Umurumda değildi. Düşünme işini rafa kaldırdığım, sonuçlarına dair akıl yürütme becerimi kaybettiğim için değil, hissizleştiğim için.

example-1175-4-69378740
Aydan Murtezaoğlu, Oda Sıcaklığı

Uzun zamandır aklımda farklı versiyonları olgunlaşmadan gezinen bu yazıyı Trump’ın başkan seçildiği gün yazıyorum. Trump hakkında yazacağımdan değil, seçilmesi sonrası hissettiğim garip duygudan dolayı. Sonuca dair herkes kadar sahip olduğum genel geçer fikirlerimi bir kenara bırakırsak kendimi şu his durumunda buldum: Umurumda değildi. Düşünme işini rafa kaldırdığım, sonuçlarına dair akıl yürütme becerimi kaybettiğim için değil, hissizleştiğim için. Sanırım benim halet-i ruhiyemi ifade etmeye en elverişli sözcük bu: hissizleşmek.

Bir süredir ruh sağlımı korumak için çeşitli taktikler geliştirmeye çalışıyorum. Örneğin “son dakika”lar içinde neye uğradığımızı şaşırdığımız günlerde telefonuma yüklü haber uygulamasının bildirimlerini kapadım. Twitter başta olmak üzere her politik tahlili –ki toprağı sıksan tahlil fışkırıyor artık– okumamaya çalışıyorum. Özellikle gündemin canımızın içine içine vurduğu zamanlarda zihnimi başka ilgilerle meşgul etmeye çalışıyorum. Olmuyor. Olmaması benim bu uğraşlarımın sonuçsuz kalmasından değil, ben ne yöne bakmayı tercih edersem edeyim bedenimi, ruhumu korumayı başaramayışımdan. Hayatımda ilk defa bu yaz peyda olan ve zaman zaman, en çok da zamansız ziyaret eden panik nöbetleri bedenimdeki izi oldu. Otobüste şoför beni azarlamayı kendinde hak görürken ben de verdiğim cevapla yetinemeyip içimde öfke nöbetini sürdürürken buluyorum kendimi. Kendimi bazen insanlara nefretle bakarken yakalayıp utanıyorum. Emek Sineması’nın yerinde Madame Tussauds heykellerini gördüğümde intikam hissiyle yanıp tutuşurken karşısına geçmiş izleyen kalabalığa tiksinti ile bakıyorum. Eskinin derin uykularını tamamen kaybetmesem de, huzursuz uykularla tanıştım. Fikri takip yapmam, bütün oluşturabilecek bir yazı kurmam iyice zorlaştı. Her şey parça parça.

15 Temmuz’dan birkaç gün sonra Karaköy’de bir arkadaşımla oturuyorum. Kaçıp gitmek istiyoruz, o zaten başka bir vesileyle yola koyulmak üzere. Yan masada herkes nereye gideceğini konuşuyor. Herkes benden bir adım önde, panikliyorum. Ülke kapanmış ben içeride kalmışım. Öyle bir panik. Yan masadan bir kadının planı yokmuş belli ki, neden diye soruyorlar. Mülteci gibi yaşamak istemiyorum, diyor. Sessizlik. Hem içimde hem masada. Paniğim geçtikten sonra o kadının sözlerini daha çok hatırladım. Kim gidebiliyor, kim gidemiyor sorusunun kim neye, nasıl sahip olabiliyor sorusu ile iç içe olduğu dank ediyor. Kendini her türlü sahiplikten azade kılabilmiş olanlara saygım ve hayranlığım ise saklı.

Hem Soma hem Ankara katliamlarını ilk öğrendiğimde başta hiçbir şey hissetmemiştim. Sonrasında da bu hissizliğimin azabını üzerimde taşıdım. Şimdi geriye dönüp baktığımda felaketin kavranamazlığında buluyorum kendimi. Aklım almamış, hani insan hiç bilmediği bir şeyi anlayamaz ya. Öyle bir şey. Parça tesirli bombaları, buzdolabında bekletilen bedenleri ben nasıl ve neden anlayayım? Neden aklım alsın? Her “çok kötü” olay sonrası kısa bir es. Biraz “normal gündem” sonra tekrar. Olağanüstünün sıradanlığı. 4 Kasım sonrası birisi[1] yazmış “sandığı çaldırmadık vekilimizi çaldılar”. Hınç, haset, husumet, fesat rejimi kurumsallaşırken bize telafisi nasıl mümkün olur bilemediğim bir adaletsizlik duygusu miras kalıyor.

Tüm bunlar olurken hayat devam ediyor. Akşam eve dönmek için bindiğim otobüste dünyanın çeşitli yerlerindeki evlerini terk etmek zorunda kalmış, Türkiye’de belki yaşam kurmaya belki de geçiş olarak kullanmaya gelmiş insanlar var. Otobüs kalabalık. Yer değiştirten kalabalıkta kendimi biri bebek arabasında üç çocuğun yamacında buluyorum. Ufaklıkla bakışıyoruz. Büyük kardeşler ilgimi fark edip aralarında önce Arapça konuşup sonra bana gülümsüyorlar. Derken az ötede bir erkek sesi: “Bunlar da bu halde ne kadar çocuk doğuruyorlar!”. Yüzünde erkek haklılığı, eminliği, iktidarına güvenen gülümsemesi. Tespit yaptı bok kafalı. Ağzına çarpmak istiyorum. Çarpamıyorum ama kendime geliyorum. Öfke doluyum ama umut da ediyorum. Çocukların annesi yan koltukta, kadın umarım Türkçe bilmiyordur diyorum. Adam bir sonraki durakta iniyor. Ortaya saçtığı zehre bulanmamış olduğunu umduğum kadının kucağındaki bebeği arkasındaki Afrikalı kadın güldürmeye çalışırken yan koltukta oturan Türkiyeli kadın bebeğe adı ile sesleniyor. Biraz önce de onun kucağındaydı. O adamın zehriyle silinip gideceği, kadınların kuracağı geleceği hayal ediyorum. Umut işte, bir yanımız bahar bahçe.

[1]Kim olduğunu hatırlayamadığımdan yazamadım.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here