden farklı mücadele pratikleri filizlendi. Bize sunulan yaşamın sınırlarına sığabilmek artık mümkün değildi. Hayatımın koşturmacası artık benim kendi çizdiğim kulvarda olacaktı.

Tabii bunların hiçbiri 8 kız kardeşli bir ailenin kız kardeş dayanışması ve örgütlü mücadelenin dayanışması olmadan mümkün olamazdı. Ailemin evine dönmedim, ekonomik olarak yaşamımı dayanışmayla sürdürüyorum. Evde daha az vakit geçiriyorum, hiç olmadığı kadar şehir dışına çıkıyorum. Beni bir kadın olarak hapsetmeye çalışanlara karşı kadın dayanışmasını ve mücadelesini büyütmek için harcıyorum mesaimi. Bir kamu hastanesinde hekimlik yapamıyorsam kadınların mahallesinde, köyünde ulaşabileceği kadın sağlığı atölyelerinde hekim oluyorum. Sendikamda kadın sekreteri olarak kadınların emek mücadelesinde var oluyorum. Yok olmadım aksine yeni ve daha da örgütlü ve özgür biçimde var olabileceğim yollarımı açıyorum. Tabii yine dayanışmanın gücünü hatırlatarak.

Tam da kendi çizdiğim kulvarda koştururken gerçekten de koşabileceğim bir maraton çıktı karşıma. Halkevleri vakfının başlattığı “Benim Kızım Okuyacak Projesi” ile 39. İstanbul maratonuna katılmaya karar verdim. “Sadece koşarak binlerce kız çocuğunun hayallerini gerçekleştirebilirsiniz,” şiarıyla, hayatın her alanında ayrımcılığa ve eşitsizliğe maruz kalan kadınların eğitim sürecinde yaşadığı sorunlara dikkat çekmeyi amaçlayan bu projeyle tüm koşucular neden koştuklarını duyurarak hem farkındalığı artırıyor hem de bağış toplanmasını sağlıyor. Daha önce hiç maratona katılmadım, benim için bir ilk. Belki biraz kendi sürecimle de bağ kurdum. Ben cadı avıyla ihraç edildim ama binlerce kadın cemaatlere teslim edildi, mecbur bırakıldı ve sonrasında iktidar kavgasının faturası en çok da onlara kesildi. Hal böyleyken bile cemaat ve tarikatlar beslenmeye, teşvik edilmeye ve çocuklarımızın yaşamlarını karartmaya devam ediyorlar. Ben de “Kız çocuklarımızı cemaatlere teslim etmemek için koşuyorum,” diyerek kampanyamı başlattım. 12 Kasım Pazar günü maratonda koşuyor olacağım. Siz bu yazıyı okurken belki de koşmuş olacağım.

Hayatlarımızı “Yuvarlanıp gidiyoruz işte,” kıvamından çıkarıp “Kendi yolumuzda koşuyoruz!” tadında yaşayalım. Hayatlarımızı yuvarlanırken yönümüzü belirleyenlerin insafına terk etmeyecek kadar güçlüyüz biz kadınlar. Yuvarlanmayalım koşalım, koşturalım. Yolumuz engebeli, uzun, çoğu kez de karanlık. Yuvarlanıyor hissi yaşatıyor bazen. Biz birbirimizin elinden tutarız, birlikte koşarız.

Hadi ben koştum. Görüşürüz.

Kampanya linki: https://www.benimkizimokuyacak.org/kosucu/profil/2191

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here