Bütün inançlara ya da inançsızlığa kör olan, ama tüm inançların ve inançsızlığın özgürce yaşanmasının önünde engel olmayan, tek bir inancı dayatmayan bir “laiklik” anlayışı mücadelemizi şimdikinden daha fazla ortaklaştırabilir.

Bildiğimiz bir laiklik var; o esas olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bilmediğimiz laiklik ise, kadın kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak keşfedilip, mücadelenin içinde şekillenerek, özgürlükçü ve halkçı bir dinamik olarak yeniden inşa edilebilecek olan!

Bildiğimiz, yaşadığımız laiklik; Batı’da gelişip güçlenen kapitalizmin yarattığı modern ulus-devlet/ toplum yapısına ve dolayısıyla kapitalizmin gelişimine ayak uyduramamış olan Osmanlı devletinin çöküşü sürecinde yaşanan Kemalist müdahale içinde gerçekleşti.

Bu gerçekleşme, despotik Osmanlı devlet yapısını kapitalizmle uyumlu olacağı bir dönüşüme uğratarak korumayı amaçlıyor ve daha genel olarak, sosyoekonomik yapının, kapitalizmin gelişimine uyumlu hale dönüşecek biçimde yeniden inşasının içinde yer alıyor, onun kurucu ögelerinden biri olarak şekilleniyordu.

Kemalist müdahale ise, bir halk isyanı olarak, padişahlık yönetimine ve şeriat hukukuna karşı halkçı bir ayaklanma olarak yaşanmadı. O, yıkılmak üzere olan Osmanlı devletinin ordusu içindeki subayların öncülüğünde yürütüldü ve esas olarak Anadolu sermayesinin güçlenmesinin önünü açmayı hedefliyordu.

Dolayısıyla, bizlere öğretildiği gibi, eski despotik yapının tasfiye olduğu ve halkın kendi elleriyle yeniden inşa ettiği bir “Türkiye Cumhuriyeti” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Evet, o despotik yapının içindeki Padişahlık Kurumu tasfiye edildi, ama yerine Ordu kurumu geçirilerek ve “uluslaşma” sürecini gerçekleştirecek biçime sokularak devletin sürekliliği sağlandı. Despotik devlet, Cumhuriyet biçiminde kendisini sürdürdü, halen de sürdürüyor. Laiklik de, söz konusu dönüşümün içinde, onun despotik ana yapısı tarafından damgalanarak, despotik bir laiklik olarak gerçekleşti.

Söz gelimi, en basit haliyle din ve devlet işleri birbirinden gerçekten ayrılsaydı; birçok farklı inancı barındıran toplumumuzda devletin dini “İslam” olarak kabul edilemezdi. Başörtüsü kullanan kadınların kamusal alanda var olmaları engellenmezdi. Aleviler inançlarından dolayı onlarca katliama uğramazdı. Din İşleri Başkanlığı (Diyanet) diye bir kurum olmazdı, vd.

Yani bu topraklarda şimdi bizim yeniden inşa etmemiz gerektiği gibi özgürlükçü bir laiklik hiçbir zaman hayat bulmadı. Laiklik, sadece Osmanlı-T.C. devletinin bekasını korumak ve Türkiye’nin kapitalist ekonomiye geçişini sağlamlaştırmak adına, Avrupa’nın modern devlet yapısına ayak uydurabilmek zorunluluğuyla, bu coğrafyanın kendi tarihsel somut gerçekliği içerisinde Batı’da yaşanan laiklikten farklılıklar içererek inşa edildi.

Bugün de İslam dini, sosyoekonomik yapının yeniden inşası, devletin despotik yapısının devamı, hatta faşist bir diktatörlüğün kurucu öznesi olacağı tarzda, sermayenin güncel çıkarlarına uygun biçime sokularak dönüştürülüyor ve devletin ideolojisi haline sokuluyor. T.C. kurulurken “laikliğin” oynadığı görev, bugün faşist bir diktatörlük kurulurken “İslam dinine” oynatılmak isteniyor. Her ikisinin de halkın çıkarlarıyla uyumlu olmadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Bilmediğimiz ve yeniden inşa etmemiz gereken laiklik ise, bugünün koşullarında kadınların, Alevilerin, aslında tümüyle halkın, kendi gerçek hareketi içinden çıkıp geldiği sürece özgürlükçü bir içerik kazanabilecek.

Kadınlar ve “laikliğin” yeniden inşası

Kadınlar olarak emeğimizin ve bedenimizin özgürleşmesi için verdiğimiz mücadelede “laiklik” nerede duruyor, neden önem kazanıyor?

İnancımız, ırkımız, dilimiz ne olursa olsun sadece kadın olduğumuz için yaşadığımız sorunların yanında, inançlarımızın ve inançsızlığımızın yarattığı sorunlar üzerinde durursak bu sorunun cevabını verebiliriz.

Cinsiyetimiz kimliklerimizi belirleyen tek olgu değil. Ben, Kürt, Alevi, işçi bir kadın olabilirim; Arap, Hristiyan bir ev emekçisi de; Türk, Müslüman bir öğrenci de; Çerkez, ateist bir mühendis de.

Burada yaşadığımız sorunların çerçevesini oluşturan tek ortaklık “kadın” oluşumuz olabilir mi?

Mesela özellikle Alevi bir kadın olduğumuz için, toplumsal yapının içerisinde ötekileştirildiğimiz durumlar yaşamadık mı?

Müslüman ve başı örtülü bir kadın olarak yıllarca üniversitelere, kamu kurumlarına giremedik, değil mi?

Ateist bir kadın olarak “potansiyel müsait” muamelesi görmedik mi?

İnançlarımız, yaşadığımız bütün ötekileştirmenin, ezilmenin, sömürülmenin nedenlerinin bir parçası olmadı mı?

Tüm sorunlarımızı sadece kadın olduğumuz için mi yaşadık?

Daha doğrusu, kadın olma halimizin özel-özgün hallerinden dolayı daha özel sorunlar yaşamıyor muyuz?

Peki, o zaman…

O zaman, bütün inançlara ya da inançsızlığa kör olan, ama tüm inançların ve inançsızlığın özgürce yaşanmasının önünde engel olmayan, tek bir inancı dayatmayan bir “laiklik” anlayışı mücadelemizi şimdikinden daha fazla ortaklaştırabilir.

Mücadele zemininden bakarsak, kadınlar olarak inançlarımızın bizi ayırdığı, uzaklaştırdığı, parçaladığı bir yapı dağılmış olur. X inançlı ya da Y inançlı kadınlar olarak ayrışarak yaşadığımız sorunlar üzerinden değil, doğrudan kadın olduğumuz için yaşadığımız sorunlar üzerinden ilişkilenebiliriz.

Öte yandan, kadın mücadelesinin ana ekseni inançlara ne kadar kör olsa da, şimdi içinde konumlandığı toplumsal yapının inançlara bölünmüş hali, kadın mücadelesine bir takım gerçekleri dayatıyor. Çünkü, genel olarak din değil, ama özel olarak erkek egemen toplumlarda şekillenmiş olan din, kadının ikinci cins konumunu tanrısal bir dayanakla ezeli ve ebedi bir içeriğe hapsediyor. Tam da bu yüzden, inançlara kör olan bir kamusal alan; kadını erkek egemenliğinin damgasını yemiş dinlerdeki statüsüne göre yargılamayan, onun bedeni, emeği, kıyafeti, doğurganlığı üzerindeki “dinsel” baskıyı kamusal alana taşımayan bir içerikle yüklenebilir.

Kamusal alanda dini inancımız ne olursa olsun herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadığımız zaman, dinlerin genel olarak toplum üzerindeki belirleyiciliği azalabilir ve elbette ayrı ayrı erkekler ve kadınlar üzerindeki etkisi de çözülebilir. O koşullarda, erkek ve devlet iktidarı, kadın üzerinde kurduğu hegemonyanın en meşru aracını kaybetmiş olur. Kadınlar da kendilerini ayrıştıran bu özel türden ilişkilerden uzaklaştıkça cinsiyet özgürlüğü mücadelesine daha sıkı sarılma imkanı kazanmış olur.

Söz gelimi, özgürlükçü bir laiklik içinde devlet ve kamu kurumları, Alevi bir kadına zorla başörtüsü dayatamayacağı gibi, başı örtülü bir kadına da başını açmasını dayatamaz. Bu yüzeyselliklerden kopuştuktan sonra da, esasa/ cinsiyetçiliğe daha kolay yoğunlaşabiliriz.

Kadın mücadelesinin dinamiklerinden biri olarak laiklik

Elbette, özel alan için durum daha da farklı. Devletin varlığı, gücünün özel bir kaynağını da ailenin en temel dayanağı olan “erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu egemenlikten” aldığı için; kamusal alanda demokratik ve özgürlükçü bir laiklik kazanımının özel alanı etkilememesi mümkün değil.

Kamusal ve özel alan diyalektiği içerisinde, kamusalda yaşanan özgürleşmeye bağlı olarak özel alandaki erkek egemen ilişkiler de daha kolay çözülebilir ve kadın mücadelesinin laiklik dışında başkaca esas dinamikleri devrede olduğu müddetçe, kadın özgürleşmesinin önü açılır.

Şunu belirtmekte fayda var; kadın mücadelesi laiklik indirgemeci bir tutuma hapsedilirse onu kendisi yapan özel dinamikleri, haliyle “esas mesele” geri planda kalabilir.

Laiklik, kadın özgürleşmesinde sadece ön açıcı bir adım olabilir. Ama, laiklik ataerkil kurumları bütünüyle tasfiye edecek bir araç olamaz, onun kendi sınırları var ve kadın özgürleşmesinin tümünü kapsayamaz.

Sonuç olarak, geçmişin erkek egemen, halkçı ve özgürlükçü olmayan çürümüş despotik “laiklik” anlayışına karşı; günümüzün mücadeleleri içinde özgürlükçü, halkçı ve erkek iktidarını derinden sarsacak biçimde yapılandırılabilecek özel türden bir laiklik, kadın mücadelesi içerisinden çıkıp gelirse, oradan etkilenirse gerçekleşebilir.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here